Güncel Duyuru: Öğrencilerimizin dikkatine ! Ücretsiz TEMEL ARAPÇA SARF&NAHİV derslerimizi Eklemeye başladık 1-13.Derse kadar Tamam(Elhamdü lillah) Tıkla Ders Sayfasına Git Tags:Online Arapça Dersleri Video,İslami ilimler Video Dersleri,İlahiyat Önlisans Arapça Video Dersleri,İlahiyat Arapça Video Dersleri,İmam Hatip Arapça Dersleri Video,İlitam Arapça Video Dersleri,Tefsir Dersleri Video,Hadis Dersleri Video,Fıkıh Dersleri Video,Arapça Dershaneniz,Kur'an,Sünnet,Arapça dersleri,tefsir oku,hadis,oku,Kuran meali oku,arapça öğreniyorum,arapça dilbilgisi video,arapça nahiv video,arapça sarf dersleri video,islami sohbetler

41-Fussilet Suresi Meali Tefsiri Oku: 1-Kur'an-I Kerim, Müşriklerin Kurandan Yüz Çevirmeleri Ve Hz. Peygamberin Beşer Oluşu-2-Allah'ın Varlığının, Kemâlinin, Kudretinin Ve Hikmetinin Delili

+/- 1-Kur'an-I Kerim, Müşriklerin Kurandan Yüz Çevirmeleri Ve Hz. Peygamberin Beşer Oluşu
1- Ha, mîm.

2- Bu, Rahman, Rahim tarafından indirilmiştir.


3- Bilen bir toplum için, Arapça bir Kur'an olmak üzere ayetleri açık­lanmış bir Kitap'tır.


4- Müjdeleyici ve uyarıcı olarak. Fa­kat çokları yüz çevirmiştir; onlar işitmezler.


5- Dediler ki: "Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içinde, ku­laklarımızda bir ağırlık ve seninle bizim aramızda perde var. Sen iste­diğin gibi yap; biz de istediğimizi yapıyoruz."


6- De ki: "Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahyediliyor. O'na doğ­rulun, O'ndan mağfiret dileyin. O'na ortak koşanların vay haline!"


7- Onlar zekât vermezler ve onlar ahireti inkâr ederler.


8- İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için tükenmeyen bir mükâfat vardır.




Açıklaması:



"Ha-mîm. Bu, Rahman ve Rahim tarafından indirilmiştir." Ha-mîm, Kur'an'm mucize eseri olduğunu ifade eden, daha sonra okunacak ayetlerin önemini gösteren huruf-ı mukataa'dan biridir. Bu Kur'an, kullarına karşı son derece merhametli olan Allah Tealâ tarafından indirilmiştir. Allah'ın en hoş, en büyük nimetlerinden birisidir. Kulu ve peygamberi olan Hz. Muhammed'e (s.a.) indirilmiştir.


Rahman ve Rahim vasıflarıyla tahsis edilmesi ise Kur'an'm fert veya cemaat bazında bütün milletlere rahmet ve şifa kaynağı olduğunu hatırlat­mak içindir. Kur'an, tüm kâinat için en büyük rahmettir. Cenab-ı Allah'ın; "Biz seni alemlere ancak rahmet için gönderdik." (Enbiya Suresi, 21/107) ayetinde olduğu gibi.


Şu ayetler de aynı konudadır:


"De ki: Kur 'an 'ı Rabbinden hak olarak Ruhü'l-Kudüs indirmiştir." (Nahl Suresi, 16/102)


"Kur'an, alemlerin Rabbından indirilmedir. Onu Ruhü'l-emin inzar edicilerden olasın diye senin kalbine manası açık Arapça bir dil ile indir­miştir" (Şuara Suresi, 26/192-195)


"Bilen bir toplum için ayetleri açıklanmış Arapça bir Kitap'tır." O, ayetleri gayet net bir şekilde açıklanmış, manaları, izah edilmiş, hükümleri bildirilmiş bir kitaptır.


"Bu öyle bir kitaptır ki, ayetleri desteklenmiş, sonra da hikmetle iş ya­pan, her şeyden hakkıyla haberdar olan Allah tarafından ayrı ayrı açıklan­mıştır." (Hud Suresi, 11/1)


Kur'an kolay anlaşılsın diye Arap diliyle indirilmiş, manası açık, lâfız­larında hiçbir problem yoktur. Bu açıklık, ehli tarafından kolayca bilinir. Çünkü onlar, Kur'an'ın Allah katından indirildiğini, kelimelerin ifade etti­ği manalarını bilirler. Zira Cenab-ı Allah'ın; "Hiç şüphe yok ki biz Kur'anı akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik." (Yusuf, 12/2) bu­yurduğunda da ifade edildiği gibi, Kur'an kendi dilleriyle indirilmiştir. Ve Allah Sübhanehü şöyle buyurmuştur: "Biz her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara apaçık anlatsınlar." (İbrahim Suresi, 14/4).


"Müjdeleyici ve uyarıcı olarak. Fakat çokları yüz çevirmiştir; onlar işit­mezler." Yani Kur'an, kendisine tabi olan ve kendisiyle amel eden Allah dostu müminleri cennetle müjdelemekte ve hükümlerine muhalefet ederek ölünceye kadar yalanlamaya devam eden Allah düşmanı kâfirleri de Ce­hennemle korkutmaktadır. Ancak müşrik olarak inkâr edenlerin çoğu kor­kutmanın ihtiva ettiği şeylerden yüz çevirmişler ve bu uyarıya kulaklarını tıkamışlardır. Allah'ın ayetlerini düşünerek ve faydalanarak dinlemiyorlar, Kur'an'ı kabul etmiyorlar, beyanının açıklığına rağmen yüz çevirmelerin­den dolayı ahkâmıyla da amel etmiyorlardı.


Sonra da Allah Tealâ'nm da hikâye ettiği gibi Kur'andan nefret etme­lerinin ve ondan uzaklaşmalarının üç tane sebebini şöylece açıklıyorlar:


"Dediler ki: "Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içinde, ku­laklarımızda bir ağırlık ve seninle bizim aramızda perde var. Sen istediğini yap, biz de istediğimizi yapıyoruz." Yani müşrikler şöyle demişlerdir. Kalp­lerimiz örtüler içerisindedir. Bu sebeple dediklerini anlamıyoruz. Sadece bir tek Allah'a iman etmek için davetiniz, babalarımızın ve atalarımızın taptığı şeyleri terk etmemiz için söylediğin şeyler kalbimize ulaşmıyor. Ku­laklarınızda da senin söylediğin şeyleri anlamamıza engel olan tıkanıklık ve ağırlıklar vardır. Aramızda da seni görmemize engel olan ve sana icabet etmemize mani olan bir örtü vardır.


Bunlar kalplerinin hakkı idrakten uzak kalmalarını, kulaklarının onu işitmemesini, Rasulullah (s.a.)'a ulaşmaktan kaçınmalarını anlatan üç mi­saldir. Denilmiştir ki: Ebû Cehil başına bir kumaş parçası koydu ve alay ederek şöyle dedi: "Ya Muhammed! Benimle senin aranda perde var."


Sen dinine ve kendi usulüne göre amel et. Biz de dinimize ve kendi usulümüze göre amel ediyoruz. Asla sana uymayacağız. Biz insanları helak edebilmek ve onları etrafından dağıtmak için çalışıyoruz.


Burada bu surenin faziletiyle ilgili bir başka rivayeti zikretmek istiyo­rum. Rivayet edilir ki;


Utbe b. Rebîa kavminin muhalefetinin büyüdüğünü, aralarındaki ola­yı çirkin gördüklerini ve getirdiği şeyi reddettiklerini söylemek için Rasu­lullah (s.a.)'a gitti. Utbe'nin sözleri bittiğinde Rasulullah (s.a.) Fussilet Su-resi'ni; "Eğer yüz çevirirlerse de ki; Ad ve Semud'un başına gelen yıldırım gibi bir azabı size hatırlatırım." (Fussilet, 41/13) ayetine kadar okudu. Ut­be titredi, tüyleri diken diken oldu, eliyle Rasulullah'm (s.a.) ağzını tuttu. Merhamet dileyerek susmasını istedi. Ayrılırken de şunları söyledi:


"Allah'a yemin ederim öyle bir şey işittim ki, ne şiir, ne sihir, ne de ke­hanettir. Hiç şüphe yok ki, azabın gürültüsünü başımın üzerinde hissettim."


Daha sonra yalnızca bir Allah'a inanmaktan kaçınmaktan kaçınmala­rının sebeplerini zikrettiler. Muhammed'in sadece bir insan olduğu, bu du­rumun da iman etmelerini engellediğini ifade ederek cevap verdiler. Buna karşılık Allah Tealâ şöyle buyurdu:


"De ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahyediliyor. O'na doğrulun, O'ndan mağfiret dileyin." Yani Ey Pey­gamber! Seni yalanlayan ve Allah'a şirk koşan kavmine şöyle söyle: Vahiy haricinde ben de sizden herhangi biri gibi bir insanım. Cebr ve zorla sizleri iman ettirmeye gücüm yetmez. Aynen sizin gibi bir insanım. Ancak bana vahiy yoluyla bildirilen şeyleri size tebliğ ediyorum. Bunun özeti şudur: Va­hiy iki şeyi içerir: İlim ve amel. İlme gelince ilmin esası tevhidi bilmektir. Hak olan şey Allah'ın bir olduğudur. O'nun ne put ne ortak ne de farklı rabler şeklinde hiçbir ortağı yoktur. "İlâhınız bir tek ilâhtır." buyruğundan kastedilen budur. Hak olan ise bu gerçeği itiraf etmemizdir.


Amelin esası ise; istikamet, istiğfar, günahlardan tevbe, yani itaat, ih-lâs, ibadet, geçmiş günahların affını istemek, ki bu günahların başı şirktir. Bundan dolayı akabinde müşrikler tehdid edilmiş ve Allah Tealâ şöyle bu­yurmuştur: "Vay haline o ortak tanıyanların."


"O'na ortak koşanların vay haline. Onlar zekât vermezler ve ahireti in­kâr ederler." Yani helak, yok oluş ve hüsran Allah'a ortak koşan müşrikle­rin üzerine olsun. Onlar insan sevgisinden ve mahlukâta şefkatten mah­rumdurlar. Zekât da vermezler. Fakirlere yardım edilmesine de engel olur­lar. İtaat ederek infak da etmezler. Öldükten sonra dirilmeyi, hesabı, ceza­yı reddetmek suretiyle ahireti de inkâr ederler.


Allah Tealâ, şu üç sıfatı kendilerinde bulunduran kimseler için yazık­lar olsun, vay haline onların buyurmuştur.


Birincisi: Kişinin müşrik olması. Şirk, tevhidin zıttıdır.


İkincisi: Kişinin zekât vermekten kaçınması. Bu diğer insanlara şef­kat göstermenin aksidir.


Üçüncüsü: Kişinin dünyayı ve lezzetlerini son derece fazla isteyerek kıyameti inkâr etmesi.


Allah Tealâ bu özellikleri zikretmiştir. İman, inancın esasıdır, şirk ise imanı yıkar, yok eder. Zekâ^ ise imanın göstergesidir. Çünkü zekât nefse hoş ve sevimli gelen şeylerden vermektir. Bu sebeple zekât İslâm'ın köprü­südür. Veren kurtulur, muhalefet eden helak olur. Zekât vermek insanlara zor gelir. Zekât vermek niyetin doğru olduğuna bir delildir.


Ahirete imana gelince; imanın özeti ve nihai hedeftir. Öldükten sonra dirilmeyi ve kıyameti inkâr ise; dünyada yapılan bütün iyi amellerin de­ğersiz kalması ve ahiretten yüz çevirmek demektir.


Bu ayet; Allah'a şirk koşanı, cimrilik belâsından insanları temizleyen zekâta mani olanı, öldükten sonra dirilmeyi, cezayı, hesabı, kıyamet günü­nü, dünyayı ve lezzetlerini bırakmayı inkâr edeni tehdit etmektedir.


Şu ayet de bunun bir benzeridir:


"Nefsini temizleyen kurtuluşa ermiş, onu örten kişi ise ziyana uğramış­tır." (Şems, 91/9-10).


Kafirleri korkuttuktan sonra sıra inananlara verileceği vaad olunan şeylere gelmektedir:


"İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için tükenmeyen bir mükâfat vardır." Yani, Allah'ı ve Rasulünü tasdik eden, emrettiklerini ya­pan, yasaklarından kaçan kimseler için Rableri katından kesintisiz ve en­gelsiz bir sevap ve ecir vardır. Onlara verilen bu ecir onların başlarına da kakılmaz. Çünkü onu işleyene nimet ve mükâfat vaad edilmiştir. Allah Te-alânın; "Kesilmez bir lütuftur." (Hud, 11/107) buyruğunda da böyledir. Yine Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: "İman edip de güzel ameller işleyenler müstesnadır. Onlar için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır." (İnşikak, 84/25) Süddi söyle demiştir: "Bu ayet, kötürümler, hastalar ve yaşlılar hak­kında inmiştir. Bunlar hiç ibadet edemeyecek kadar güçsüz ve zayıf düşmüşler ise, kendilerine, sağlıklı oldukları zaman yaptıkları ibadetlerin se­vabı gibi ecir verilir."
+/- 2-Allah'ın Varlığının, Kemâlinin, Kudretinin Ve Hikmetinin Delili
9- De ki: Siz mi arzı iki günde Yara- tan'a nankörlük ediyor ve O'na eş-ler kOşUyOrsunuz? o, âlemlerin rab-

bidir-

10-O, yeryüzünde sabit dağlar yeretirdi. Onda bereketler yarattı. Onda arayanlar için eşit şekilde dört günde gıdalar takdir etti Sonra duman halinde bulunan gö&e yöneldi, ona ve arza; "isteyerek veya istemeyerek eelin" dedi."İsteyerek geldik." dediler."

12- Böylece onları iki günde yedi gök yaptı ve her göğe emrini vah- yetti. Biz en yakın göğü lâmbalarla ve koruma ile donattık. İşte bu o güçlü olanın ve bilenin takdiridir.



Açıklaması:


"De ki: Siz mi arzı iki günde Yaratana nankörlük ediyor ve O'na eşler koşuyorsunuz'? O, alemlerin Rabbidir." Ey Peygamber! Müşrik olan kavmi­ne azarlayarak ve kınayarak şunları söyle: Sizler yeryüzünü iki günde ya­ratan Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz. Bu iki günün Pazar ve Pazartesi ol­duğu rivayet edilmiştir. Veya iki aşama ki aşamanın birinde gaz topu şek­linde olan arzı sert ve katı bir madde haline getirmiş, diğer aşamada ise kat kat su ve maden stoklarını yaratmıştır.

Böyle olduğu halde sizler meleklerden, cinlerden ve putlardan Allah'a ortaklar ediniyorsunuz. Ve onları kudret cihetiyle kendisine denk görüyor­sunuz. Halbuki yaratma ve yoktan var etme sıfatıyla muttasıf olan kişi alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Yani Allah, insanların ve cinlerin Rabbi, maliki, yaratıcısı ve idarecisidir. Hal böyleyken kulluk konusunda mahlu-kâtını Allah'a nasıl ortak koşabiliyorsunuz? Bu harika şeyleri yaratmaya kimin gücü yeter, bunu inkâr etmek makul karşılanabilir mi?

Allah Tealâ arzı iki günde yaratmıştır. Diğer iki günde de arzın diğer gereklerini yaratmıştır. Diğer iki günde de yine seri bir şekilde gökleri ya­ratmıştır. Günden kasıt mutlak manada bir zaman dilimidir. Bilinen gün değildir. Çünkü bu günkü sistem başlangıçta yok idi.

Özetle ayet; O her şeyi yaratmışken, her şeyin üstündeyken, her şeye gücü yeterken Allah'ın, kendisiyle beraber başka şeylere de kulluk yapan müşriklerin bu hallerini reddettiğini ifade etmektedir.

Sonra Allah Tealâ yeryüzünde güzelce yaşamak için gereken şeyleri üç çeşit icad ile tamamladığını şöyle buyurarak açıklıyor:

1- "O yeryüzünde sabit dağlar yerleştirdi.." Yani yeryüzüne yüksek ve sabit dağlar yerleştirdi. Çünkü bu dağlar, yeryüzünü birçok darbeden ko­rurlar, suları ve madenleri depolarlar, yollan gösterirler havayı ve bulutla­rı muhafaza ederler. Bu durum şu ayette de belirtilmiştir: "Orada yüksek yüksek dağlar meydana getirmedik mi?" (Mürselât, 77/27)

2- "Onda bereketler yarattı." Yer yüzünü bol hayırlı ve bereketli yaptı. Kullarının menfaatma birçok şey yarattı. Hayır, rızık ve çeşitli bitkilerin yetişmesi için kaynaklar meydana getirdi. Zenginlik, maden, petrol, su gibi şeyleri yarattı.

3- "Orada... yaşayanların rızıklarını takdir etti." Yani yeryüzü ehlinin gıdalarını orada takdir etti. Güzel bir hayat sürmeleri için ağaçları, yemek ve nebatatın yetişmesi için münasip bölgeleri yarattı. Ve her bölgede, orada yaşayanların ihtiyaçlarına cevap verecek şeyler var etti..

"Orada arayanlar için... dört günde gıdalar takdir etti. Bu soranlar için bir açıklamadır. " Yani Allah Tealâ yeyüzü ehlinin maişetini de önceki iki günle birlikte dört günde tamamladı.

Yeryüzünün ihtiyaç ve taleplerinin tamamlanması tam dört gündür. Bunlar, yiyeceklerini yerden talep eden ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermek için yaratılmışlardır. Yahut yer ve içerisindekiler ne kadar za­manda yaratıldı? diyerek soru soranlara bir cevaptır. "Sevâen" ifadesi ise bu dört günün birbirine çeşit olduğunu ifade etmektedir. Yeryüzü üç farklı şeye tahsis edilmiştir. Ağır baskılar (dağlar için), bereket ve yiyeceklerin takdiri. Bu durum muhatabın işine verilen değeri de göstermektedir. Ken­dileri için bunca yatırım yapılan kimselere ise inkâr ve şirk hiç yakışmamaktadır.

Sonra Cenab-ı Allah gök yüzünün yaradılışını zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve arza; isteyerek veya istemeyerek gelin" dedi. "İsteyerek geldik." dediler." Yani sonra, hikme­tini gerçekleştirmek için bilerek, isteyerek ve tam bir yönelişle gökyüzüne yöneldi. O zaman gökyüzü dumana, buluta veya sise benzeyen yoğun bir gaz kitlesi halindeydi. Allah, güneş, ay ve benzerlerinin olmaları için em­retti ki aynı emri yeryüzünün ve yeryüzündeki nehirlerin, meyvalann ve bitkilerin yaratılışında da vermiş ve böylece yeryüzünün yaratılışını ta­mamlamıştı. Yer ve gök her ikisi de Allah'ın emirlerine boyun eğmiş ve ita­at etmişler ve "isteyerek geldik" şeklinde cevap vermişlerdir. Gökyüzü ve içerisindekilerin yaratılışının Perşembe ve Cuma günü tamamlandığı da ifade edilmiştir. Cenab-ı Allah'ın; "ona ve arza dedi." ifadesi de Allah'ın takdirini ve kudretini göstermektedir.

İbni Abbas; "...ona ve arza dedi." ayetini tefsir ederken şunları söyle­mektedir: Allah Tebareke ve Tealâ gökyüzüne şunları söylemiştir: "Güneşim, kamerim, yıldızlarım doğsun." Yeryüzüne de; "Nehirlerinizi yarın, mey­velerinizi çıkarın." demiştir. Her ikisi de;" İsteyerek geldik" demişlerdir.

Bu suretle Cenab-ı Allah'ın: "Sonra duman halinde bulunan göğe yö­neldi, ona ve arza isteyerek veya istemeyerek gelin dedi." ayetinin anlamı da iyice ortaya çıkmış oldu. Yani yeryüzünün ve gökyüzünün yaratılışı kinaye­li bir şekilde açıklanmşıtır.

"Yöneldi" kelimesinin yeryüzüne değilde gökyüzüne tahsis edilmesi Allah'ın önce arzı yaratıp, sonra göğe yöneldiğinin ifadesidir.

"Sonra göğe yöneldi." ayetiyle; "Bundan sonra da yeri yayıp yuvarlat­tı." (Naziat, 79/30) mealindeki ayet arasındaki bağlantı da şudur ki, bu iki ayet arzın yaratılışının gökyüzünün yaratılışından sonra olduğu hissini vermektedir. Bunun cevabı Razî'nin de dediği gibi şudur:

Allah önce iki günde arzı yaratmıştır. Sonra gökyüzünü yaratmıştır. Gökyüzünü yarattıktan sonra arzı yaydı ve yuvarlak kıldı. Böylece iki ayet arasında tenakuz gibi görünen şey ortadan kalkmış olur.[2] Sonrasında Razî, bu cevabın ve diğer ihtimallerin münakaşasını yapmaktadır.

Ebu Hayyan şöyle demiştir:[3] "Bana göre şöyle denilmelidir. "Göğün yaratılışı yerin yaratılışından öncedir. Yaratmak tekvin ve icaddan ibaret değildir. Aksine yaratmak takdir etmekten ibarettir. Allah Teala bakımın­dan bir şeyi yaratmak, Onun, o şeyi ileride var edeceği hakkındaki hük­müdür. Şu halde Allah Teala'nm, yeri yaratma konusundaki kazası (hü­küm vermesi), yerin (arzın) iki günde yaratılması anlamındadır. O'nun, ile­ride, yani şu müddet içinde şunu var edeceği konusundaki kazası, o şeyin o kaza esnasında hemen var olmasını gerektirmez. Dolayısıyla bu ayetten hareketle arzın var edilmesinin, göğün var edilmesinden öne alınması ge­rekli ve şart değildir.[4]

Kastedilen şudur: Yeryüzünün yaratılmasından kasıt dağların, bere­keti ve yiyeceklerin belirlenmesidir ki bu takdirdir. Yani Allah yerin ve gö­ğün yaratılışını takdir etmiştir. Takdirin mahiyetinin açıklanmasının ar­dından, yaratılışın keyfiyeti isteyerek veya istemeyerek gelin ifadesiyle açıklanmıştır. Böylece her halükârda Cenab-ı Allah'ın "Sonra duman ha­linde bulunan göğe yöneldi." dediğini anlamak mümkün olur. Ayetlerin su-nuluşundaki tertip de yeterlidir. Göğün yaratılışı gerçekte, yerin yaratılı­şından öncedir.

Göğün, arzla zikredilip, her ikisine birden "gelin" emrinin verilmesi­nin ve arzın semadan önce iki günde yaratılmasının sebebi şudur: Allah yeri yarattığında başlangıçta yer, yaygın ve yuvarlak değildi.

Allah, gökyüzünü yarattıktan sonra tekrar yeryüzüne yönelerek yeri yaymış ve yuvarlatmıştır. "Bundan sonra da yeri yayıp yuvarlattı." (Naziat, 79/30) mealindeki ayette bu ifade edilmiştir. Bunun manası şudur: "Ey yer ve gök! Olmanız gereken şekil ve özellikleri kazanın. Ey yeryüzü! Sen yu-varlaklaş ve ehlinin karar kılacağı bir döşek haline dön. Ey gök sen de kubbe şeklinde (onları koruyucu) bir çatı ol." Gelmenin anlamı burada ol­mak ve vuku bulmaktır.

Ve arzı yuvarlattı ve yaydı. Bu yayma işi bakan kimsenin bakışına ve arz üzerinde yaşayan insanın konumuna göre söylenmiş bir ifadedir. Ger­çekte ise arz yaratıldığı ilk andan itibaren küre şeklindedir.

Arzın isteyerek gelmesi, yeryüzü çekim kanunlarına uygun olarak sü­rekli hareket halinde olduğunu gösterir. Arz, aslında sürekli daire şeklinde hareket eden güneşi cezbetmekte, çekmektedir. Yerin ve göğün gelmeleri aynı zamanda hareket ettiklerini de göstermektedir. Yeryüzü hem kendi hem de güneşin etrafında dönmektedir. Güneş de hem kendi etrafında hem de kendisinden daha büyük güneşlerin etrafında dönmektedir.

Cenab-ı Allah, yeryüzünün yaratılışının tamamlandığını zikrettikten sonra yedi kat göğün yaratılışını zikretmekte, orada kurulan düzenden bahsetmekte ve şöyle buyurmaktadır;

"Böylece onları iki günde yedi kat gök yaptı ve her göğe emrini vahyet-ti." Yani yeryüzünü yarattığı dört günün dışında iki günde veya iki aşamada da yedi kat gökyüzünün yaratılmasını ve kanunlarını koyma işle­mini tamamladı. Böylece yerin ve göğün yaratılışı; "Allah arzı ve semavatı altı günde yarattı.[5] mealindeki ayette de haber verlidiği gibi altı günde tamamlanmış oldu. Mücahid; bu altı günden her birinin dünya günüyle bin güne eşit olduğunu söylemiştir.

"Her göğe emrini vahyetti." Yani her gökte işlerin nizam içerisinde yü­rümesini sağlayacak kanunları koydu. Katade, bu ayetten kastın şu oldu­ğunu söylemiştir: "Oradaki güneşi, kameri, yıldızları, gezegenleri, melekle­ri, buharı, soğuğu ve karları yaratmasıdır."

"Biz en yakın göğü lâmbalarla ve koruma ile donattık. İşte bu o güçlü ve bilenin takdiridir." Yani dünyaya en yakın gök katını, dünyadakileri ışıklandırsın, aydınlatsın, nurlandırsın diye yıldızlarla süsledik. Lamba nasıl etrafını aydınlatıyorsa yıldızlarda göğü aydınlatırlar. Yıldızlar bir süs olmalarının yanında şeytanların yukarı göklerden bilgi çalmalarına da bir engeldirler. Aynı zamanda gökteki varlıkların seyahatleri esnasındaki zor­luklarından da korumuştur. Göktekiler, kendilerine tayin edilmiş yörünge­lerde muhkem kanunlar içerisinde seyehat ederler.

Bu harika düzen her şeyi yapan ve her şeye gücü yeten Allah'ın dü-

zenlemesiyle olmuştur. O Allah, her şeye galiptir, her şeyden üstündür. O, kullarının yararına olan şeyleri, onların hareketlerini ve iskanlarını en iyi bilendir. [6]

+/- 3-Müşriklerin, Ad Ve Semud Kavimlerini Helak Eden Yıldırımın Benzeriyle Korkutulmaları:

13- Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Ben sizi Ad ve Semud'un başına düşen yıldırım gibi bir azaba karşı uyar­dım."

14- Onlara; "Yalnız Allah'a kulluk edin!" diye önlerinden ve arkaların­dan elçiler gelmişti. "Rabbimiz dile-seydi, melekler indirirdi. Biz, sizin­le gönderilen mesajı tanımıyoruz." dediler.

15- Ad kavmi yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasladılar. Ve "Biz­den daha kuvvetli kim var?" dedi­ler. Onları yaratan Allah'ın, kendi­lerinden daha güçlü olduğunu gör­mediler mi? Bizim ayetlerimizi de inkâr ediyorlardı.

16- Biz de onlara dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için, o uğursuz günlerde, üzerlerine don­durucu bir rüzgâr gönderdik. Ahi-ret azabı ise daha kepaze edicidir. Onlara hiç yardım edilmeyecektir.

17- Semud kavmine gelince onlara yol gösterdik, fakat onlar, körlüğü doğru yolu bulmağa yeğlediler. Böylece yaptıkları yüzünden alçal-tıcı azap yıldırımı onları yakaladı.

18- İman edenleri ve korunanları kurtardık.


Açıklaması:


"Eğer yüz çevirirlerse de ki: Ben sizi Ad ve Semudun başına düşen yıl­dırım gibi bir azaba karşı uyarırım." Yani Ya Muhammedi Hak olarak ge­tirdiğin şeyi inkâr eden ve yalanlayan şu insanlara şöyle söyle: Allah'a ve Rasulüne inanmazsanız, mahlukât ve muhteşem kâinat karşısında düşü­nüp tefekkür etmezseniz, ben sizi geçmiş ümmetler içerisinden Ad ve Se­mud kavmi gibi peygamberleri yalanlayan kimselere gönderilene benzer ve her halükârda öldürücü şiddetli bir azapla uyarırım.

"Onlara, "Yalnız Allah'a kulluk edin." diye önlerinden ve arkaların­dan elçiler gelmişti." Kendilerine daha önce gelen peygamberler sebebiyle azaba uğramışlardır ki bu peygamberler kendilerine risaleti ulaştırmış, tebliğ etmiş ve diyeceklerini demişlerdir. Sonra gönderilen peygamberleri ise bizzat görmüşlerdir. Bu peygamberler kendilerine sadece Allah'a kulluk etmelerini emretmiştir. Ancak onlar peygamberleri yalanlamış ve arkaları­nı dönmüşlerdir. Cenab-ı Allah'ın da buyurduğu gibi peygamberlerin insan değil de melek olması gerektiğini iddia etmişlerdir.

"Rabbimiz dileseydi, melekler indirirdi. Biz sizinle gönderilen mesajı tanımıyoruz, dediler." Yani peygamberlere şöyle dediler: Rabbimiz bize pey­gamber göndermeyi dileseydi bizim gibi bir insanı değil de, melekleri pey­gamber olarak gönderirdi. Bundan dolayı ey insan! Biz seninle gönderileni tanımıyoruz, inkâr ediyoruz. Bizim gibi bir insan olduğun için de sana tabi olmuyoruz.

Burada Kur'an'm ve özellikle bu ayetlerin etkisinin boyutunu anlaya­bilmek için Utbe kıssasının bir başka rivayetini nakletmekte yarar görüyo­ruz. Bu etki ırkçılıktan, heva ve hevesten uzak bir şekilde nefislerde etkisi­ni göstermiştir.

Beyhaki -Delâil'inde- ve İbni Asakir Cabir b. Abdullah'dan şöyle dedi­ğini rivayet etmişlerdir: "Ebu Cehil ve bir grup Kureyşli şöyle dediler:" Mu-hammed olayı içinden çıkılmaz bir hal aldı. Sihri, kahinliği ve şiiri bilen bir adam bulalım, onunla konuşsun, sonra da neticeyi bize bildirsin. Bu­nun üzerine Utbe b. Rebia şöyle dedi:

-Allah'a yemin ederim ki, sihri, kehaneti ve şiiri çok duydum, ilmini de öğrendim. Eğer bunlardan biriyse benden kaçmaz. Utbe, Peygamber Efendimiz'e geldi ve şöyle dedi:

- Ya Muhammed! Sen Ümmü Haşim'in hayırlısısın. Sen Ümmü Abdul-muttalib'in hayırlısısın.

İlâhlarımıza niçin sövüyor ve bizi niçin sapıklıkla itham ediyorsun. Eğer başkanlık istiyorsan başkanlık verelim. Kadınlara karşı meylin varsa beğen­diğin on kadınla seni evlendirelim, Kureyş'ten dilediğin kızlarla. Muradın mal sahibi olmaksa, sana aramızda mal toplayıp, seni zenginleştirelim.

Rasulullah (s.a.) susuyordu. Utbe konuşmasını bitirince Rasulullah (s.a.) Fussilet suresi'nin başından (13. ayet dahil) okudu. "Eğer yüz çevirir­lerse de ki: Ben sizi Âd ve Semud'un başına düşen yıldırım gibi bir yıldırı­ma karşı uyardım." ayetine gelince Utbe, Hz. Peygamber'in ağzını kapadı, merhamet istedi, evine döndü, Kureyşliler'e gitmedi. Onlara gözükmeyince şöyle dediler:

-"Utbe'yi göremiyoruz, sakın dininden dönmüş olmasın." Utbe'ye gitti­ler ve şöyle dediler: '

-"Ey Utbe! Nerelerdesin, yoksa dininden mi döndün." Utbe, kızdı ve ar­tık asla Muhammed'le konuşmayacağını söyledi. Sonra da şunları ekledi:

-"Allah'a yemin ederim ki onunla konuştum. Bana öyle bir şeyle cevap verdi ki ne şiirdir, ne sihirdir ne de kehanet. "Ad ve Semud'un yıldırımı gi­bi bir azap..." sözüne gelince ağzını tuttum ve merhamet diledim. Anladım ki Muhammed'in söyledikleri yalan değil. Aynı zamanda size azap indirme­sinden de korktum."

Sonra Allah Tealâ, daha önce icmalen anlattığı Ad ve Semud kavminin başına gelenleri tafsilatlı bir şekilde anlatmaya başlıyor:

"Ad kavmi yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasladılar ve "Bizden daha kuvvetli kim var?" dediler. Yani Ad kavmi Allah'a iman ve Rasulünü tasdik karşısında kibirlendiler, haksız yere yeryüzündekilerden daha üs­tün olduklarını iddia ettiler. Rablerine karşı çıktılar, inat ve isyan ettiler ve şöyle dediler: "Bizden daha kuvvetlisi yok! Hatta bize galip gelecek kimse de yok." Boyları uzun, kuvvetleri fazlaydı. Hud (a.s.) kendilerini azap ile tehdit ettiği zaman cüsselerinden dolayı gurura kapılmışlardır. Bu sözle­riyle de üzerlerine indirilecek azabı defetmeye güçlerinin yeteceğini kaste­diyorlardı.

Cenab-ı Allah şöyle buyurarak onlara cevap verdi:

"Onları yaratan Allah'ın, kendilerinden daha güçlü olduğunu görme­diler mi? Bizim ayetlerimizi de inkâr ediyorlardı." Yani kiminle düşmanlık ederek dikleştiklerini düşünüp anlamıyorlar mı? Çünkü tüm eşyayı ve eş­yadaki gücü O yüce Allah yaratmıştır. Ve hiç şüphe yok ki O'nun vuruşu şiddetlidir. Ve O Allah, "Ol der, oluverir." mealindeki ayetten de anlaşılacağı gibi onlann üzerine dilediği her çeşit cezayı indirmeye kadirdir. Ve onlar, ayetlerimizin haklılık ve gerçeklilik boyutunu da çok iyi bilirler. Lâkin bunları inkâr eder ve peygamberle isyan ederler, mucizelerini ve aleyhlerine delil olan kesin delilleri inkâr ediyorlar.

Sonra Cenab-ı Allah cezalarının çeşidini zikrediyor ve şöyle buyuruyor:

"Biz de onlara dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için o uğur­suz günlerde, üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Ahiret azabı ise daha da kepaze edicidir. Onlara hiç yardım edilmeyecektir." Yani peşpeşe gelen o uğursuz günler süresince üzerlerine, yakan ve altlarını üstlerine getiren sesi çok fazla, soğuğu çok şiddetli bir rüzgâr gönderdik. Şu ayette de buna işaret edilmiştir: "Allah onu yedi gece sekiz gün ardı ardına on­ların üzerine saldı." (Hakka, 69/7)

Bu azabın amacı, kibirlenmeleri sebebiyle onlara dünyada rezillik azabını tattırmamız içindir. Şüphe yok ki ahiret azabı rezillik yönüyle dün­ya azabından daha şiddetlidir. Ve onlar azaba karşı kendilerini koruyacak veya kendilerine yardım e.decek hiçbir kimse bulamayacaklardır. Ne ahirette ne de dünyada.

Sonra Allah Tealâ Semud kavminin cinayetini tafsilatıyla anlatmakta ve şöyle buyurmaktadır:

Semud kabilesine gelince biz onlara hak, hidayet ve kurtuluş yolunu açıkladık, bunları peygamberler göndererek yaptık. Allah'ın yarattığı şey­lerden O'nun birliğini gösteren delilleri gösterdik. Onlar ise imana karşı küfrü seçtiler. İtaat edeceklerine isyan ettiler, peygamberlerini yalan­ladılar, peygamberlerini doğrulayan bir delil olan dişi deveyi de boğaz­ladılar.

Azapları da Cenab-ı Allah'ın haber verdiği gibi oldu.

"Böylece yaptıkları yüzünden alçaltın azap yıldırımı onları yakaladı.".

Yani onlara inkâr edip yalanlamalarından dolayı hor ve hakir azaplar olan korkunç ses ve zelzele azaplarını gönderdik.

"Alçaltın azap yıldırımı" buyruğu ise "Alçaltıcı azap felâketi" demektir.

"iman edenleri ve korunanları kurtardık." Yani Salih (a.s.)'i, risaletine inananlardan onunla beraber olanları, günahları terkedip, farzları iş­leyerek rablerinden sakınanları azaptan kurtardık, onlara hiçbir kötülük dokunmadı. Onlara, bundan dolayı hiçbir zarar ve hoşlarına gitmeyecek hiçbir şey ulaşmadı. [7]

+/- 4-Kafirlerin Ahiretteki Cezalarının Mahiyeti
19- İşte o gün Allah'ın düşmanları toplanıp bir araya getirilerek ateşe sürülürler.

20- Nihayet oraya vardıklarında, kulakları, gözleri ve derileri, yap­tıkları işler hakkında aleyhlerinde şahitlik edecektir.

21- Derilerine: "Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?" dediler. Derileri; "Her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu. İlk defa sizi O yarat­mıştı. İşte O'na döndürülüyor­sunuz." dediler.

22- Siz günah işlerken kulak­larınızın, gözlerinizin ve deri­lerinizin aleyhinize şahitlik et­melerinden korkarak sakın­madınız. Aksine yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz.

23- İşte Rabbinize karşı bes­lediğiniz bu zannınız, sizi helak et­ti, ziyana uğrayanlardan oldunuz.

24- Şimdi eğer dayanabilirlerse, on­ların yeri ateştir . Ve eğer özür dileyip Rablerini razı etmek ister­lerse özürleri kabul edilmeyecektir.

25- Biz onlara birtakım kötü arkadaşlar musallat ettik. Onların önlerinde ve arkalarında bulunan her şeyi onlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önce gelip-geçmiş olan cin ve insan topluluklarına uygulanan söz, kendilerine de gerekli oldu, çünkü hep ziyanda idiler.



Açıklaması:


"İşte o gün Allah'ın düşmanları toplanıp bir araya getirilerek ateşe sürülürler." Yani ey Rasul! Kavmin olan Kureyş'e, hakka boyun eğmeleri ve yasaklanan şeylerden geri durmaları için, kâfirlerin kıyamet günü toplu bir halde azaba zorla sürüldükleri anı hatırlat. Onların ön sıralarda bulunanları, arkadan gelenlerin kendilerine katılmaları için durdurulur ki, dağınık bir halde bulunmasınlar. Böylece onlar birbirlerine karışır ve top­lu bir hale gelirler. Zebaniler, onların baş tarafta bulunanlarını, son tarafta bulunanları ile bir araya toplar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Suçluları da yaya ve susuz olarak cehenneme sürdüğümüz gün..." (Mer­yem, 19/86).

Allah Teala'nm düşmanları, Onun Rasullerini yalanlayan ve Ona kulluk etmekten büyüklenerek uzak duran herkestir. Bu ayette, kâfirlerin nicelik olarak çokluğuna ve cehenneme, hor ve hakir bir vaziyete düşürülerek sürüleceklerine işaret vardır.

"Nihayet oraya uarriıfefanada. kulakları. gösteri m dgriteri. mti&lm

hakkında aleyhlerinde şahitlik ettiler." Yani ateşe yaklaştırılırlar ve orada toplu bir şekilde tutulurlar. Bu halde iken işledikleri suçlardan sorguya çekilirler. Suçlarını inkâr ettikleri zaman azaları, onların dünyadayken iş­ledikleri şirk, masiyet ve sair günahlar hakkında şahitlik ederler. Bu, Al­lah Teala'nın, dillerin söylemediği şeyleri o azalara söyletmesi suretiyle olacaktır. Nitekim, kendisinde konuşma özelliği yaratılması suretiyle ağaç da konuşmuştur. Bu ayetteki "deriler" kelimesinden maksat bilinen derilerdir. Bu kelime ile "azalar'm kastedildiği de söylenmiştir. Derilerin şahitliği, harama dokunma ve saire türünden işlenen haramlar hakkın­dadır. Bu ayette beş duyunun üçü zikredilmekle yetinilmiştir ki bunlar, işitme, görme ve dokunma duyularıdır. Dokunma organı deridir. Beş duyu, insanın güçlü vesileleridir.

Azalarının şahitlik etmesi üzerine insanda bir şaşkınlık meydana gelir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

"Derilerine: Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?" dediler. Derileri: "Her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu." dediler." Yani onlar, kınama ve muaheze etme tarzında kendi azalarına ve derilerine, kendileri aleyhine şahitlik ettikleri zaman şöyle derler: "Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz." Organları kendilere özür dileyerek şöyle cevap verirler: Tüm mahlukâtını konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. Allah dünyada dillerimizi nasıl konuşturuyorsa, aynı şekilde ahirette de bizi konuşturdu. Bildiğimiz bütün günahlarınızı söyleyerek aleyhinize şahitlik yaptırdı. Nitekim Allah Tealâ da şöyle buyurmuştur: "O gün ağızlarını mühürleriz, elleri bize söyler, ayakları yaptıklarına şahitlik yapar." (Yasin, 36/65).

"İlk defa sizi O yaratmıştı, işte O'na döndürülüyorsunuz." Yani başlan­gıçta yaratılışınızı takdir eden ve sizin dönüşünüzü takdir eden Allah'tır. Öldükten sonra dönüş de yine O'nadır. Herkes kazandığı şeye karşılık hesaba çekilip, mükâfat veya ceza görür. Bu cümle ya derilerin konuş­masının devamı veya Allah Teala'nm bir sözüdür.

Müslim Sahih'inde Bezzar ve diğerleri Enes b. Mâlik'ten (r.a.) şöyle dediğini tahric etmişlerdir:

"Rasulullah (s.a.)'in yanındaydık, ansızın güldü ve şöyle dedi.

- "Niçin güldüğümü anladınız mı?"

- "Allah ve Rasulü en iyisini bilir" dedik. Allah Rasulü :

- "Kulun Allah ile konuşmasına gülüyorum". Kul:

-"Ya Rabbi! Sen beni zulümden kurtarmadın mı?" der. Rabbi: -"Evet, kurtardım" buyurur. Kul:

-"Ben bunu nefsime karşı ancak tarafımdan bir şahid ile caiz görüp takrir eylerim." der. Rabbi:

-"Bugün senin üzerine şahitlik edici olarak kendi nefsin ve kiramen kâtibin (Yazıcı Melekler) yeter." buyurur.

Müteakiben o kulun ağzı mühürlenir de vucüt azalarının her birine amellerini birer birer söylerler. Daha sonra kul ile sözün arası açılır. Ardın­dan kul, organlarına;

-"Uzaklasın, uzak olun. Ben sizin kurtulmanız için mücadele ediyor ve sizi kötülüklerden korumak için savunuyorum. (Siz ne yapıyorsunuz.)" der."

"Siz günah işlerken kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aley­hinize şahitlik etmelerinden sakınmıyordunuz." Bu söz ya derilerin bir sözü veya Allah Teala'nın bir sözüdür yahut da meleklerin sözüdür. Yani çirkin ve günah işleri yaparken gizlemeye ve örtmeye gerek duymuyordunuz. Or­ganlarınızın aleyhinize şahitlik etmesinden korkmuyor ve sakınmıyor­dunuz. Aksine inkârınızı ve günahlarınızı açıkça işliyordunuz.

İnsan günah işlerken organlarından gizlenemiyorsa bunun manası şudur: Organlarının aleyhine şahitliğinden korkarak günahları terketsin.

"Fakat yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz." Yani sizler hatalı bir zan ile günah işlediğiniz zaman yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilemeyeceğini zannettiniz. Böylece yaptıklarınızı kendiniz seçtiniz. Ayette, mümin için ise her zaman kendisini denetleyen bir varlığı düşünmesi gerektiği ima edilmektedir.

"İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız, sizi helak etti, ziyana uğrayanlardan oldunuz." Yani Allah'ın, yaptıklarınızdan çoğunu bile­meyeceğini zannetmeniz yanlış bir zandır. Bu durum size günah işleme konusunda cesaret vermiş ve siz de bu konuda hızlanmıştınız. İşte bu sizin helak olmanızın ve cehenneme atılmanızın sebebidir. Böylece kaybeden-lereden oldunuz. Böylece mutluluğunuza sebep olacak şeyi, mutsuz­luğunuza sebep olacak hâle getirdiniz.

Ahmed, Ebu Davud ve İbni Mâce Cabir b. Abdullah (r.a.)'dan şöyle dediğini tahric etmişlerdir:

Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden biri Allah hakkında hüsn-i zan beslemediğinde gerçek manada iman etmiş sayılmaz. Sizden önce bir kavim Allah hakkında sû-i zanda bulundular. Allah Tealâ da onlar hakkında şöyle buyurmuştur: İşte hüs­rana uğramanızın sebebi Rabbiniz hakkındaki sû-i zannınızdır?"

"Şimdi eğer dayanabilirlerse, onların yeri ateştir. Ve eğer özür dileyip Rablerini razı etmek isterlerse özürleri kabul edilmeyecektir." Yani azaba. dayansalar da dayanamasalar da kendilerine fayda vermeyecektir. Onlar cehennemdedir. Onları cehennemden kimse kurtaramaz, çıkaramaz. Cehennem onların varacağı yer ve devamlı kalacakları mekândır. Özür dileyip yaptıkları günahları ortaya dökseler de özür dileme hakları da yok­tur, özürleri ve razı olunma istekleri de kabul edilmeyecektir. Çünkü onlar çalışma ve mükellefliğin gösterildiği dünya hayatını gereği gibi değerlen­dirememişlerdir. İbnu'l-Esir'in ve diğerlerinin İbni Abbas'dan rivayetine göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Öldükten sonra dilenen özürden fayda yoktur." Yani öldükten sonra özür dilenmez ve rıza istenmez. Çünkü ahiret amel yeri değil, mükâfat veya ceza yeridir.

Sonra Allah Tealâ onların inkâr içerisinde kalmalarının sebeplerini açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır:

"Biz onlara birtakım kötü arkadaşlar musallat ettik. Önlerinde ve ar­kalarında bulunan her şeyi kendilerine süslü gösterdiler." Yani onlara in­sanlardan ve cinlerden ba«ı arkadaşları musallat ettik. Geçmişte ve gelecekte yapmış oldukları işleri kendilerine güzel gösterdiler. Dünya iş­lerini ve dünyanın iştah çeken yönlerini süslü göstererek günahlara teşvik ettiler. Ahiret ile ilgili işleri de süsleyip, öldükten sonra dirilme ve hesaba çekilme, cennet, cehennem diye bir şey yok dediler. Nefisleri de bu hali güzel gördü. Tıpkı Allah Tealâ'nın buyurduğu gibi: "Kim Rahmanın zik­rine karşı kör olursa, ona bir şeytanı musallat ederiz; artık o, onun ar­kadaşı olur. Şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde bunlar, doğru yol­da olduklarını sanırlar." (Zuhruf, 43/36-37)

"Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan topluluklarına uy­gulanan söz, kendilerine de gerekli oldu. Çünkü hep hüsran içerisinde idi­ler." Yani geçmişte inkâr üzere yaşayan bütün milletlere azap gelmiştir. Geçmişteki insanlar ve cinlerin yaptıklarını yaptılar ve aynı azap onlara da gerekli oldu. Yaptıkları ve yalanladıkları aynı onlara benzediği için hüs­ranları ve cezaları da aynı oldu. Hiçbir şey de kazanamadılar.[8]
+/- 5-Kuran-I Kerimin Dinlenmesini Menetmek
26- İnkâr edenler dediler ki: "Bu Kur'an'ı dinlemeyin, o okunurken gürültü edin, belki ona galip gelir­siniz."

en kötüsüyle cezalandıracağız.

28- O Allah düşmanlarının cezası, ateştir. Ayetlerimizi inkâr etmeleri­nin cezası olarak onlara, orada sü­rekli kalacakları bir yurt vardır.

29- İnkâr edenler dediler 1 miz, bizi saptıran cin ve

bize göster, onları ayaklarımızın al­tına alalım da alçaklardan olsunlar.



Açıklaması:


"İnkâr edenler dediler ki: Bu Kur'anı dinlemeyin, o okunurken gürültü edin, belki ona galip gelirsiniz." Yani inkarcıların bir kısmı diğerlerine şöy­le dediler: "Kuran okunurken dinlemek için susmayın, veya Kur'an'a itaat etmeyin, emirlerine bağlanmayın. Manasız boş seslerle itiraz edin, şiirler okuyun, sesinizi, alkışınızı ve ıslığınızı yükseltin, içerisine hurafeleri karış­tırın ki okuyucu da ne okuyacağını sasırsın. Böylece ona galip gelir ve onu susturmuş olursunuz.

Nebi (s.a.) Mekke'deyken inkarcılar dinlesinler, belki inanırlar diyerek Kur'an'ı açıktan okuyordu. Kureyşlilerin bazısı bazısına, bu esnada el çırp­malarını, ıslık çalmalarını, şiir okumalarını tavsiye etti.

İbni Abbas şöyle demiştir: Hz. Muhammed (s.a.) Kur'an okuduğu za­man Ebu Cehil şöyle demiştir: Yüzüne karşı bağırın ki dediği anlaşılmasın.

Bu durum Kureyşli inkarcıların Kur'an'ı yalanladıklarını ve inkâr et­tiklerini göstermektedir, Hûd, Salih ve diğer peygamberlerin kavimleri gibi.

Bundan sonra Cenab-ı Allah inkarcıları şiddetli bir azap ile tehdit et­mekte ve şöyle buyurmaktadır:

"İnkâr edenlere şiddetli bir azap tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız." Yani bütün inkarcıları şiddetli bir azapla ceza­landıracağız. Onların içinde, Kur'an'm dinlenmesine engel olmak, insanla­rın onu dinlemesine mani olmaları dolayısıyla Kureyş'in inkarcıları da var­dır. Biz onları dünyada yaptıklarının en kötüsüyle ahirette onları cezalan­dıracağız. Ki yaptıkları kötü iş, şirktir. Akrabaları ziyaret, misafire ikram gibi güzel huyları ise hesaba katmayız, çünkü inkârla beraber işlenen iyi şeylerin mükâfatı yoktur.

Bu bütün inkarcılar için şiddetli bir tehdittir. Kur'an okunurken dü­şünmeyen ve huşu duymayanlara da uyarıdır. Çünkü Allah inanan kulları­na Kur'an okunduğu zaman susmalarını ve Kur'an'ı dinlemelerini emret­miş ve şöyle buyurmuştur:

"Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, size merhamet edilsin." (Araf, 7/204).

Sonra Allah Tealâ bu azabın özelliklerini zikretmekte ve şöyle buyur­maktadır:

"O Allah düşmanlarının cezası, ateştir. Ayetlerimizi inkâr etmelerinin cezası olarak onlara, orada sürekli kalacakları bir yurt vardır." Yani yap­tıklarının en kötüsünün cezası işte bu, yani cehenneme girmektir. Bu pey­gamberlerini yalanlayan, kullarına karşı üstünlük taslayan Allah düşman­larının cezasıdır. Onlar, cehennemde, kesintisiz ve sürekli kalacakları yurt-larındadır. Kur'an'ın Allah katından geldiğini, ayetlerinin sıhhatini inkâr etmelerinden dolayı bu ceza ile cezalandırılmışlardır.

Sonra Allah Tealâ, inkarcıların şiddetli azaba maruz kaldıklarında kendilerini saptıranlardan intikam taleplerini açıklıyor ve şöyle buyuruyor:

"İnkâr edenler dediler ki: "Rabbimiz, bizi saptıran cin ve insanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım da alçaklardan olsunlar." Yani inkarcılar Rablerinden, kendilerini saptıran insanları, cinleri ve şeytanları göstermesini istemektedirler. Ki onlar, inkarcılara günahları süslü gösteri-yordı. Bu isteklerindeki amaçları, onları ayaklarının altına alarak intikam­larını almak, kendilerinden daha zelil ve alçak hâle getirmekti. Allah Tealâ bir başka yerde onlara şöyle cevap vermektedir: "Hepsi için bir kat fazla azap vardır, ama siz bilmezsiniz." (Araf, 7/38) Şeytanlar ise cinlerden olabi­leceği gibi insanlardan da olabilir. Bu konuda da Allah Tealâ şöyle buyur­maktadır:

"Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık." (Enam , 6/112)

"İnsanların göğüslerine vesvese veren, gerek insanlardan ve gerekse cinlerden (olan vesvesecilerin şerrinden Allah'a sığınırım)." (Nas , 114/5-6)

Denilmiştir ki: O ikisi İblis ile Kabil'dir. Çünkü bunlar haksız yere öl­dürme ve küfür olayını ilk işleyenlerdir. Tirmizi'de bulunan şu merfu riva­yet de bu görüşü desteklemektedir: "Zulmen bir başkasını öldüren Müslü-manın günahının aynısı Kabile de yazılır. Çünkü öldürme günahını ilk iş­leyen Kabil'dir." Ali (r.a.) ise şöyle demiştir: O ikisi yani kardeşini öldüren Adem'in oğlu Kabil ve İblistir. Çünkü günah işleme olayını ilk başlatan bunlardır. [9]
+/- 6-Allah Teala Ya Davet Ve Davetçilerin Uyması Gereken Adap
33- Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben müslümanlardanım." diyenden daha güzel sözlü kim olabilir.

34- İyilikle kötülük bir olamaz. Sen kötülüğü en güzel olan şeyle sav. O zaman bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dostundur.

35- Buna ancak sabredenler kavuş­turulur. Buna ancak nasibi büyük olanlar ulaştırılır.

36- Eğer şeytandan kötü bir düşün­ce seni dürtecek olursa hemen Al­lah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.



Açıklaması:


"Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben müslümanlardanım." diyenden daha güzel sözlü kim olabilir." Yani aşağıda açıklayacağımız üç özelliğe sahip olan kimseden daha güzel kimse yoktur. Bu özellikler:

1- Allah'ı birlemeye, Allah'a itaat ve ibadete davet etmek. İşte bu bir insanın diğer bir insana söyleyebileceği en güzel sözdür. Allah'a ihlâs ile davet eden her davetçiyi içine alan genel bir hükümdür. Davetçinin Hz. Peygamber (s.a.) veya müezzinler olması arasında fark yoktur. Her zaman ve mekânda sözle, hitabla veya yazı ile İslâm'a davet görevini yerine getiren her davetçi bu mananın içindedir.

2- Hayırlı iş Allah'ın farz kıldıklarını eda etmek, haram kıldıkları şey­lerden de kaçınmaktır.

3- İslâm'ı yegane din, yegane metod ve yegane yol olarak kabul etmek. İslâm'dan daha güzel söz, daha doğru inanç, daha açık bir yol yoktur. Yap­tığı salih amellere daha fazla sevap verebilecek de yoktur.

Allah'a davetin metodu açıklanıp, kul ile rabbi arasında bağlantı da kurulduktan sonra Allah Tealâ, davetin edeplerini ve insanlar arası iliş­kileri güzelleştirmeyi zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:

Allah'ın razı olup mükâfat verdiği salih amel ile, uygun görmediği ve cezalandırdığı kötü amel eşit değildir. Yapılması istenen iyiliktir, istenil­meyen ise kötülüktür. Ey davetçi! Sana kötülük yapana iyilik yapmak suretiyle kötülüğü iyilikle sav. Aynı şekilde kötü söze güzel sözle karşılık vermek, suçu bağışlamak, kızgınlık karşısında sabertmek, hataları gör-mezlikden gelmek... tüm bunların hepsi iyilik çerçevesindedir.

Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: "Senin hakkında Allah'a isyan edeni, onun hakkında Allah'a itaat etmekten daha iyi bir şeyle cezalandıramazsın."

Sonra Allah Tealâ iyiliğin neticesini ve uzun vadedeki etkisini beyan etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"O zaman bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki yakın bir dostundur." Yani sen böyle yapıp kötülüğe karşı iyilikle karışılık verirsen, düşmanların dost gibi olurlar. Senin şefkatin ve iyiliğin neticesinde hasetçilerin ve düşmanların dost ve yakın haline dönerek sana yardımcı olmalarından daha güzel ne olabilir.

"Bu olgunluğa ancak saberdenler kavuşturulur. Buna ancak nasibi büyük olan kimse kavuşturulur." Yani bu tavsiyeyi kabul edip yapmak, kötülüklere iyiliklerle mukabele edebilme gücünü ortaya koymak, öf­kelerine galip gelen sabırlı kimselere nasip olur. Çünkü sabır nefse zor gelir.

Bu olgunluğu kabul edip yüklenebilmek dünya ve ahiret mutluluğuna talip olan sabırlı insanların nasibi ve hayırlı ve sevap işlerden haz duyan­ların kısmetidir.

İbni Abbas (r.a.) bu ayeti tefsir ederken şunları söylemektedir: "Allah Tealâ inanlara; kızgınlık anında sabrı, cahillere karşı yumuşak davranmayı, kötülüğe karşı affetmeyi emretmiştir. Böyle yaptıklarında Al­lah onları şeytana karşı muhafaza eder ve düşmanları sanki sıcak birer dostmuş gibi yumuşak ve ağırbaşlı olurlar."

Sonra Allah Tealâ vesveseden ve şeytanın oklarından kurtulmanın yolunu açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır:

"Eğer şeytandan kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir." Yani sana vesveseyi veren şeytandır. Bu vesveseyi en güzel şekilde savmaya çalış. Şeytan buna mukabil sana kötü şeyleri güzel göstermeye çalışır. Bu durumda da şeytanın şerrinden Allah'a sığın ve seni koruması ve şeytanın hilesini boşa çıkarması için Allah'a il­tica et. Çünkü Allah senin ilticanı ve sığınmanı işitir. Yine Allah, şeytanın verdiği vesveseyi ve insanın bu vesveseden kurtulma yollarını da bilir.

İmam Ahmed ve Tirmizi'nin Ebu Said Hudri'den rivayetine göre Rasulullah (s.a.) namaza kalktığında şöyle diyordu:

"Koğulmuş olan şeytandan, dürtülerinden, üfürmesinden, ithamların­dan, işiten ve bilen Allah'a sığınırım." (Eûzü billâhi's-semîı'l-alîmi mine'ş-şeytâni'rracîm, min mehzihî ve nefhıhî ve nefsihî.)
Allah Tealâ'nın şu buyruğu da tefsirini yapmış olduğumuz ayetin bir benzeridir:
"Affı tut, iyiliği emret, cahillere aldırış etme. Şeytandan kötü bir düşünce seni dürtüklediği zaman Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilen­dir. Allah'tan korkanlar, kendilerine gelen bir vesvese dokunduğu zaman düşünür ve görürler." (Araf, 7/199-201)[11]
+/- 7-Allah'ın Varlığını, Birliğini, Kudretini Ve Hikmetini Gösteren Deliller
37- "Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir. Eğer Allah'a tapıyorsanız, güneşe ve aya secde etmeyin, onları yaratan Allah'a sec-

38- "Eğer büyüklük taslarlarsa, Rabbi'nin yanında bulunanlar gece 'gündüz O'nu teşbih ederler ve hiç usanmazlar."

39- O'nun ayetlerinden biri de şudur: Sen toprağı boynu bükük görürsün. Onun üzerine suyu dök- tüğümüz zaman titreşir ve kabarır.

Onu dirilten elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir."



Açıklaması


"Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir." Yani gece ile gün­düzün varlığı ve birbirlerini takip etmesi, güneşin aydınlatması, ayın nur-landırması, güneş ve aya yörüngeler ve bu yörüngelerde duraklar takdir edilmesi, güneş ve ayın gökte daire şeklinde hareket ederken gecenin, gün­düzün, haftaların, ayların ve* yılların bilinmesini temin eden değişik halleri -ki insanlar haklarının, borçlarının ve muamelelerinin sürelerini bu vakit­lere göre ayarlarlar- tüm bunlar Allah'ın kudretini, azametini ve hikmetini gösteren delillerdir.

Güneş ve ay kâinat içerisinde müşahade edilebilen en güzel ve en yararlı varlıklar olduğu için Allah Tealâ; bu ikisinin Allah'ın yarattığı iki şey olduğunu, Allah'ın gücü ve kudreti karşısında boyun büktüklerini, bu ikisine tazim ve hürmet gösterilmemesi gerektiğini gerçek tazim ve hür­metin onların da yaratıcısı olan Allah'a gösterilmesi gerektiğini tenbih et­miş ve şöyle buyurmuştur:

"Eğer Allah'a tapıyorsanız güneşe ve aya secde etmeyin, onları yaratan Allah'a secde edin." Yani güneşe ve aya secde etmekten sakının. Çünkü o ikisi Allah'ın yarattığı birer mahlûktur. Rububiyet konusunda Allah'a şirk koşmak doğru değildir. Hem o ikisine ibadet etmek de doğru değildir. Zaten Allah ile birlikte o ikisine ibadet faydasızdır. Bu şekilde güneşe ve aya ibadet etmek şirktir.

Siz şayet Allah Tealâ'ya halis ve sahih bir şekilde ibadet etmek istiyor­sanız, işte bu dört ayeti ve diğer ayetleri yaratana secde etmek, ibadet et­mek vacip ve gerekli olur.

Ayetin sonunda yıldızlara tapan Sabiîler ile asrımızda da rastlanan güneşe tapanlar reddedilmektedir. Ki bunlar, güneşe ve aya secde ederken esasında mutlak bir kudrete, güce, yani Allah'a secde ettiklerini iddia et­mektedirler. Onlar bu hallerinden nehyedilmiş ve sadece her şeyin yaratıcısı olan Allah'a secde etmekle emrolunmuşlardır.

Biraz önce de açıklandığı gibi İmam Şafiî'ye göre secde yeri "ta'budûn" kelimesidir. Çünkü; "ve'scudû lillâhi" ayetine bitişiktir. İmanı Ebu Hani-fe'ye göre ise secde yeri; "vehum lâ yes'emûn" ayetidir. Çünkü yukarıdaki ayetin manası ancak bu ayetle tamamlanmaktadır.

Allah Telaâ, secde emrini verdikten sonra şöyle buyurmaktardır:

"Eğer büyüklük taslarlarsa, Rabbinin yanında bulunanlar gece gün­düz Onu teşbih ederler ve hiç usanmazlar." Yani bu müşrikler yıldızlara kulluk ederek Allah'ın emirlerinden ve sadece O'na ibadet etmekten yüz çevirip, Allah'a başka şeyleri şirk koşarlarsa hiç mühim değildir. Çünkü Melekler Allah'ın katmdadır, kendilerinden daha hayırlıdırlar, Allah'a ibadette büyüklük taslamazlar, aksine onların görevi gece gündüz Allah'ı teşbih etmektir. Allah'ın şu buyruklarında da ifade edildiği gibi ne bıkkın­lık gösterirler, ne de ara verirler: Cenab-ı Alah şöyle buyurmuştur: "Eğer o kâfirler bu verdiklerimizi inkâr ederlerse, verdiklerimizi inkâr etmeyecek bir toplumu bunlara vekil kılarız." (En'am , 6/89)

"Eğer büyüklük taslarlarsa" ifadesi aynı zamanda meleklerin insan­lardan daha faziletli olduğunu göstermektedir.
Allah Tealâ gökyüzü ile ilgili delilleri sunduktan sonra yeryüzü ile il­gili dellilleri zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:
"O'nun ayetlerinden biri de şudur: Sen toprağı boynu bükük görürsün. Onun üzerine suyu döktüğümüz zaman titreşir ve kabarır. Onu dirilten el­bette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir." Yani Allah'ın öldükten sonra diriltmeye, ölüyü yeniden canlandırmaya gücünün yettiğini gösteren delilerden biri de şudur: Sen yeryüzünü donmuş, bitkisiz, ölü bir halde görürsün. Allah, yağmuru indirdiğinde hareketlenir ve her çeşit renkten meyva ve sebzeleri çıkanverir.
İşte bu ölü yeryüzünü bitkilerle ve ekinle dirilten Allah, ölüleri de diriltmeye kadirdir. Çünkü O, kimsenin kendisini aciz bırakamayacağı, gücü her şeye yeten Rabbü'l-Âlemindir.
"Sen görürsün" ifadesi akıl sahibi her canlıya hitap etmektedir.
Kur'an-ı Kerimin değişik yerlerinde tekrar edilen bu delil zihinlere öl­dükten sonra dirilmenin nasıl olacağının cevabını sunmakta, her zaman başlatmaya ve sona erdirmeye yaratıcı olan Allah'ın gücünün yettiğini ifade etmektedir. [12]
+/- 8-Allah Tealâ'nın Ayetlerinde İnkarcıların Tehdid Edilmesi Ve Bu Konuda Kendilerini Kınayan Kuran Ayetlerinin İndirilmesi
40- Ayetlerimiz hususunda doğ­ruluktan sapanlar bize gizli kal­mazlar. Şimdi, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın, O, yaptıklarınızı görmek­tedir.

41- Onlar, kendilerine gelen Zikr'i inkâr ettiler. Halbuki o, öyle eşsiz bir Kitaptır.

42- Ki ne önünde ne de arkasından onu boşa çıkaracak bir söz gelmez. Hüküm ve hikmet sahibi çok övülenin katından indirilmiştir.

43- Sana söylenen, senden önceki elçilere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Kuşkusuz Rabbin, hem bağışlama sahibi, hem de acı bir azap sahibidir.



Açıklaması


"Ayetlerimiz konusunda doğruluktan sapanlar bize gizli kalmazlar." Yani haktan sapanlar, sözü konmaması gereken yere koyanlar, Allah Tealâ'nın kelâmını ve kudretini, hikmetini gösteren ayetleri tahrif edenler, bize gizli değildir. Aksine biz onları biliriz. Yaptıklarının karşılığı ve cezası olsun diye biz onları cezalandırırız.

Bu ayetle sakınılması ve korkulması gereken şiddetli bir tehdit ve dehşetli bir uyarı vardır.

Cezanın çeşidi şudur:

"Şimdi ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi?"

Yani Rasulullah (s.a.)'ı yalanlayarak ayetlerinden saparak zorla ve ceza olarak cehenneme atılan kimse ile kıyamet günü azaptan emin olan kimse eşit olabilir mi? Ayetler konusunda sapanların, ateşe atılacağı, inananların ise kıyamet günü güvenle gelecekleridir. Ey akıl sahipleri han­gi durum daha iyi? Kararı siz verin.

Sonra Allah Tealâ şu buyruğuyla inkarcıları tehdit etmektedir.:

"Dilediğinizi yapın, O, yaptıklarınızı görmektedir." Yani, hayır veya şer istediğinizi yapın. Allah Tealâ, yaptıklarınızı görür ve bilir. Yaptığınıza göre de sizi cezalandırır. Hayır hayırla, şer işlerseniz şerle. Bu vaaddir ve tehdittir.

Zeccac; "Yapın" emrinin tehdit manasında bir lâfız olduğunu, söy­lemiştir.

Sonra Allah Tealâ; sapanların özelliklerini ve cezalarını açıklamakta ve onları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

"Onlar kendilerine gelen Kur'anı inkâr ettiler." Yani; Kur'an geldiğin­de Kur'an'ı inkâr edip, yalanlayanlar inkârlarından dolayı azap olunacak helak olacak ve cezalarını göreceklerdir.

Sonra akıl sahiplerini uyarmak için Kur'an'm üç özelliğine işaret edi­lerek şöyle buyurmuştur:

"Halbuki o öyle eşsiz bir kitaptır ki ne önünden, ne de arkasından onu boşa çıkaracak bir söz gelmez. Hüküm ve hikmet sahibi, çok övülenden in­dirilmiştir." Yani doğrulamaktan kaçındıkları Kur'an, itirazdan, ta'ndan ve kusurdan uzak eşsiz bir kitaptır. Hiçbir eksiği yoktur. Hiç kimse bir ben­zerini getiremez, hiç kimse onun hiçbir yönünü iptal edemez. Kendisinden önceki hiçbir kitap onu yalanlayamaz, kendisinden sonraki hiçbir kitap da ona erişemez. Noksanlıktan ve ziyadeden korunmuştur. Cenab-ı Allah'ın da buyurduğu gibi;

"O zikri biz indirdik, biz. Ve onun koruyucusu da elbette biziz." (Hicr, 15/9)

Sözüyle ve fiileriyle hikmetli olan Allah'ın katından indirilmiş bir kitaptır. Emrettikleri ve yasakladıkları konusunda öğülmüştür.

Nimetlerinin ve üstünlüklerinin çokluğundan dolayı tüm mahlukâtm teşekkürüne lâyıktır. Tüm bunların gerçek sebebi şudur: Bu kitap Allah katından indirilmiştir, büyük bir nimet, büyük bir rahmettir. İnsanlara hidayet yolunu açıklamıştır. Dalâlet ve sapıklık yolunun mahzurlarını da bildirmiştir.

Sonra Allah Tealâ, inkarcıların, risaletini inkâr ve kitabını ta'n konusundaki ezalarından dolayı Rasulullah (s.a.)'ı teselli etmekte, davasında sebat ederek sabretmesini emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Sana söylenen, senden önceki elçilere söylenmiş olandan başka bir şey değildir." Kuşkusuz Rabbin müşriklerin sana söyledikleri deli, yalancı, sihirbaz gibi lâfları, senden önceki peygamberlere de söylemişlerdi. Senin yalanlandığın gibi onlar da yalanlanmışlardı. Ve aynı şekilde kavimlerinin eziyetlerine sabretmişlerdi. Sen de kavminin sana yapmış olduğu eziyet­lere sabret. Çünkü Rabbin, kendisine tevbe edeni bağışlayandır. İnkâr­larında ısrar edeni, inadında ve ta'nmda devam edeni ve tevbe etmeden kâfir olarak öleni de elem verici bir azapla cezalandırır.

Bu ayetin aşağıdaki gibi pek çok benzeri vardır:

"İşte böyle, onlardan önce de ne kadar elçi geldiyse mutlaka büyücü veya cinlenmiş, dediler." (Zariat, 51/52)

İbni Ebi Hatim Said b. Müseyyeb'in şöyle dediğini tahric etmiştir: "Şüphesiz Rabbin bağışlama sahibidir...1' ayeti indiğinde Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Şayet Allah'ın affı ve cezalandırmaktan vazgeçmesi olmasaydı, kimse sıkıntısız ve meşakkatsiz bir hayat yaşayamazdı. Eğer Allah'ın tehdit ve azabı olmasaydı herkes ameline güvenir, ibadette tembellik gösterirdi." [13]

+/- 9-Kur'an-ı Kerim’in Arapça Olmasının Vurgulanması

44- Eğer biz onu yabancı bir (dil­den) Kur'an yapsaydık derlerdi ki: Ayetleri anlayacağımız bir dille açıklanmalı değil miydi? Araba mensup olana Arapça olmayan bir söz mü? De ki: "O inananlar için bir yol gösterici ve şifadır. İnanmayan­lara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve o, onlara bir körlüktür. Onlar, uzak bir yerden çağrılıyorlar."

45- Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı vermiştik, onda da ayrılığa düşül­müştü. Eğer Rabbinden bir söz geç­memiş olsaydı, aralarında derhal hüküm verilirdi. Onlar, Kur'an hak­kında derin bir şüphe içindedirler.

46- Kim iyi iş yaparsa yararı ken-disinedir ve kim kötülük yaparsa zararı kendisinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir.



Açıklaması


"Eğer biz onu yabancı bir Kur'an yapsaydık derlerdi ki: "Ayetleri açıklanmalı değil miydi'? Araba, yabancı bir söz mü?" Yani Şayet biz Kur'an'ı, Arapça dışında yabancı bir dille indirseydik. Kureyş inkarcıları şöyle der­lerdi: Kur'an'm ayetleri bizim dilimizle indirilseydi de anlasaydık. Biz Arabız, başka dil bilmeyiz. Ve yine aynı şekilde; "Araba, yabancı bir söz mü gönderilmiş!" derlerdi.

Kastedilen ise; Şüphesiz Kur'an Arapçadır. O halde niçin anlamıyor ve onunla amel etmiyorsunuz? Şayet başka bir dille indirilmiş olsaydı bunu inkâr eder ve şöyle derlerdi: Anlıyacağımız bir dille indirilseydi ya?

Yine şöyle derlerdi: "Araba, yabancı bir dille bir kitap-hitap gönderil­miş!" Yani muhatap Arap olmasına rağmen nasıl oluyor da anlayamaya­cakları bir dille gönderiliyor.

Kur'an'ın tamamı hem lâfız ve hem de mana yönüyle Arapça olmasına rağmen inkarcılar yine de inanmadılar. Bu onların inkârının inattan kay­naklanan bir inkâr olduğunu göstermektedir. Nitekim Allah Tealâ da şöyle buyurmuştur: "Biz onu yabancılardan birine indirseydik de, onu onlara okusaydı ona inanmazlardı.” (Şuara, 26/198-199)

Sonra Allah Tealâ Kur'an'm hedefini ve gayesini açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır:

"De ki: O, inananlar için bir yol gösterici ve şifadır." Yani Ey Muham-med! "Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kılıflar içindedir." diyen şu inkarcı müşriklere deki: Bu Kur'an, kendisine inananın kalbine hidayete eriştirir, kalplerde bulunan her türlü şek ve şüpheye karşı da şifadır. Nitekim Allah Tealâ aynı manada şöyle buyurmuştur: "Biz Kur'an'da müminlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz." (İsra, 17/82)

Sonra müşriklerin Kur'an-ı Kerim karşısındaki konumlarını açık­lamakta ve şöyle buyurmaktadır:

"İnanmayanlara gelince onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve o onlara bir körlüktür." Onlar Kur'an'da olan şeyleri anlamazlar. Bundan dolayı da gürültü yapılmasını tavsiye ederler. O, onlara bir körlüktür, içerisindeki açıklamaları bulamazlar, ondaki delilleri ve öğütleri göremez­ler. Bu durum, Allah'ın şu buyruğunda ifade edilen durum gibidir: "O in­karcıların durumu tıpkı bağırmaktan ve çağırmaktan başka bir şey işit-meyenlere haykıran kimsenin durumu gibidir. Sağır, dilsiz ve kördürler. Onun için düşünmezler." (Bakara, 2/171)

Sonra Allah Tealâ onların Kur'an'ı anlayabilmek için kabiliyetlerinin olmadığını te'kid etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Onlar uzak bir yerden çağır ılıyorlar." Yani onların hâli uzak bir mesafeden kendilerine seslenilen kişiye benzemektedir. Seslenenin sesini duyuyorlar ancak, ya anlamıyorlar veyahut kendilerine söyleneni kav­ramıyorlar. Çünkü onlar, yüz çevirmişler Kur'an'ı dinlemek istemiyorlar.

Sonra Allah Tealâ; Allah'ın gönderdiği kitapları yalanlamanın eski ümmetlerinde adeti olduğunu açıklamış ve şöyle buyurmuştur:

"Andolsun ki biz, Musa'ya kitabı vermiştik, onda da ayrılığa düşül­müştü." Ya Muhammedi Bu, önceki ümmetlerin peygamberlerinin de başına gelen bir durumdur. Onlar, indirilen kitaplar konusunda mutlaka ihtilâfa düşmüşlerdir. Bunun örneği şudur: Biz Musa'yı peygamber olarak gönderdik ve kendisine Tevrat'ı verdik. Tevrat'ı tasdik veya ilâhi kitap olup olmadığı konusunda ihtilâf ettiler. Musa yalanlandı ve eziyete uğradı. Kav­minin sana yaptıklarına üzülme ve eziyetlere karşı sabret, Allah'a sığın, aciz kalma. Allah Tealâ'nm buyurduğu gibi ol: "O halde bir de, azim sahibi elçilerin sabrettikleri gibi sabret." (Ahkâf, 46/35

Sonra Allah Tealâ, azabın geciktirilmesinin sebebini açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır:

"Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olmasaydı, aralarında derhal hüküm verilirdi." Yani Allah, senin ümmetinin yalancılarının azabını ve hesabını söz verilen güne bırakmış olmasaydı, geçmişte yalanlayan ümmet­lere yaptığı gibi onlara da azabı gönderirdi. Nitekim Allah Tealâ bu konuda; "Ama çok bağışlayan, esirgeyen Rabbin eğer onları, yaptıklarıyla hemen cezalandıracak olsaydı, onların azabını çabuklaştırırdı. Fakat onlar için vaad edilen bir zaman var ki, ondan sığınacak bir yer bulamayacaklardır." (Kehf, 18/58) ve "Eğer Allah, insanları yaptıkları işler yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yer yüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirtilmiş bir süreye kadar erteliyor." (Fatır, 35/45) buyurmuştur.

Azabın ertelendiğini gösteren; "Hayır, buluşma saati o- saattir." (Kamer, 54/46) ayeti ve "Fakat onları takdir edilen bir süreye kadar er­teler." (Nahl, 16/61) ayeti gibi diğer ayetler de varit olmuştur.

Helak olmalarını icap ettiren şeylerin de kendilerinde olduğunu ifade ederek şöyle buyurmuştur:

"Onlar, Kur'an dan derin bir şüphe içindedirler." Yani kavminin inkar­cıları Kurana karşı şüphe, şek ve can sıkıntısı içerisindedirler. Kur'an'ı yalanlamalarının sebebi ise görmek değildir. Çünkü, Kur'an'm dediklerin­den şikâyetçidirler ve Kur'an'ın içindekileri de tahkik etmemişlerdir.

Sonra da Allah Tealâ verilecek cezanın sınırlarını çizmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Kim iyi iş yaparsa yararı kendisinedir. Ve kim kötülük yaparsa zararı kendisinedir. Rabbin kullarına zulmedici değildir." Yani dünyada salih amel işleyen, Allah'ın emirlerini yapan, yasaklarından kaçman kimse için yaptıklarının faydası kendisine döner ve yaptığından daha fazlasıyla mükâfatlandırılır.

Kötülük yapan, Allah'a isyan eden, kimse için de yaptıklarının zararı kendisinde döner ve Allah Tealânın: "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır." (Necm, 53/39) mealindeki buyruğunda da belirtildiği gibi günahın­dan dolayı cezalandırılır.

İman ederlerse imanları fayda verir ve lehlerine döner. İnkâr ederler­se inkârları zarar verir ve aleyhlerine döner.

Her iki gruba da verilen, haktır, mutlak adelettir. İyilik yapanın sevabından hiçbir şey eksiltilmezken, hiçbir kimse de günahı dışında bir şeyden dolayı cezalandırılmayacaktır. Ve kendilerine peygamber gönderil­meden ve cezalandırılmasının delilleri sunulmadan kimseye azap edil­meyecektir.[14]
+/- 10-Kıyametin Kopma Vaktini Ancak Allah Bilir
47- Saatin (kıyamet gününün) bilgi­si ancak O'na havale edilir. O'nun bilgisi dışında hiçbir meyve (çekir­deği) kabuğunu yarıp çıkamaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğur­maz. Allah, onlara: "Ortaklarım ne­rede!" diye seslendiği gün: "Buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arzederiz," derler

48- Böylece önceden yalvarıp dur­dukları onlardan uzaklaşmıştır. Kendilerinin kaçıp kurtulacak yer­leri olmadığını anlamışlardır.



Açıklaması:


"Saatin (kıyamet gününün) bilgisi ancak O'na havale edilir." yani kı­yamet gününü bilen sadece Allah'tır, başkası değildir. Sanki bu cümle, "O gün ne zaman gelecek" sualinin cevabıdır.

Bunun bir benzeri de şu ayetlerdir: "Sana kıyameti sorarlar: Gelip çat­ması ne zamandır? (derler) Sen onu nereden bilip bildireceksin! Onun nihai ilmi yalnız Rabbine aittir." (Naziât, 79/42-44); "... Deki: Onun ilmi, ancak Rabbinin katındadır. Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz." (A'raf, 7/187); "Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır..." (Lok­man, 31/34).

Bu sebeple Buhari ve Müslim'in Hz. Ömer'den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Cebrail'in kendisine yönelttiği "Kıyamet ne zamandır?" sualine, Peygamberimizin cevabı "Kıyamet hakkında kendisine soru sorulan kişi, bu konuda soru sorandan daha bilgili değildir..." şeklinde olmuştur.

Sonra Allah geleceğin gayb bilgisinin de kendisine has olduğunu zik­rederek şöyle buyurmuştur:

"Onun bilgisi olmadan hiçbir meyve (çekirdeği) kabuğunu yarıp çıka­maz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz." Yani Yüce Allah, kabuğundan çıkan herbir meyveyi bildiği gibi, onun tam olarak ne zaman olgunlaşacağı­nı da bilir. Hamile kalanların karınlarında ne taşıdıklarını ve ne doğura­caklarını; hamilelik ve doğum zamanını inceden inceye o bilir. Bütün bu hususların bilgisi O'na ait olduğu gibi, kıyametin ne zaman olacağına dair bilgi de yine ancak O'na hastır.

Ayetin ilk kısmına benzer bir ayet: "O'nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez." (Enam Suresi, 6/59). İkinci kısmına benzer ayetler: "Her dişi­nin neye gebe kalacağını, rahimlerin neyi eksik neyi ziyade edeceğini Allah bilir. O'nun katında her şey ölçü iledir." (Ra'd Suresi, 13/8-9) ve "...Onun bilgisi olmadan hiçbir dişi ne gebe kalır, ne de doğurur..." (Fatır, 35/11).

Daha sonra Yüce Allah, ortağı olduğu uydurmasının sona ereceğini be­yan ediyor ve surenin baş tarafında, Peygamber (s.a.)'in tevhide ve putlara tapınmaktan uzaklaşmaya davet ettiği müşriklere reddiye olarak şöyle bu­yuruyor: "Allah, onlara: "Ortaklarım nerede!" diye seslendiği gün: "Buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arzederiz." derler."

Yani ey Rasul! Allah'ın kıyamet gününde müşriklere alaylı ve kınayıcı bir tarzda sorarak: "İddia ettiğiniz ortaklarım nerede! Onları şimdi çağırın, size şefaat etsinler veya sizi azaptan korusunlar" diye sesleneceği günü ha­tırla. O zamanda müşrikler: "Ya Rabbi! Sana bildirdik veyahut duyurduk ki, bizden bugün senin ortağın olduğuna dair şahitlik edecek hiç kimse yoktur" diye cevap verecekler. Şahitliğin reddi, daha önce Allah'a eş koşu­lan putlardan uzaklaşmak demektir. Nitekim Allah onların bunu reddece-ğini şöyle belirtmiştir. "Rabbimiz Allah hakkı için biz ortak koşanlardan olmadık." (En'am, 6/23).

"Bundan önce yalvarıp durdukları onlardan uzaklaşmıştır ve kendile­rinin kaçıp kurtulacak bir yerleri olmadığını anlamışlardır."

Yani dünyada iken tapmakta oldukları ilâhları ve diğerleri o kıyamet gününde artık yok olup gitmiş, dolayısıyla umdukları faydayı bulamamış­lar ve kesinlikle, Allah'ın azabından kaçıp kurtulacak bir yerleri olmadığı­nı görmüşlerdir. Nitekim bir başka ayette şöyle buyurmuştur: "Suçlular ateşi görür görmez, orayı boylayacaklarını iyice anladılar; ondan kurtuluş yolu da bulamadılar." (Kehf, 18/53). Bu müşrikler için bir tehdittir. [15]
+/- 11-Olaylar Karşısında İnsanın Hal Ve Tavırlarının Değişmesi
49- İnsan hayır istemekten usan­maz. Fakat kendisine bir kötülük dokunursa hemen ümitsizliğe düşer, üzülüverir.

50- Andolsun ki, kendisine dokunan bir zarardan sonra biz ona bir rahmet tattmrsak: Bu benim hakkımdır kıyametin kopacağını sanmıyorum. Rabbime döndürülmüş olsam bile muhakkak O'nun katında benim daha zel §eyler vardır. Biz inkâr edenlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve muhak- kak onlara ağır azaptan tattıraca.

51- İnsana bir nimet verdiğimiz za­man (bizden) yüzçevirir ve yan çi­zer. Fakat ona bir kötülük dokun­duğu zaman ise o geniş bir dua sa­hibidir.



Açıklaması:


"İnsan hayır istemekten usanmaz, fakat kendisine bir kötülük doku­nursa hemen ümitsizliğe düşer, üzülüverir." Yani, insan Rabbinden hayır is­temekten bıkmaz, durmadan mal, sağlık, saltanat, mevki ve benzeri şeyle­ri ister. Başına belâ, şiddet, fakirlik veya hastalık gibi bir felâket gelecek olsa; Allah'ın rahmetinden son derece ümidini keser, meyus olur. Hatta bundan sonra hiçbir iyiliğe mazhar olmayacağını veya içinde bulunduğu sı­kıntıların kalkmayacağını zanneder.

Allah, "...Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez." (Yusuf, 12/87) ayetinde buyurduğu gibi bu durum her ne ka­dar daha çok kâfirde bulunsa da 49. ayet insanoğlunun tabiatını tasvir et­mektedir.

Bazı müfessirler Yusuf süresindeki ayeti delil getirerek bu ayeti kâfir­lere has kılıp, hadiseler karşısında değişmenin kâfirin vasfı olduğunu söy­lemişlerdir. Ancak ayetin zahiri insan cinsini ifade etmektedir. Kaldı ki birçok müslümanda da bu değişiklikler meydana gelmektedir.

Bu ayette ifade edildiği gibi, "Eğer insana tarafımızdan bir rahmet (ni­met) tattırır da sonra bunu ondan çekip alırsak, tamamen ümitsiz ve nan­kör olur. Eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra ona bir nimet tattırır-sak, elbette "Kötülükler benden gitti." der. Çünkü o (bunu derken) şımarık­tır, kibirlidir. Ancak musibetlere sabredip, güzel işler yapanlar böyle değil­dir. İşte onlar için bir bağış ve bir büyük mükâfat vardır." (Hud, 11/9/11).

Sonra Allah daha önce zikredilenlerden çok daha çirkin üç özelliği açıklayarak şöyle buyurmuştur.

1- "Andolsun ki, kendisine dokanan bir zarardan sonra biz ona bir rahmet tattırsak; "Bu, benim hakkımdır." der." Yani insanoğlunun fakirlik­ten sonra zenginlik, hastalıktan sonra sıhhat ve afiyet, zilletten sonra mev­ki makam gibi nimetlere kavuştursak, felâketten kurtararak rahatlatmak suretiyle nimetlerimize garketsek, "Bu Allah katında benim lâyık olduğum bir hakti, çünkü Allah benim amelim, cehdim ve gayretimden memnun­dur." der. Halbuki bu insan, Allah'ın lütuf ve ihsanını unutur, kullarını ha­yır ve şerle imtihan ettiğini bilmezlikten gelir. Yüce Allah şükredeni, nan­körden, sabredeni sabırsızca feryat edenden ayırmak için insanları imtihan etmektedir. İşte bu durum gösteriyor ki ümidini kesen insana nimet tekrar gelse de o, küfür ve inkâra devam eder.

2- "...Kıyametin kopacağını sanmıyorum..." Yani, peygamberlerin ha­ber verdiği gibi, kıyametin kopacağına inanmıyorum. Dolayısıyla tekrar dönüş olmadığı gibi dünyada işlenen herhangi bir günaha da ne hesap vardır ne de azap. İşte insan böylece nimete kavuştuğu için şımarır, övü­nür ve inkâr eder. Nitekim Allah da şöyle buyurmuştur: "Gerçek şu ki, in­san kendini kendine yeterli görerek azar." (Alak, 96/6-7).

Öldükten sonra dirilme hakkında şüphe, ya kâfirlerden veya münafık­lardan gelir.

"...Rabbime döndürülmüş olsam bile muhakkak onun katında benim için daha güzel şeyler vardır..." Yani peygamberlerin haber verdiği, öldükten sonra dirilme, haşir-neşir gibi şeylerin doğru olduğunu farzetsek bile Rab-bim bana bu dünyada güzel imkânlar verdiği gibi ahirette de verecektir.

Yani kıyametin kopacağını inkâr eden kişi dünyanın güzel nimetleri kendisine verildiği için, ahiretin güzelliklerine de lâyık olduğuna inanır.

3- Bu şekilde düşünen kişiye hemen düşündüğünün aksi bir cevap ve­rildi ve böyle inanan kişiyi Yüce Allah tehdit ederek şöyle buyurdu: "Biz inkâr edenlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve muhakkak onlara ağır azaptan tattıracağız." Yani, bu kâfirlere kıyamet gününde, yaptıkları masiyetleri tek tek haber vereceğiz ve onları kurtulmaları mümkün olma­yan şiddetli bir azap ile cezalandıracağız ki, o, cehennem azabıdır. Sonra Al­lah insanın "İnsan hayır istemekten bıkmaz..." ayetindeki sözlü tereddüdü gibi fiilî tereddüdünü de ifade ederek şöyle buyurdu: "İnsana bir nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirir ve yan çizer. Fakat ona bir şer dokundu­ğu zaman da yalvarıp durur." Yani insanı, -insan olması cihetiyle- dünya ni­metleriyle rızıklandırsak; sağlık, evlât ve mal gibi birtakım nimetlerle ona ihsanda bulunsak; o, Allah'a şükür ve itaatten yüzçevirir, emirlerine boyun eğmekten kibirlenir. Durum değişir de belâ, zorluk, fakirlik ve hastalık gibi bir felâkete uğrarsa, işte o zaman durmadan Allah'a dua eder ve içinde bu­lunduğu sıkıntıyı gidermesi için O'ndan yardım ister, niyazda bulunur.

İşte bu durum, fırsatçılığa ve menfeatçiliğe işaret etmektedir. Zira in­san zorluğa düştüğü zaman Allah'ı tanıyor, bolluk halinde unutuyor, felâ­ket anında yardım istiyor, nimete gark olduğu zaman yine unutuyor. Bu hal, tamamıyla müşriklerin haline benzemektedir. İslâm hakkında tered­düdü olan münafıklarla kâfirlerin yaptığı, işte budur.

Bu ayetin manasını teyit eden ayetler:

"İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak (o zararın giderilmesi için) bize dua eder, fakat biz ondan sıkıntısı­nı kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü bize dua etme­miş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler güzel gösterildi." (Yunus, 10/12).

"İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır. Sonra kendisine tarafımızdan bir nimet verdiğimiz vakit, bu bana ancak bilgimden dolayı verilmiştir der. Hayır o bir imtihandır, fakat çokları bilmezler." (Zümer, 39/49). [16]
+/- 12-İnsanın Kainat Ve Kendisi Hakkında Düşünmesinin Gerektiği
52- De ki: Ne dersiniz, eğer o Allah tarafından ise, siz de onu inkâr et- mişseniz, o zaman (haktan) uzak bir ay düşenden daha sapık kim vardır?

53- İnsanlara ufuklarda ve kendi ne­fislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki, onun (Kur'an'm) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her Şeye şahit olması yetmez mi?

54-Dikkat edin onlar Rablerine kavuşma konusunda şüphe içindedir­ler. Bilesiniz ki O, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır.



Açıklaması:


"De ki: Ne dersiniz, eğer o (Kur'an) Allah tarafından ise, siz de onu in­kâr etmişseniz, o zaman (haktan) uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim vardır?" Yani, ey Rasul! Bu Kur'an'ı, yalanlayan müşriklere söyle: Eğer bu Kur'an, Allah katından bir hak kitap ise, siz de onu yalanlamış, kabul etmemiş ve içindekilerle amelde bulunmamışsanız hakka ve gerçeğe düşman olmuş olmaz mısınız? O zaman haliniz nice olur, ne yaparsınız, ba­na anlatınız. Hatta, İslâm'a olan şiddetli düşmanlığınız küfürdeki aşırı inadınız, haktan uzak düşme ve muhalefetinizden dolayı sizden daha sapık kimse bulunmaz. Sonra insanları, dış dünyada ve kendi nefislerindeki ayetleri düşünmeye çağırdı ve şöyle buyurdu: "İnsanlara ufuklarda ve ken­di nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki, onun (Kur'an'ın) gerçek olduğu onlara iyice belli olsun." Yani onlara, Kur'an'ın doğruluğunun delillerini ve Allah'tan olduğunun alâmetlerini açık bir şekilde göstereceğiz. Bu deliller ve alâmetler; güneşin, ayın ve yıldızların yaratılışı yanardağlar ve yıldırımlar gibi korkunç kâinat olaylarını, dağların ve denizlerin azametini, bit­kilerin ve ağaçların yaratılışındaki harika sanatı ve müslümanlar eliyle yeryüzünde, özellikle Mekke'nin ve Arap Yarımadasının etrafındaki toprak parçalarında meydana gelen büyük fetihleri kapsayan gökler ve yer hudut­ları içerisindedir. İşte bu gaybtan haber veriş Kur'an'm bir mucizesidir.

Biz yine bu Kur'an'ın doğruluğunu ve Allah tarafından indirilmiş ol­duğunu; beşerin kendi varlığında ve bu varlıktaki sanat harikasında göste­receğiz: "Kendi nefislerinizde de görmüyor musunuz1?" (Zariyat, 51/21). Ne­tice olarak insanların varacağı yerleri yaratmak, Mekke'li zorbaların halle­rinin izzetten zillete, yücelikten aşağılığa düşmesi, bütün bunlar Kur'an'ın hak ve Allah tarafından olduğuna delildir.

Bütün bunları yüce Allah, Kuranı onu indiren Allah'ın ve onun indiği Peygamber'in (s.a.) şüphesiz hak ve gerçek olduğunu iyice anlamaları ve bilmeleri için insanlara beyan etmiştir.

İnsanlar kâinata bakıp düşünmezlerse ne gam! Allah'ın, Kur'an'ın hak olduğuna dair şehadeti yeter:

"Rabbinin her şeye şahit olması sana yetmez mi?" Yani, Allah kâfir ya da mümin kullarının davranış ve sözlerine şahit olarak yeter. O, Kur'an'ın kendi nezdinden indirilmiş olduğuna şahit olarak kâfidir. Sonra Yüce Al­lah, müşriklerin inadının ve küfürdeki ısrarlarının sebebini açık olarak or­taya koydu ve şöyle buyurdu: "Dikkat edin! Onlar Rablerine kavuşma ko­nusunda şüphe içindedirler. Bilesiniz ki O, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır." Ey muhatap! Dikkat et, şüphesiz ki Kureyş kâfirleri ve benzerleri ba's (öl­dükten sonra dirilme), hesap, sevap ve ceza konusunda şüphe içerisinde­dirler. Ey İnsan! Halbuki Allah'ın ilmi bütün mahlûkatı çepeçevre kuşattı­ğı gibi, kudreti de bütün makduratı ihata etmiştir. Dolayısıyla O, ilim ve kudret bakımından her şeyi kuşatmıştır. Tüm yaratıklar O'nun hakimiyeti ve ilminin gözetimindedir. Bütün bunlarda O, hikmetiyle tasarruf eder. Kâfirleri amellerine göre cezalandırır. O halde ne oluyor ki onlara, öldük­ten sonra dirilmede ve haşir-neşirde şüphe ediyorlar? Halbuki Allah'ın kendilerini ilk defa yarattığını biliyorlar. [17]







--------------------------------------------------------------------------------

[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/458-462.

[2] Razî, XXVII/104-105.

[3] Müellifin yanlışlıkla Ebu Hayyân'a atfettiği bu ifadeler aslında ona ait olmayıp, Ebû Abdullah Râzî'den alınmıştır. Ebû Hayyân da bunu açıkça belirtmiştir. (Çev.)

[4] Bahru'l-Muhît, VTI/487-488.

[5] A'raf, 54; Yunus, 3; Hud, 7; Furkan, 59; Secde, 4; Kaf, 38; Hadid, 4.

[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/465-469.

[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/473-475.

[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/480-483.

[9] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/487-488.

[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/491-493.

[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/496-497.

[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/501-502.

[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/505-507.

[14] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/510-513.

[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/8-9.

[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/12-14.

[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/17-18.
41-Fussilet Suresi Meali Tefsiri Oku: 1-Kur'an-I Kerim, Müşriklerin Kurandan Yüz Çevirmeleri Ve Hz. Peygamberin Beşer Oluşu-2-Allah'ın Varlığının, Kemâlinin, Kudretinin Ve Hikmetinin Delili Rating: 4.5 Diposkan Oleh: Blogger

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder