ŞURA
SURESİ
Vahyin
İndirilişi, Allah'ın Azameti Ve Müşriklerin Durumlarını
Gözetmesi:
1, 2-
Hâ, mîm, ayn, sîn, kâf.
3-
Aziz ve hakim olan Allah, sana ve
senden
öncekilere işte böyle vahye-
4-
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi
Onundur. O yücedir, uludur.
5-
Neredeyse yukarılarından gökler
çatlayacak! Melekler de Rablerini
namd üe teşbih ediyorlar ve yerde- kiler için mağfiret diliyorlar. İyi
bilİn kİ' Allah ǰk bağışayan. ǰk
esirgeyendir.
6-
Allah'tan başka dost edinenleri Allah
daima gözetlemektedir. Sen onlara vekil değilsin.
Açıklaması:
Hâ,
mîm, ayn, sîn, kâf; birbirlerinden iki kesişme noktasıyla veya iki ayetle
ayrılan bu beş hece harfi, bu surenin özelliklerindendir. Meşhur olan, bu
harflerin birbirinden ayrılmamasıdır. Nitekim Meryem suresinin baş tarafındaki
"Kaf, hâ, yâ, ayn, sâd" ve Ra'd suresinin evvelindeki "Elif, lâm, mîm, râ"daki
bu hurufu mukattaa birbirinden ayrılmamıştır. Bu surenin harflerle başlaması,
Kur'an'm Arap dilinin meydana geldiği harflerin benzerleriyle oluştuğunu
göstermek, dolayısıyla Kur'an'ın mucize oluşunu ifade etmek ve suredeki
meselelerin önemine dikkat çekmek içindir.
"Aziz
ve hakim olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahye-der" Yani diğer
peygamberlere indirilen kitapları Allah onlara vahyettiği gibi, sana da bu
surede tevhide daveti, peygamberliğin ispatı, öldükten sonra dirilmeye imanı,
ahiret gününü, sevabı ve azabı doğrulmayı, değerli huylarla amel etmeyi,
kötülüklerden uzak durmayı, ferdi ve toplumu mutlu kılmayı vahyetmektedir.
Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur : "Şüphesiz bu anlatılanlar önceki
kitaplarda, İbrahim ve Musa'nın kitaplarında da vardır." (Ala, 88/18-19). Bu
mana surenin içerdiği tevhit prensibine, peygamberleri ve ahiret hayatını
kabullenmeye işeret etmektedir. Çünkü ilâhi kitapların tümünün indirilmesindeki
hedef bu üç esasa imandan başka bir şey değildir.
Ya
Muhammedi Sana vahyeden Allah; O, mülkünde aziz, hakimiyetiyle üstün, sanatında
hikmet sahibi her şeyi yerli yerine koyan bir Allah'tır.
Bu
ayetin hedeflediği mana, peygamberlerin tevhide, adalete, nübüvvete, ahiret
hayatına davetlerindeki benzerliği ortaya koymak, dünya ile mağrur olmaktan
sakındırmak ve ahirete yönelmeye teşviktir.
Vahyi
gerçekleştiren Allah'ın vasıflarından biri de aşağıdaki söyledikleridir:
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O, yücedir, uludur." Yani göklerde
ve yerdekilerin tümü, mülk olarak, halk etme ve kul olma açısından Allah'ındır.
Onlar Allah'ın mülküdür. Onun yarattıklarıdır. Onlarda var etme, yok etme
açısından dilediği gibi tasarruf eder. O, tüm yarattıklarının üstünde ve
yücedir. Kibriya ve azamet sahibidir. O'nun benzeri
yoktur.
Bu
ayetten kastedilen mana, Allah'ın kudretinin kemalini ve tüm mahlûkatında
tasarrufunun geçerli olduğunu göstermektedir.
"Neredeyse yukarılarından
gökler çatlayacak." Yani gökler ilâhlığı, saltanatı ve kudreti sebebiyle
onların fevkinde olan Allah'ın azameti, celâli ve heybetinden dolayı
parçalanacaktır. Zahir olan mana budur. Daha derin mana, göklerin bulunduğu
yukarı taraflarından parçalanacağıdır.
Maksadın üzerinde bulunan
meleklerin çokluğundan dolayı gökler neredeyse çatlayacak şeklindeki bir manaya
da ihtimali vardır. Nitekim Ah-med b. Hanbel ve Tirmizi'nin rivayet ettiği hadis
şöyledir: "Sema gıcırdar; gıcırdaması da gerekli. Çünkü gökte bir ayak basacak
yer yok ki, orada rükû ve secde eden bir melek bulunmasın." Bir görüşe göre de
şöyle denilmiştir: Müşriklerin "Allah çocuk edindi demelerinden dolayı gökler
çatlayacaktır. Nitekim bu konuda şöyle buyurulmuştur: "Rahman çocuk edindi
dediler. Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Bundan dolayı,
neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir."
(Meryem, 19/88-91).
"Melekler de Rablerini hamd
ile teşbih ediyorlar..." Yani Melekler; Allah'a yakışmayan ve Onun için caiz
olmayan şeylerden Onu tenzih etmeye devam ediyorlar. Ona hamd ve sayılamayacak
kadar pek çok nimetlerine şükretmeyi de teşbih ile birlikte ifade ediyorlar.
Nitekim bir ayette "O Melekler, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı teşbih
ederler." (Enbiya, 21/20) buyurulmaktadır. "...Ve yerdekiler için mağfiret
diliyorlar, iyi bilin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." Yani Melekler,
Allah'tan mümin kullarının affını istemektedirler. Sonra Allah kendisinin çok
bağışlayıcı ve merhamet edici olduğunu zikretmiştir. Burada Allah'ın, rahmet ve
mağfireti bir arada zikretmesinde meleklerin af taleplerini kabul edeceğine
işaret olduğu gibi ayrıca mağfiret ve rahmetin Allah'a mahsus olduğuna da
işaret vardır. Bazı alimler: "Allah baştan heybet ve azametini göstermiş,
sonunda da lütuf ve müjdesini ifade etmiştir." demiştir.
Bu
ayetin bir benzeri de: "Arş'ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar
(Melekler) Rablerini hamd ile teşbih ederler. Müminlerin de bağışlanmasını
isterler. Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde
tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru."
(Mümin, 40/7) ayetidir.
Sonra
Allah şöyle diyerek insanları uyarmaktadır: "Allah'tan başka dost edinenleri
Allah daima gözetlemektedir. Sen, onlara vekil değilsin." Yani putları ilâhlar
edinip de, Allah'ı bırakarak onlara tapınan müşriklerin hallerini ve
davranışlarını Allah daima görüp-gözetmekte ve neticede onları
cezalandırmaktadır. Ey Rasul! Sen onların hidayetinden ve günahlarından dolayı
cezalandırılmalarından sorumlu değilsin. Çünkü onları inanmaya zorlamakla
mükellef değilsin. Sana sadece tebliğ görevi vardır. [1]
İlâhi
Vahyin Hedefleri:
7-
Şehirlerin anası (olan Mekke'de) ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve asla
şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için sana böyle Arapça bir Kur'an vahyettik. (İnsanların) bir bölümü cennette, bir bölümü de
cehennemdedir.
8-
Allah dileseydi, onları tek bir mil- let. Fakat O. dilediğini rah- metine
kavuşturur. Zalimlerin ise hiçbir dostu
ve yardımcısı yoktur.
9-
Yoksa onlar Allah'tan başka dostlar mı edindiler? Halbuki dost, yalnız
Allah'tır. O, ölüleri diriltir, herşeye kadirdir.
10-
Ayrılığa düştüğünüz herhangi
bir şeyde hükum vermek) Allah'a mahsustur.
İşte bu Allah benim Rabbimdir. O'na dayandım ve O'na yöneldim.
11-
Gökleri ve yeri yoktan yaratanSize kendinizden e?ler hayvanlardan da
(kendilerine) eşler yarat- mıstar. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. O'nun
benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.
12-
Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Dilediğine rızkı bol verir,
dilediğinden de kısar. O, her şeyi bilendir.
Açıklaması:
"Şehirlerin anası (olan
Mekke'de) ve onun çevresinde bulunanları uyarman... için sana böyle Arapça bir
Kur'an vahyettik." Yani önceki peygamberlere kavimlerinin dilleriyle böyle
vahyettiğimiz gibi sana da Mekke halkını, çevresindeki Arapları ve diğer
insanları, Allah'ın azabından, dünya ve ahiret işlerinden korkutman için,
Arapça bir Kur'an vahyettik. Çünkü senin peygamberliğin tüm beşeriyeti
kapsamaktadır. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Biz seni bütün insanlara ancak
müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik." (Sebe, 34/28). Burada özellikle Mekke
halkı ve civarın-dakiler zikredilmiştir. Çünkü Peygamber'in (s.a.) risaletine
ilk muhatap olanlar bunlar olup, bu risaleti tüm insanlara taşıyıp götürecek ilk
nesil de onlardır. Kavimlerin ve ümmetlerin konuştukları dillere uygun olarak
mesajların çeşitli oluşlarında bu ayetin teyidine gelince o, Allah'ın şu
sözüdür: "(Allah'ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi
yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik." (İbrahim,
14/4).
"...ve
asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için. (İnsanların) bir
bölümü cennette bir bölümü de cehennemdedir." Yani insanların ve mahlûkatm
toplanıp bir araya geleceği, ruhların cesetlerle birleşeceği, meydana
geleceğinden asla şüphe olmayan kıyamet günü ile korkutman için sana Arapça bir
Kur'an vahyettik. İnsanlar, biraraya toplanıp, hesaba çekildikten sonra iki
gruba ayrılacaklar, Allah'a, peygamberine, kitabına inanıp dünyada düzgün işler
yapan insanlar cennete girecek, Allah'ı, Peygamberini ve Kur'an'ı inkâr edenler
ise çılgın alevli cehennem ateşinin içine
sürükleneceklerdir.
Yukarıda geçen ayetin bir
benzeri de Allah'ın şu sözüdür: "Mahşer vaktinde sizi toplayacağı gün, işte o
zarar günüdür." (Tegabün, 64/9). Kâfirdeki zarar, imanı terk etmesinden,
mümindeki zarar ise güzel işler yapmaktaki kusurundan dolayıdır. Şu ayet de
benzer manayı ifade eder: "İşte bunda, ahiret azabından korkanlar için elbette
bir ibret vardır. O gün bütün insanların bir araya toplandığı bir gündür. Ve o
gün bütün mahlûkatm hazır bulunduğu bir gündür. Biz onu (kıyamet gününü) sadece
sayılı bir müddete kadar bekletiriz. O geldiği gün Allah'ın izni olmadan hiç
kimse konuşamaz. Onlardan kimi bedbahttır, kimi mutlu." (Hud,
11/103-105).
Sonra
Allah, kavminin inkârından dolayı çektiği sıkıntıdan peygamberini teselli etmek
için inanma hürriyetinin esasını açıkladı ve şöyle buyurdu: "Allah dileseydi,
onları tek bir millet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine kavuşturur,
zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur." Yani Allah dileseydi tüm
insanları hidayet veya dalâlette olmak üzere aynı dine ve inanca yöneltirdi.
Ancak insanlar, Allah'ın ezelî iradesi ve ezelî ilmi gereği kendi seçenekleriyle
farklı dinler üzerinde farklı gruplara ayrılmıştır; kimisi mümin, kimisi kâfir
olmuştur. Allah ise hakimdir, hikmet sahibidir, faydasız hiçbir şey yapmaz. Bu
sebeple kimin hidayeti ve hak din olan İslâm'ı seçeceğini bilirse onu doğruya
iletir ve buna muvaffak kılar, sonunda bu davranışlarıyla onu cennetine koyar;
kimin de delâleti ve küfrü seçeceğini bilirse, onu da saptırır, netice de bu
davranışıyla onu alevli ateşin içine koyar. İşte bunlar, kendilerinden azabı
savacak dostları bulunmayacak hesap ve azap gününde de kendilerine yardım
edecek yardımcıları olmayacak zalimler, kâfirler ve
müşriklerdir.
Bu
ayet daha önceki "Allah'tan başka dost edinenleri Allah daima gözetlemektedir.
Sen onlara vekil değilsin." ayetini açıklamaktadır. Yani onları imana sevketmek
senin gücün dahilinde değildir. Buna kadir olan sadece Allah'tır. Ayet, yine
peygamberi, kavminin inkârı ve İslâm'a davetinden yüz çevirmesinden dolayı
çektiği sıkıntılara karşı teselli etmektedir. Sanki yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: Onların imansızlığından dolayı ümitsizliğe kapılıp üzülme! Çünkü
hidayet ve dalâlet ilâhî iradeye tabidir. Kimin ezelde mutlu olacağı geçmişse o
mutlu, bedbaht olacağı geçmişse o da bedbahttır. Bu ayetin konusu sanki "Bu
yeni kitaba inanmazlarsa (ve bu yüzden helak olurlarsa) arkalarından üzüntüyle
neredeyse kendini harap edeceksin." (Kehf, 18/6) ayetinin konusu gibidir. Bu
yüzden Cenabı Allah, peygamberine onların putperestliği ve müşrik oluşları
sebebiyle üzülmemesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur. "Yoksa onlar Allah'tan
başka dostlar mı edindiler? Halbuki dost yalnız Allah'tır. O, ölüleri diriltir,
her şeye kadirdir." Yani yoksa onlar, kendilerine yar ve yardımcı olacak
zannıyla, Allah'ı bırakıp da putlardan tapacakları birtakım ilâhlar mı
edindiler?
Eğer
onlar hakkıyla yardımcı dost isterlerse, gerçek dost yalnız Allah'tır. Kulluk
ancak O'na lâyıktır. Çünkü dilediğini yaratan, rızık veren, zarara uğratıp
faydalandıran ve yardım eden sadece O'dur. Ölüleri diriltme gücüne sahip olan da
O'dur.
Putlara ve Allah'tan
başkalarına gelince onların, gerçekte ne fayda ve ne de zarar vermeye güçleri
vardır. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız
(taptıklarınız) bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi
yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri alamazlar. İsteyen
de aciz, istenen de." (Hac, 22/73).
Allah,
kâfirleri böylece bir kenara attıktan sonra, din konusunda onlarla münakaşa
etmekten müslümanları menetmiş ve şöyle demiştir: "İhtilâfa düştüğünüz herhangi
bir şeyde hüküm vermek Allah'a mahsustur." Yani din ve dünya işlerinden
herhangi birinde görüş ayrılığına düşerseniz bunun hüküm mercii Allah'tır.
Çünkü O, kendi kitabı Kur'an-ı Kerim ve Ra-sul'ünün (s.a.) sünnetiyle dünyada
yegâne hüküm verecek hakimdir. Kıyamet gününde de hükmüyle insanların
ihtilâflarını açıklığa kavuşturacak haklıyı haksızdan ayıracaktır. Ayetten
kastedilen mana: Müminlerin, kâfirlerle düşmanlık ve münakaşaya dalmalarının
yasaklanmasıdır. Nitekim Peygamber de (s.a.) kâfirleri zorla imana sevketmekten
menedilmiştir.
Bu
ayet Allah'ın şu kavline benzemektedir: "Eğer bir hususta anlaşmazlığa
düşürseniz Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve
Rasulünegötürünüz." (Nisa, 4/59).
Sonra
Yüce Allah, Peygamber'ine (s.a.) onlara şöyle demesini emretmiştir.: "İşte bu
Allah, benim Rabbimdir. O'na dayandım ve O'na yöneldim." Yani bu hükmü veren o
hakim, benim Rabbim olan Allahtır. Bütün işlerimi O'na ısmarladım.
Günahlarımdan tevbe ederek sadece O'na dönerim.
İşte
bu, onlara gerçek hayrın ve zararı bertaraf etmenin kaynağını göstermektedir.
Bunların kaynağı onların cansız putları değildir. Bunun sebebi de Allah'ın
sonsuz kudretidir. Bu yüzden yüce Allah şöyle
buyurmuştur:
1- "Gökleri ve yeri yoktan
yaratandır." Yani, daha önce geçmiş bir örneği olmaksızın, göklerin ve yerin
yaratıcısı ve icat edicisi Allah'tır. O halde ibadete lâyık olan sadece
O'dur.
2- "...size kendinizden eşler,
hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı
sağlar." Yani Allah, kaynaşıp rahata eresiniz diye, cinsinizden size kadınlar
yaratmıştır. İnsanların üreyip çoğalması ve insan cinsinin bekası böylece
sağlanmış olur. Hayvanlar içinde kendi cinslerinden dişiler yaratmıştır.
Böylece insanoğlunun yaşama kaynakları çoğalmaktadır. Yahut da, hayvanlardan
erkek ve dişi sınıflarını yaratmıştır. Bu yüzden şöyle buyurmuştur: "Allah sizi
erkekli dişili yaratmakla çoğaltmaktadır." Yani erkekli dişili yaratmayı
çoğalmanıza vasıta kılmaktadır. Ayetteki "fih" sözü, insanları ve hayvanları
eşler halinde yaratma düzeninin, sanki bu varlıkların çoğalma kaynağı olduğunu
göstermektedir.
3-4- "O'nun benzeri hiçbir şey
yoktur." Yani hiçbir şey; zatında, sıfatında, hikmetinde, kudret ve ilminde
Allah'ın benzeri değildir ve olamaz da. "O işitendir, görendir." Tüm sesleri
duyan, işleri gören yalnız O'dur. Küçük büyük, açık gizli her şeyi işitip görür.
Bu ayet Allah'ın organlardan ve parçalardan meydana gelen bir cisim
olmadığının, bir yerde ve cihette bulunmadığının delilidir. Çünkü O, bir cisim
olsaydı diğer cisimlere benzerdi.
Yine ayet yüce Allah'ın bir benzeri olmamasının da
delilidir. "Ancak göklerde ve yerde (tecelli eden) en yüce mesel O'nundur."
(Rum, 30/27) ayeti, O'nun mislinin ve benzerinin bulunduğunu ifade etmez. Çünkü
"Misl= benzer "den maksat: hakikat ve mahiyetinin tamamında bir şeye eşit
olandır. "Mesel" ise mahiyet itibariyle muhalif bile olsa, mahiyet dışında bazı
sıfatlarda bir şeye eşit olana derler.
5- "Göklerin ve yerin
anahtarları O'nundur. Dilediğine rızkı bol verir. Dilediğinden de kısar. O, her
şeyi bilendir." Yani göklerin ve yerin hazineleri ve bunların anahtarları
O'nundur. O, dilediği kullarına rızkı bol verir, dilediklerine de kısıverir. O,
kâinatta var olan, zenginleştirme, fakir kılma ve bunun, fert ve toplum
üzerindeki tesirleri gibi, her şeyi bilendir. O, bununla ancak hikmet ve
maslahatı yürütmek ister. [2]
Aslı
İtibarıyla Dinlerin Birliği:
13-
"Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana
vahyettiğimizi, İbrahim'e Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de
din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), müşriklere ağır geldi. Allah,
dilediğini kendisine Peygamber seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola
iletir.
14-
Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekeme-mezlik
yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer belli bir süreye kadar Rabbinden bir (erteleme)
sözü geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Onlardan sonra kitaba
varis kılınanlar da onun hakkında derin bir şüphe
içerisindedirler.
Açıklaması:
"Dini
ayakta tutun ve ayrılığa düşmeyin" diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana
vahyettiğimiz, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi, Allah size de
din kıldı." Yani ey müslümanlar! Hz. Adem'den (a.s.) sonra peygamberlerin ilki
olan Hz. Nuh'a (a.s.) emredip din kıldığı tevhit ve peygamberlerin üzerinde
ihtilâf etmediği kitapların da ittifak ettiği hükümlerin esaslarını size apaçık
bir din olarak beyan etti. Allah Hz. Nuh'a (a.s.) vahyettiği bu dini esaslarını
son Peygamber Muhammed'e (s.a.) de Kur'an ve İslâm olarak vahyetmiştir. Hz.
İbrahim (a.s.)'e, Musa (a.s.) ve İsa'ya (a.s.) da tüm kitapların üzerinde
ittifak ettiği, "dini koruyunuz" emrini vermiştir. Bu dinin esası da, Allah'ın
birliği ve O'na iman etmek; Peygamberlerine itaat ve getirmiş oldukları
hükümleri kabullenmekten ibarettir.
Özetle; tüm gerçek ilâhî
dinlerin inanç ve ibadet esaslarında üzerinde ittifak ettikleri; Allah'a,
peygamberlerine, ahiret günü ve meleklerine inanmak, namaz kılmak, zekât vermek
ve Allah'a itaat konularını size de din olarak emrettik. Mücahid şöyle demiştir:
Allah, hiçbir Peygamber göndermedi ki, ona, namaz kılmayı, zekât vermeyi ve
Allah'a itaati kabullenmeyi emretmiş olmasın. İşte bu Allah'ın insanlara meşru
kıldığı dinidir. Doğruluk, ahde vefa, emaneti yerine vermek, akrabayı ziyaret
(sıla-ı rahim), zinanın, hırsızlığın ve insanların mallarına ve canlarına
saldırmanın haram oluşu gibi, ahlâk ve fazilet esasları da yine tüm dinlerin
ittifak ettiği hususlardır. Allah Tealâ tüm peygamberlere, insanlarla
kaynaşmayı ve birlik olmayı emretmiş; ayrılıktan ve ihtilâfa düşmekten
nehyetmiştir.
Bütün
peygamberlerin getirdiği dinin esası, ancak Allah'a kulluk etmektir. Nitekim
yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Senden önce hiçbir Rasul göndermedik ki, onlar
"Benden başka ilâh yoktur; şu halde bana kulluk edin." diye vahyetmiş
olmayalım." (Enbiya, 21/25). Ahmed b. Hanbel, Bu-hari, Müslim ve Ebu Davud'un
Ebu Hüreyre'den rivayet ettikleri hadiste şu hususa yer verilmiştir
"Peygamberler bir babanın evlâtlarıdır. Anaları farklı, dinleri birdir." Yani
Peygamberlerin arasındaki müşterek ölçü, şeriki (ortağı) olmayan tek Allah'a
kulluk etmektir. Ancak dinlerin, fer'î konularda, ibadet çeşitlerinde
detaylarında ve hükümden hüküme değişen metotlarında farklı oluşuna gelince, bu
önemli değildir. Bu farklılığı gerektiren husus, toplumların gelişmesi, ihtiyaç
ve menfaatlerinin gözetilmesidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Her
birinize bir şeriat ve yol verdik." (Maide, 5/48).
Bu
ayet, ulü'1-azm beş Peygamberin zikrini arka arkaya sıralamıştır. Onlar Nuh,
İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed (s.a.)'dir. Özellikle Allah'ın bu peygamberleri
arka arkaya zikretmesi ise, peygamberlerin büyüklerinden oluşları, hüküm sahibi
ve ümmetlerinin çok olmasındandır.
"Fakat
kendilerini çağırdığın bu (din), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi." Yani
Allah'ın birliği ve putların terkedilmesi daveti, Allah'a ortak koşanlara
(müşriklere) çok ağır geldi, bunu yadırgadılar ve "Allah'tan başka ilâh yoktur"
fikrini bir türlü hazmedemediler. Halbuki Allah, bu daveti zafere
ulaştıracaktır.
"Allah
dilediğini kendine (Peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola
iletir." Yani Allah, kendisini birlemek ve dinine girmek için kullarından
dilediğini seçer, dinine sarılmaya, kulluğuna bağlanmaya kendisine itaate niyet
edenleri ve kulluğuna yönelenleri, muvaffak kılar. Bu, bütün peygamberlerin
üzerinde ittifak ettiği kadim dine kullarının sarılmasını onlara emrettikten
sonra Allah'ın kulları üzerindeki lütfunu, yani onları dinine bağlanmaya
muvaffak kıldığını göstermektedir.
Allah'ın birliğine rağmen,
insanların dinde farklı düşünmelerinin sebebi Yüce Allah'ın aşağıdaki ayette
belirttiği husustur: "Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra sadece
aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler." Yani din sahipleri, hakka
tabi olma konusunda ancak aleyhlerine deliller ortaya çıktıktan sonra tefrikaya
düştüler. Buna sebep de sadece inat, cedelleşme, liderlik ihtirası ile
aralarındaki haset, şiddetli taassup ve nüfuz merkezlerini ve maddi kazanç
noktalarını elde tutma arzusudur.
"Rabbin tarafından bir
erteleme sözü geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi." Yani azabın
ve hesabın kıyamet gününe kadar ertelenmesi hususunda Rabbin tarafından
verilmiş bir hüküm olmasaydı, büyük günahlar sebebiyle onlara daha dünyada
derhal işledikleri cezaları verilirdi.
"Onlardan sonra kitaba varis
kılınanlar da onun hakkında derin bir şüphe içerisindedirler." Yani Tevrat ve
İncil'i daha öncekilerden tevarüs yoluyla alan Ehl-i Kitabın son nesli, kendi
kitapları, dinleri ve imanları hakkında korkunç bir şüphe içerisindedirler.
Çünkü bunlar hakka tabi olmayıp kendilerine dini, aslına uygun olmayan bir
şekilde tasvir eden sonraki din büyüklerini taklit etmişler ve şaşkın bir
şekilde delilsiz olarak babalarına ve dedelerine tabi olmuşlardır. Bu sebeple
de peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.)'in risaletine inanmamışlar ve
kendi kitaplarının ilk aslını tasdik eden Kur'an-ı ve Muhammed (s.a.)'i tekzip
etmişlerdir. [3]
Allah
Yolunda Davetin Ve İttifak Edilen Esaslarüzerinde Dosdoğru Yürümenin Emredilmesi
Ve Muarızların Delillerinin Çürütülmesi:
15-
İşte onun için sen (tehvide) davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol,
onların isteklerine uyma ve de ki: Ben Allah'ın indirdiği kitaba inandım ve
aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin
de Rabbi-nizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir.
Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar,
dönüş de O'nadır.
16-
Kabul edilen şeyin ardından, Allah hakkında tartışmaya girenlerin delilleri,
Rableri katında boştur. Onlar için bir gazap, yine onlar için çetin bir azap
vardır.
17- Kitabı ve mizanı hak olarak indiren
Allah'tır. Ne biliyorsun, belki de kıyamet saati yakındır.
18-
Ona inanmayanlar, onun çabuk kopmasını isterler. İnanlar ise ondan korkarlar ve
onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, kıyamet günü hakkında tartışanlar
derin bir sapıklık içindedirler.
19-
Allah kullarına lütufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir,
güçlüdür.
Açıklaması:
"İşte
onun için sen (tevhide) davet et..." ayeti emir ve nehiy olmak üzere on
meseleyi içermektedir. Bunlardan her biri müstakildir. Ayetel-Kür-si'nin dışında
bu ayetin benzeri de yoktur. Çünkü Ayetel-Kürsi de on konuyu kapsamaktadır. Bu
emir ve nehiyler (yasaklar) her ne kadar Peygamber (s.a.)'e yöneltilse de, hem
ona hem de ümmetinedir.
1, 2- "İşte onun için sen
(tevhide) davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol." Yani ey Allah'ın Rasulü!
Sen insanları bütün peygamberlerce ittifak edilen bu dine davet et, bunda sebat
et ve emrolunduğun gibi, Allah'a kulluğa ve risalet vazifesini tebliğe devam et.
"felizâlike" buradaki "lâm" harfi "ilâ" manasına da gelir, o takdirde '...Ona
davet et" demektir, "Rabbi-nin o yere vahyetmesiyle..." (Zilzal, 99/5) ayetinde
de "ilâ" manasınadır. Bu lam'da ta'lil (sebebiyet) manası da kastedilmiş
olabilir. Yani dinde meydana gelen bu dağınıklık, bu şüphe ve etrafa yayılan bu
ihtilâflar sebebiyle sen insanları, ötedenberi gelen hanif dini üzere
birleşmeye, kaynaşmaya davet et, Allah'ın sana emrettiği gibi bu dinde ve bu
dine davette dosdoğru ol. Bu durumda "lâm" kendi manasında ta'lil için
kullanılmış oluyor. Özet olarak mana şöyle olur: Zikri geçen bu sebeplerle
insanları Allah'a davet et ve dosdoğru ol. Veya bir başka yorum şöyledir:
Allah'ın aynı dini insanlara din olarak emretmesinden dolayı, Allah'a ve
Allah'ın tevhidine davet et, davet ettiğin şeyde de dosdoğru ol ve emrolunduğun
gibi risaleti tebliğe devam et.
3- "Onların heveslerine uyma!"
Ey Allah'ın Rasulü! Putlara tapınma konusunda uydurup iftira ettikleri şeylerde
müşriklerin istek ve arzularına uyma. Dedelerinden Tevrat ve İncili miras
olarak alan Yahudi ve Hristi-yanlarm içerisine düştüğü şüphe, şaşkınlık, tahrif
ve tebdil konusunda da onların heva ve heveslerine tabi
olma.
4- "Ben, Allah 'm indirdiği
kitaba inandım de!" Ey Allah'ın Rasulü! Allah'ın peygamberlerine indirmiş
olduğu, Tevrat, İncil, Zebur, İbrahim ve Musa'nın sahifelerine, tüm kitaplarına
inandım, ben hiçbirinin arasını ayırmam, bazı kitaplara inanıp da, bazılarını
inkâr edenlerden değilim, de. Bu, kitapların bir kısmına inanıp, bir kısmını
inkâr eden Yahudi ve Hristiyanlara bir tariz (üstü kapalı bir kınama)
dır.
5- "Ve aranızda adaleti
gerçekleştirmekle emrolundum." Allah bana meselelerinizi getirdiğinizde aranızda
adaletle hükmetmemi emretti. Size ne artırarak, ne de eksilterek
zulmetmeyeceğim.
6- "Allah, bizim de Rabbimiz,
sizin de Rabbiniz." O Allah gerçek mabuttur. Ondan başka bir ilâh yoktur. Biz
bunu, kendi bilinçli tercihimizle kabul ediyoruz. O, bizim de ilâhımız, sizin
de; bizim de yaratıcımız, sizin de.
7- "Bizim işlediklerimiz bize,
sizin işledikleriniz de sizedir." Yani bizim amellerimizin mükâfat ve cezası
bize, sizin amellerinizin mükâfat ve cezası da size aittir. Biz, sizden de
amellerinizden de uzağız. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Bizim
işlediğimiz suçtan siz sorumlu değilsiniz, sizin işlediğinizden de biz sorumlu
değiliz." (Sebe, 34/25). Bir başka ayette şöyle buyurulmuştur: "(Rasulüm) onlar
seni yalanlarsa de ki: Benim işim bana, sizin işiniz de size aittir. Siz benim
yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım." (Yunus,
10/41).
8- "Aramızda tartışılabilecek
bir konu yoktur." Hak, güneş gibi apaçık ortada olduğu için aramızda
tartışılacak, münakaşa edilecek hiçbir konu yoktur.
9, 10- "Allah, hepimizi bir araya
toplar, dönüş de O'nadir." Allah, kıyamet günü mahşerde hepimizi bir araya
toplayacak, farklılıklarımız konusunda, aramızda adaletle hükmedecektir.
Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmuştur: "Be ki: Rabbimiz hepimizi bir araya
toplayacak, sonra aramızda hak ile hükmedecektir. O en adil hüküm veren, (her
şeyi) hakkıyla bilendir." (Sebe, 34/26). Hesap ve kıyamet gününde dönüş ve
sığınma sadece O'nadır. O, herkese yaptığının karşılığını verecektir. Bu ayetin,
Velid b. Muğire ve Şeybe b. Rabia hakkında nazil olduğu söylenmiştir: Onlar,
Allah Rasul'ünün, Velid'in malının yarısını vermek, Şeybe'nin de kızıyla
evlendirmesi şartıyla, davetini ve dinini bırakıp Kureyş'in dinine dönmesini
istemişlerdir.
Sonra
Allah Tealâ, dini konusunda tartışanların delilinin batıl olduğunu beyan ederek
şöyle buyurmuştur: "Daveti kabul edildikten sonra, Allah hakkında tartışmaya
girenlerin delilleri Rableri katında boştur. Üzerlerine bir gazap ve onlara
şiddetli bir azap vardır." Yani, kabul ettikten sonra Allah'ın dini hakkında
tartışmaya girenlerin delilleri Rableri katında batıldır. Batıl ile mücadele
ettikleri için, onlar üzerine Allah'ın büyük bir gazabı vardır, kıyamet gününde
de onlara büyük bir azap vardır. Onların sahte ve batıl davalarına hüccet ve
delil denilmesi, inançlarına uygun olarak söylenmiştir.
Mücahid şöyle demiştir: "Allah'ın dini hakkında tartışma
yapan bu insanlar, cahiliyye çağının tekrar geleceğini düşünen bir topluluktur.
Bunlar, İslâm'ı kabul edenleri tekrar cahiliyye dönemine çeviririz diye,
müslüman-larla mücadele etmişlerdir.
Katade
de şöyle demiştir: Bunlar, Yahudiler ve Hristiyanlardır. Tartışmaları da şöyle
demeleridir: Bizim peygamberimiz sizin peygamberinizden, kitabımız sizin
kitabınızdan öncedir. Açık olan görüş de budur. Rivayete göre Yahudiler,
müminlere "Siz, ittifak edilenin kabul edilmesinin, ihtilâf edilenden daha uygun
olduğunu söylemediniz mi? Hz. Musa'nın Peygamberliği ve Tevrat'ın gerçekliği
ittifakla bilinmektedir, halbuki Muham-med'in (s.a.) peygamberliği ise ittifakla
sabit değildir. O halde Yahudiliğe sarılmak, İslâmiyete bağlanmaktan daha
uygundur." demişlerdir. Allah, Yahudiler tarafından ileri sürülen bu delilin
batıl olduğunu ifade etmiştir. Çünkü, Musa (a.s.)'ya iman, doğruluğunu gösteren
ve elinde meydana gelen mucizeler sebebiyle vacip olduğu gibi, Hz. Muhammed'e
(s.a.) de yine gösterdiği mucizeler sebebiyle iman etmek gereklidir. O halde Hz.
Muham-med'in (s.a.) nübüvvetini de kabul etmek gereklidir. Sonra Allah Tealâ şu
sözüyle onlara cevap vermiştir: "Kitabı ve mizanı hak olarak indiren
Allah'tır." Şüphesiz ki Allah, Rasullere indirilen bütün kitapları, hakla,
değişik delil ve mucizelerle indirmiştir. İndirilen kitaplarda, insanlar
arasında adaletle, eşitlik ve insaf ile hükmedilsin diye, mizanı, ölçüyü de
indirmiştir. Ayette, adalete mizan adı verilmiştir. Çünkü mizan; insanlar
arasında, alış verişlerinde insaf ve eşitlik aletidir. Nitekim Allah şöyle
buyurmuştur: "Andolsun, biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve
insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı
indirdik." (Hadid, 57/25).
Bu
delilleri tespit ettikten sonra yüce Allah inkarcıları kıyamet aza-bıyla
korkutarak şöyle buyurmuştur: "Ne biliyorsunuz? Belki de kıyamet saati
yakındır." Ey Rasul ve ey muhatap! Ne biliyorsun? Belki de kıyametin gelişi
yakındır. Burada, Allah'ın dinine tabi olmaya teşvik ve kıyametten korkutma
vardır. Ayrıca kıyamet için hazırlanmaya da teşvik vardır.
"Ona
inanmayanlar, onun çabuk kopmasını isterler." Alay, inkâr, yalanlama ve inatla,
"Eğer kıyametin kopacağında samimi iseniz bu tehdit ne zaman!" diyerek kıyametin
kopacağını kabul etmeyen kimseler, kıyametin hemen gelmesini
isterler.
"İnananlar ise ondan
korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler." Müminler, kıyametin kopmasından
titreyip korkarlar ve onun olacağını kesinlikle bilirler, onun için çalışıp
hazırlanırlar. Nitekim ayette şöyle buyurul-muştur: "Ve Rablerine dönecekleri
için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yaparlar." (Müminun,
23/60).
Mütavatir bir hadiste, şöyle
geçmektedir: Paygamberimiz (s.a.) bir yolculukta iken adamın biri onu yüksek bir
sesle çağırmış, Peygamberimiz de onun sesine benzer bir sesle: "Söyle" demiş.
Adam Peygamberimiz (s.a.)'e "Kıyamet ne zamandır" diye sormuş, bunun üzerine
Peygamberimiz (s.a.) "Allah iyiliğini versin kıyamet mutlaka olacaktır, onun
için ne hazırladın?" diye cevap vermiştir. Adam, "Allah ve Rasul'ünün (s.a.)
sevgisini" diye karşılık verince, Peygamberimiz (s.a.s)'de "Sen sevdiklerinle
berabersin." veya "Kişi sevdikleriyle beraberdir." şeklinde cevap
vermiştir.
"İyi
bilin ki, kıyamet günü hakkında tartışanlar, derin bir sapıklık içindedirler."
Ey insanlar, iyi bilin ki kıyametin varlığı hakkında münakaşa edip şüpheci bir
şekilde tartışmada bulunanlar açık bir cehalet ve haktan uzak düşen şiddetli bir
sapkınlık içerisindedirler. Halbuki biraz düşünse-lerdi, kendilerini ilk defa
yaratan Allah'ın onları tekrar diriltmeye de kadir olduğunu anlarlardı. Gökleri
ve yeri yaratan Allah, ölüleri diriltmeye kadirdir. Nitekim yüce Allah şöyle
buyurmuştur: "İlkin mahlûkunu yaratıp (ölümden) sonra bunu (yaratmayı)
tekrarlayan O'dur ki bu, O'nun için pek kolaydır." (Rum,
30/27).
"Allah
kullarına lütufkardır, dilediğini rızıklandırır. O, kuvvetlidir, güçlüdür." Yüce
Allah'ın kullarına lütfü çok, şefkat ve rahmeti sonsuzdur. En faydalı şeyleri
onlara verir. Bunlardan biri de, sadece gerçeği ifade eden Kur'an'ı onlara
indirmesidir. Büyük zararları ve belâları onlardan defeder. Yine bunlardan biri
de, geçen ayetlerde olduğu gibi, insanların azabını ertelemesidir. Allah'ın
lütuf ve bağışlarından bir diğeri de, kullarından iyi -kötü herkesi
rızıklandırmasıdır. İstediğini istediği gibi rızıklandırır, kimisine bolluk,
kimisine darlık verir. O, çok güçlüdür. Kudret ve kuvveti apaçıktır. O, her
şeyi mağlup eder, hiçbir şey O'nu mağlup edemez ve O'nu hiçbir şey acze
düşüremez.
Mahlûkatına rızık vermesi
konusunda benzer bir ayet yüce Allah'ın şu sözüdür: "Yer yüzünde yürüyen her
canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve
sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi apaçık bir kitapta
(levhi-mahfuz'da) dır." (Hud, 11/6). Bu konuda benzer pek çok ayet vardır. [4]
Mümîn
Ve Zalimlere, Yaptıklarının Karşılığının Mutlaka Verileceği Ve Tevbenin
Kabulü:
20-
Kim ahiret ekinini (kazancını) istiyorsa, onun kazancını artırırız. Kim de dünya
kârını istiyorsa ona da bundan bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir
nasibi olmaz.
21-
Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var? Eğer
erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimlere
can yakıcı bir azap vardır.
22-
Yaptıkları şeyler başlarına gelirken zalimlerin, korkudan titrediklerini
göreceksin. İman edip iyi işler yapanlar da cennet bahçele-rindedirler.
Rablerinin yanında onlar için diledikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf
budur.
23-
İşte Allah'ın iman eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği nimet budur.
De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret
istemiyorum. Kim bir iyilik işlerse onun sevabını fazlasıyla ıesiz Allah
bağışlayan, ığını verendir.
24-
Yoksa onlar, (senin için) Allah'a karşı yalan uydurdu mu derler? Allah dilerse
senin kalbini de mühürler. Allah, batılı yok eder, sözleriyle hakkı ortaya
koyar. Şüphesiz O, kalplerde olanları bilendir.
25- O
kullarının tevbesini kabul eden, günahları bağışlayan ve yaptıklarını
bilendir.
26-
Allah, iman edip iyi işler yapanların tevbesini kabul eder, lütfundan onlara
fazlasını verir. Kâfirlere gelince, onlara da çetin bir azap vardır.
Açıklaması:
"Kim
ahiret ekinini (kazancını) istiyorsa, onun kazancını artırırız" Yani kim,
amelleri ve kazandıklarıyla ahiret mükâfatını istiyorsa onu güçlendirir ve
zenginleştiririz. Bir iyiliğine karşılık on kat, hatta yedi yüz kata kadar onu
mükâfatlandırırız. Bu mükâfatlandırma, Allah'ın dilediği derecede olur. "Kim de
dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun ahirette bir
nasibi olmaz." Yani kimin çalışması ve gayreti dünya nimetlerinden ve
lezzetlerinden bir şeyi elde etmek için olur, ahiret amellerini ihmal ederse,
ona irademizin gereğini ve kaderde onun için ne pay ayırmışsak onu veririz.
Ancak ahiret için çalışmadığından, ahirette onun hiçbir nasibi
olmaz.
Ayetin
genel ifadesi, İsra süresindeki ayetle kayıtlandınlmıştır. "Her kim bu çarçabuk
geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını
dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği
cehenneme sokarız. Kim de ahireti diler ve bir mümin olarak ona yaraşır bir çaba
ile çalışırsa, işte bunlar çalışmalarının karşılığını görecektir." (İsra,
17/18-19).
İmam
Ahmed b. Hanbel, Hakim (Hakim bu hadisin sahih olduğunu söylemiştir) ve
diğerlerinin Ubeyy b. Ka'b'dan rivayet ettiklerine göre Allah Rasulü (s.a.)
şöyle buyurmuştur: "Bu ümmeti, yücelik, zafer ve yeryüzüne hakim olmakla
müjdele. Ancak onlardan kim, ahiret amelini dünya için yaparsa, ahirette onun
hiçbir nasibi olmaz."
Hakim'in sahih kaydıyla ve
Beyhaki'nin Ebu Hüreyre'den rivayet ettikleri hadiste Ebu Hüreyre şöyle
demiştir: "Allah Rasulü (s.a.) "Kim ahiret kârını isterse..." ayetini okudu,
sonra şöyle buyurdu: "Allah buyuruyor ki: Ey Ademoğlu! Kendini tamamen bana
kulluğa ver ki, gönlünü zenginlikle doldurayım ve fakirlik kapını kapatayım.
Eğer böyle yapmazsan gönlünü değişik meşgalelerle doldurur, fakirlik kapını da
kapatmam."
Allah
insanlara indirdiği dine sarılmalarını emrettikten sonra (13. ayet) din adına
başkalarının ortaya koyduğunu reddetmektedir. Çünkü bu, müşriklerin
sapıtmalarının esas sebebidir. Bu konuda şöyle buyurmuştur: "Yoksa onların,
Allah'ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var?" Yoksa müşriklerin
şeytanlardan yardımcıları var da, Allah'ın din olarak kabul etmediği bir dini
mi ortaya koydular? Bu sebeple sana Allah'ın din olarak emrettiği gerçek dine
uymadılar da, cin ve ins şeytanlarının, kendilerine emrettiği dine mi uydular?
Onların şeytanlara uymalarının delilleri şunlardır: Şeytanlarının kendilerine
haram kılıp yasakladığı; bahire, şaibe, vasile ve ham denilen develeri haram
kabul etmeleri, murdarı, kanı ve kumardan elde edilen parayı yemeyi ve buna
benzer, cahiliyye döneminde uydurdukları putlara tapınma ve benzeri nice
sapıklık ve cahillikleri benimsemeleridir. Ayette geçen "Şürekâ = ortaklar,"
cin ve insan şeytanlarıdır.
Buhari
ve Müslim'in Sa/u/ı'lerinde sabit olduğuna göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle
buyurmuştur: "Amr b Luhayy b. Kam'a'yı cehennemde bağırsaklarını sürüklerken
gördüm." Çünkü, şaibe denilen develeri ilk şerbet bırakan ve Araplara putlara
tapınmayı emreden odur. Amr b. Luhayy, Hu-za'a krallarından biri idi. Bu yüzden
Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: "Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında
hüküm verilirdi. Şüphesiz, zalimlere can yakıcı bir azap vardır." Eğer bu ümmet
hakkında kıyamete kadar Allah'ın azabı erteleyeceğine dair ezeli hükmü
olmasaydı, müminlerle müşrikler arasındaki hüküm derhal kesinleşir ve şirk
önderlerinin cezası dünyada hemen verilirdi. Zalimler için cehennemde acı ve
elem verici, şiddetli bir azap vardır. O cehennem ne kötü bir
yerdir.
Azabın
geciktirilmesi, yüce Allah'ın şu sözü gereğidir: "Bilakis kıyamet onlara
vadedilen asıl saattir ve o saat daha belâlı ve daha acıdır." (Kamer, 54/46).
Sonra yüce Allah, zalimler için uhrevi cezanın hallerini zikrederek şöyle
buyurmuştur: "Yaptıkları şeyler başlarına gelirken zalimlerin korkudan
titrediklerini göreceksin." Yani gözlerinle göreceksin ki, kıyamet gününde
kâfirler, dünyada yaptıkları çirkin şeyler yüzünden korkar ve titrer halde
bulunacaklardır. Yaptıkları kötülüklerin cezası da mutlaka başlarına gelecektir,
ister korksunlar, ister korkmasınlar.
"İman
edip, iyi işler yapanlar da cennet bahçelerindedirler. Rablerinin yanında onlara
diledikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur." Yani Allah'ı ve O'nun
peygamberlerini tasdik edenler, emir ve nehiylerinde Rable-rine itaat edenler,
cennet bahçelerindedirler. Cennetin en güzel ve en nezih yerlerindedirler.
Rableri yanında arzu ettikleri her türlü nimet ve lezzet onlar için mevcuttur.
İşte kendilerine verilen, tam gerçeği bilinmeyen bu mükâfat, dünyadaki bütün
lütufların üzerinde olan bir ihsandır.
O, tam
ve kapsayıcı bir nimettir. "Rablerinin yanında..." ifadesi, değer ve şerefi
anlatır, yoksa mekânı değil. Sonra Allah Tealâ bu mükâfatın mutlaka
gerçekleşeceğini haber vererek şöyle demiştir. "İşte Allah'ın iman eden ve iyi
işler yapan kullarına müjdelediği nimet budur." Yani cennet bahçelerindeki ve
kuşatıcı olan bu mükâfat, yüce Allah'ın onlara müjdesiyle mutlaka olacaktır. Bu
müjde iman ile amel arasını birleştiren, yani hem inanıp hem de Allah'ın emir ve
yasaklarına riayet ederek hayatını düzene sokan bu kimseler içindir. "İşte
bu..." sözüyle müminlere hazırlanan nimete işeret
edilmiştir.
Sonra
yüce Allah, Peygamberine (s.a.) dünya nimet ve menfaatlerinden uzak olduğunu
açıklamasını emretmiş ve şöyle buyurmuştur: "De ki: Ben buna karşılık sizden
akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum." Yani ey Allah'ın Rasulü!
Kavmine: "Ey kavmim! İlahi mesajı tebliğ etmeye karşılık sizden, ne bir ödül, ne
bir mükâfat ve ne de herhangi bir maddi menfaat istiyorum. Ancak aramızdaki
akrabalık ve yakınlığın takdir edilmesini, ehl-i beytime ve yakınlarıma saygı
gösterilmesini istiyorum. Böylece bana yapacağınız kötülüğe mani olmuş ve
Rabbimin mesajlarını tebliğ etmeme müsade etmiş
olursunuz."
Ebu'l-Kasım et-Taberani'nin
İbn Abbas (r.a.)'dan rivayetine göre, Allah Rasulü (s.a.) onlara şöyle
demiştir: "İlahi mesajı tebliğ edişime karşılık sizden hiçbir mükâfat
istemiyorum. Ancak size yakınlığımdan dolayı beni sevmenizi ve aramızdaki
akrabalığı korumanızı istiyorum."
İmam
Ahmed b. Hanbel'in yine İbn Abbas'tan rivayetine göre Nebi s.a.) şöyle
buyurmuşlardır: "Size getirmiş olduğum açık ayetler ve hidayete mukabil, sizden
bir ücret istemiyorum. Ancak Allah'ı sevmenizi ve itaat ederek O'na yakın
olmanızı istiyorum." İşte bu Hasan-ı Basri'nin görüşü olup, yakınlık sevgisinin
ikinci yorumudur. Yani sizi Allah'a yaklaştıracak ve Onun yakınında bulunduracak
iyilik ve taatleri yapmanızı istiyorum. Bana göre açık olan mana birinci
yorumdur, akrabalık sevgisi ayetin içindedir. Yani bu sevgi akrabalıkta bulunup
orada yerini almıştır. Ebu Hay-yan da bu manayı yerinde bularak tercih
etmiştir.
İkrime
"Kureyş, yakınlarını ziyaret ederdi, Muhammed (s.a.) peygamber olarak
gönderilince onlar, onunla akrabalık ziyaretini kesmişlerdir." dedi. Peygamber
(s.a.)'de "Daha önce yaptığınız gibi beni ziyaret edin"
buyurmuştur.
Buhari'nin Sahih'inde sabit
olduğuna göre Allah Rasulü (s.a.) Gadiri Hum denilen yerdeki hutbesinde şöyle
buyurmuştur: "Size, aranızda ağırlığı ve önemi olan iki şey bırakıyorum.
Allah'ın Kitabı Kur'an-ı Kerim ve -:hl-i beytim. Bu ikisi Havz-ı Kevser'de
yanıma gelinceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır." Tirmizi'nin Cabir
(r.a.)'den rivayetine göre, hadiste geçen "ıtretî" sözünü Peygamberimiz (s.a.)
"ıtretim ehl-i beytimdir" diye :efsir etmiştir.
Sonra
yüce Allah insanları iyilik yapmaya ve iman etmeye teşvik etmiş ve şöyle
buyurmuştur: "Kim bir iyilik işlerse onun sevabını fazlasıyla .eririz. Şüphesiz
Allah bağışlayan, şükrün karşılığını verendir." Yani kim, ;yı bir davranışta
bulunursa, o davranış sebebiyle onun mükâfat ve sevabı--ı kat kat veririz. Allah
Tealâ birçok günahı bağışlar; az olan iyilikleri de :oğaltır ve güzel davranan
insana şükrünün karşılığını verir. Benzeri ayet şöyledir: "Şüphe yok ki Allah,
zerre kadar haksızlık etmez. (Kulun yaptığı ..ş eğer iyilik olursa onu katlar
(kat kat artırır) kendinden de büyük mükâ--zî verir." (Nisa,
4/40).
Sonra
Allah, Rasulüne iftiralarından dolayı müşrikleri kınamış ve söyle buyurmuştur:
"Yoksa onlar (senin için) Allah'a karşı yalan uydurdu ~-.u derler?" "Muhammed,
peygamberlik ve Kur'an'ın kendisine inişi iddiasıyla Allah'a yalan mı isnat
etti" diyorlar. Bu iddia kendilerine din olarak iabul ettikleri şirkten çok daha
çirkindir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.) gibi r irisine Allah'a iftira isnadı
yapılamaz. Halbuki ey müşrikler, size peygam-rerlikten önce onun dürüstlüğüne ve
güvenilir olduğuna şahitsiniz.
Daha
sonra yüce Allah onların isnatlarını reddetti ve şöyle buyurdu: "Allah dilerse
senin kalbini mühürler ve Allah batılı yok eder, sözleriyle hakkı ortaya koyar.
Şüphesiz O, kalplerde olanları bilendir." Yani, sen Allah'a yalan iftira edecek
olsaydın, senin kalbini mühürler ve sana vermiş olduğu Kur'an'ı senden çekip
alırdı. Böyle bir şeye ancak kalpleri, kulakları ve gözleri Allah tarafından
mühürlenmiş kimseler cüret edebilir. Basiret ve bilgi sahibi kimseler ise buna
cesaret edemez. Peygamberimiz (s.a.) Allah'a hiçbir yalan isnadında
bulunmamıştır. Allah Tealâ da bunu teyit etmiştir.
Bu
ayetin manası, aşağıdaki ayete benzemektedir: "Eğer (Peygamber) bize atfen bazı
sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can
damarını koparırdık (onu yaşatmazdık). Hiçbiriniz buna mani de olamazdınız."
(Hakka, 69/44-47).
Ebussuud demiştir ki: "Ayet,
müşriklerin söylediklerinin batıl olduğunu göstermektedir. Çünkü Allah Rasulü
(s.a.), Allah'a iftira edecek olsaydı, Allah, onun kalbini mühürleyerek,
kesinlikle buna mani olacaktı; böylece o peygamberin kalbine Kuranın hiçbir
manası gelmeyecek ve hiçbir harfini söyleyemeyecekti."[5]
Sonra
yüce Allah batılı ortadan kaldırıp hakkı gerçekleştirdiğini açıkladı. Çünkü
Allah Tealâ batılın devamına müsade etmez. Eğer Nebi (s.a.)'in söyledikleri de
batıl olsaydı, onları mahvederdi. Nitekim müfteriler hakkında Allah'ın adeti hep
böyle cereyan etmiştir. Allah ancak hakkı, İslâm'ı yerleştirir ve indirdiği
Kur'an ayetleriyle, peygamberini teyit ettiği mucizeler ve delillerle onu
açıklar. Çünkü Allah Tealâ kullarının kalplerinde olanları derinlemesine
bilir.
Sonra
Allah Tealâ önlerine ümit ve tevbe kapısın açarak şöyle buyurdu: "O, kullarının
tevbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir." Yani
Cenabı Hak günahkâr kullarının, geçmişte işlemiş oldukları suçlardan dolayı
tevbelerini kabul eder ve geçmişteki hataları bağışlar. Yaptığınız hayır, şer
ne varsa hepsini bilir ve herkese lâyık olduğu mükâfat ve cazayı
verir.
Ayetin
benzeri: "Kim bir kötülük yapar, yahut nefsine zulmeder de, sonra Allah'tan
mağfiret dilerse, Allah'ı çok yargılayıcı ve esirgeyici bulacaktır." (Nisa,
4/110).
Müslim'in Sahihinde Enes b.
Malik (r.a.)'ten rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle
buyurmuştur: "Kulunun tevbesinden dolayı Allah 'm sevinci, sizden birinizin
ıssız çölde devesiyle giderken, onu üzerindeki yiyecek ve içecekle birlikte
elinden kaçırması üzerine bir ağaç altına gelerek ümitsiz bir halde yaslanıp
yattığında, devesini yanıbaşında görü-vermesi üzerine devenin dizginini tutarak,
sonsuz sevincinden "Ey Allah'ım! Sen Rabbimsin, ben de senin kulunum." diyecek
yerde yanlışlıkla "Allah'ım! Sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim."
dediğindeki sevincinden daha çoktur."
Allah
tevbenin kabulünü duanın kabulüyle pekiştirerek şöyle buyurmuştur: "Allah, iman
edip iyi işler yapanların duasını kabul eder, lütfun-dan onlara fazlasını da
verir." Allah, iman edenlerin ve Rablerine itaat edenlerin tevbelerini kabul
eder, onlara istediklerini verir, hatta istediklerinden fazlasını da verir.
Allah kendisinin bir ihsanı ve nimeti olarak onların hak ettikleri mükâfattan
daha fazlasını da verir. Veya müminler dua ettiğinde, Allah onlara icabet eder,
dualarını kabul eder. Kelimenin yapısından kaynaklanan diğer bir mana da
şöyledir. Müminler, Rablerinin davetine icabet ederler. Nitekim "Ey inananlar!
Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulüne uyun." (Enfal,
8/24) buyurulmuştur.
Yüce
Allah, müminleri mükâfatla müjdeledikten sonra, kâfirleri de azap ile tehdit
ederek şöyle demiştir: "Kâfirlere gelince, onlara da çetin bir azap vardır."
Allah'a ve Rasul'üne inanmayanlara kıyamet gününde elem verici bir azap
vardır. [6]
Mahlûkatta
Allah'ın Kudretini Gösteren Deliller:
27-
Allah kullarına rızkı bol bol ver- şeydi, yeryüzünde azarlardı. Fakat diledi
ölüde indirir. Çünkü O, kullarının
haberini alandır onları görendir
28- O
(insanlar) umutlarını kestikten sonra, yağmuru indiren, rahmen ner tarafa
yayandır. O, hakiki dosttur, övülmeye
lâyık olandır.
29-
Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp
ürettiği canlıları yaratması da O'nun
delillerindendir. O diledi- ği zaman bunları bir araya toplamaya da
kadirdir.
30-
Başımza gelen herhangi bir musibet'kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Allah çoğunu
affeder.
31-
Yeryüzünde (O'nu) aciz bıraka- cazsınız. Allah'tan başka bir dostu- nuz ve bir
yardımcınız da yoktur.
32-
Denizde dağlar gibi akıP giden- ler (gemiler) de O'nun (varlığının) delillerindendir.
33-
Düerse O, rüzgâr, durdurur da onun
(denizin) üstünde kalakalırlar. Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes
için ibretler vardır.
34-
Yahut yaptıkları yüzünden onları helak eder. Bir çoğunu da affeder
(kurtarır).
35-
Böylece ayetlerimiz üzerinde tartışanlar kendilerine kaçacak bir yer olmadığını
bilsinler.
36-
Size verilen şey, yalnızca dünya hayatının (geçici) faydasıdır. Allah'ın
yanında bulunanlar ise, daha iyi ve daha süreklidir. Bu mükâfat iman edenler ve
Rablerine dayanıp güvenenler içindir.
Açıklaması:
"Allah
kullarına rızkı, bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı. Fakat o rızkı, dilediği
ölçüde indirir. Çünkü O, kullarının haberini alandır, onları görendir." Yani
Allah, kullarına rızkı genişletip, ihtiyaçlarından fazlasını verseydi, bu durum
onları zulme ve azgınlığa sevkeder, yeryüzünde isyan ederler, nimete nankörlük
edip, kibirlenirler, Karun ve Firavun gibi, kendileri için istenmesi uygun
olmayan şeyleri isterlerdi. Fakat Allah, kullarına rızkı; iradesi ve yüce
hikmeti gereği, belli bir ölçüde indirip vermektedir. Onlar için faydalı olanı
seçmekte; zenginliğe lâyık olanı zenginleştirmekte, fakirliğe müstahak olanı da
fakirleştirmektedir. Çünkü O, kullarının hallerini pek iyi bilir; rızkın
genişletilmesi mi, yoksa daraltılması mı, hangisi onlar için yararlıdır, onu
görür. Nitekim Enes (r.a.)'ten rivayet edilen bir hadis-i kudsi'de şöyle
denilmiştir: "Kullarımdan öyleleri var ki, onu ancak zenginlik düzeltir, onu
fakirliğe düşürsem, dinini bozmuş olurum. Kullarımdan öyleri de var ki, onu
ancak fakirlik düzeltir, onu zengin kılsam dinini bozmuş
olurum."
Katade
de: "En iyi geçim, seni Allah'tan uzaklaştırmayan ve azdırmayan geçimdir,
denilir." demektedir.
Sonra
Allah, insanlar eğer yardıma ihtiyaç duyarlarsa onlara yardım edeceğini
belirterek şöyle buyurmuştur: "O (insanlar) umutlarını kestikten sonra, yağmuru
indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, hakiki dosttur. Övülmeye lâyık olan
O'dur." Yani yüce Allah, insanlar ümitsiz bir halde iken, ihtiyaçlı ve fakir
bulundukları bir zamanda gökten yağmuru indirendir. Çünkü yağmur, rızık
çeşitlerinin en faydalısı, faydası ve menfaati en çok olanıdır. Bütün varlığı
Allah, rahmetiyle kuşatır, o bölge, o ülke halkına Allah bereketini akıtır.
Allah, kendilerine ihsan eder. Bu ihsan ve ikramına karşılık da kulları
tarafındanhamd edilmeye lâyık olan sadece Odur.
Ümit
kesildikten sonra yağmurun indirilmesi hususunda ayetin benzeri Allah Tealâ'nın
şu kavlidir: "Oysa onlar daha önce, üzerlerine yağmur yağdırılmasından iyice
ümitlerini kesmişlerdi." (Rum, 30/49).
Müfessir Katade şöyle
demiştir: "Bize, bir adamın Ömer b. Hattab (r.a.)'a şöyle söylediği
anlatılmıştır:" "Yağmur yağmamış ve kıtlık olmuş, insanlar ümitsizliğe
düşmüştür. Hz. Ömer de, "Size yağmur yağdırıldı" demiş ve "O (insanlar)
ümitlerini kestikten sonra, yağmuru indiren rahmetini her tarafa yayandır. O
hakiki dosttur, övülmeye lâyık olan O'dur." ayetini
okumuştur.
Bundan
sonra Cenab-ı Hak ulûhiyyetinin delillerini zikrederek şöyle demiştir: "Gökleri,
yeri ve bunların içine yayıp ürettiği canlıları yaratması da O'nun
delillerindendir." Yani bu harikulade şekilde gökleri ve yeri yaratması ve
ikisi içerisinde hareket eden canlıları yayıp dağıtması O'nun büyüklüğünün,
kudretinin ve hakimiyetinin delillerindendir. Bu göklere ve yere yayıp dağıttığı
yaratıklar, farklı şekilleri, farklı renkleri ve farklı tabi-atlarıyla;
melekleri, insanları, cinleri ve diğer canlıları içine almaktadır. Diğer
seyyarelerde başka canlılar da olabilir, ayet bunları ifade etmektedir. Ayette
ikisinin içine yaydığı ifadesi ile Allah ikisinden birinin içine, yeryüzüne
yaydığı (gökyüzüne değil) anlamını murat etmiştir, denilmiştir. Bu ayetin bir
benzeri de şu ayettir: "O, gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yarattı,
sizi sarsmasın diye yere de ulu dağlar koydu ve orada her çeşit canlıyı yaydı."
(Lokman, 31/10).
"O,
dilediği zaman bunları bir araya toplamaya da kadirdir." Allah, dilerse kıyamet
gününde bir arazide göklerin ve yerin bütün varlıklarını bir araya toplamaya
gerçekten gücü yeter. Bura da onlar arasında adil ve gerçek hükmüyle kararını
verir.
Bu
ayet Allah'ın kâinatı ve varlığı parça parça yaratmasının, acizliğinden dolayı
değil de bir hikmetten dolayı olduğu anlatılmak istenmiştir. Bu sebeple şöyle
buyurmuştur: "O, dilediği zaman bunları bir araya toplamaya da kadirdir." Yani
onları toplayıp, hesaba çekmeye kadirdir. Ayette "alâ cem'ihim" şeklinde
söylendi, "alâ cem'ihâ" denilmedi; bu ifadelerin birincisi akıl sahiplerini,
ikincisi ise akıllı olmayanları anlatmaktadır. Çünkü bu toplamaktan maksat,
muhasebedir. Hesaba çekilecekler de, ancak Allah'ın akıllı kıldığı
varlıklarıdır. Yani Allah dilediği zaman akıl verdiği kimseleri hesaba çekmek
için bir araya getirmeye kadirdir.
Sonra
yüce Allah günah ve isyanların sebeplerini zikretti ve şöyle buyurdu: "Başınıza
gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.
(Bununla beraber) Allah çoğunu affeder." Ey insanlar! Başınıza gelen
musibetler, acılar, hastalıklar, kıtlık, sel felâketleri, fırtınalar, depremler
ve benzeri istenmeyen haller bütün bunlar ancak işlediğiniz günahlar ve
daldığınız masiyetler sebebiyledir. Bunlar günahlarınızın cezaları ve
keffaretleridir. Allah, kullarının masiyetlerinden bir çoğunu da affeder,
cezalandırmaz. Bazen kişi günahsız olarak da felâkete uğrayabilir. Bu da,
sevabının artması, derecesinin yükselmesi içindir.
Ayetin
ilk kısmının benzeri Allah'ın şu sözüdür: "Yahudilerin zulmü sebebiyle,
kendilerine (daha önce) helâl kılınmış bulunan temiz ve iyi şeyleri onlara haram
kıldık." (Nisa, 4/160). Ayetin baş tarafının bir benzeri de şu ayettir: "Kim bir
kötülük yaparsa onun cezasını görür." (Nisa, 4/123). Ayetin son kısmının
benzeri ise: "Eğer Allah, yaptıkları yüzünden insanları (hemen) cezalandırsaydı,
yer yüzünde hiçbir canlı varlık bırakmazdı." (Fa-tır, 35/45). Ebu Said el-Hudri
ve Ebu Hüreyre'den, Buhari, Müslim ve İmam Malik'in rivayet ettiği sahih bir
hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Canım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun
ki, herhangi bir müminin başına yorgunluk, hastalık, düşünce, keder, acı ve
kaygıdan, diken batmasına varıncaya kadar, her ne musibet gelirse, Allah bunları
o müminin hatalarına keffaret kılar." İmam Ahmed b. Hanbel'in, Hz. Aişe'den
rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Allah Rasul'ünün (s.a.) şöyle buyurduğu
belirtilmiştir: "Kulun günahları çoğaldığında, o günahlara keffaret olarak bir
şeyi de yoksa, Allah o kulu günahlarını örtmek için, üzüntüye mübtelâ
eder."
Bu
ayet indiği zamanda Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Mu-hammed'in canı
kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, günahsız olarak kimsenin eline diken
batmaz, damar titremez ve ayak kaymaz. Allah'ın affettikleri ise daha
çoktur."
Müfessir el-Vahidi, el-Basit
adlı tefsirinde şu hadisi rivayet etmiştir: "Allah, dünyada affettiklerine,
ahirette bir daha dönmeyecek kadar izzet ve kerem sahibidir. Dünyada verdiği
cazayı da ahirette tekrar etmekten münezzehtir. "
"Yeryüzünde (O'nu) aciz
barakamazsınız. Allah'tan başka bir dostunuz ve bir yardımcınız da yoktur." Ey
günahkâr kâfirler! Siz nerede olursanız olun, Allah'ı aciz bırakamaz ve
yeryüzünde Ondan kaçıp kurtulamazsınız. Bilakis Allah'ın size takdir ettiği
musibetler başınıza gelecektir. Allah'tan başka, işlerinizi düze çıkaracak ve
O'nun takdir ettiğinden sizi kurtaracak bir dostunuz olmadığı gibi, Allah'ın
azabından sizi koruyacak bir yardımcınız da olmayacaktır.
Daha
sonra yüce Allah, kudret ve azametini gösteren diğer delilleri zikrederek şöyle
buyurmuştur: "Denizde dağlar gibi akıp gidenler (gemiler) de O'nun (varlığının)
delillerindendir." Yani denizde giden dağlar gibi gemileri yürütmesi de,
Allah'ın açık kudretine ve hakimiyetine delâlet eden
delillerdendir.
"Dilerse O, rüzgârı durdurur
da gemiler onun (denizin) üstünde kalakalırlar." Yani Allah, giden gemileri
durdurmak isterse, rüzgârların hareketini keser böylece gemiler de, deniz
üzerinde sakin ve sabit bir hale gelirler, hareketsiz olarak su üzerinde
kalakalırlar.
"Elbette bunda çok sabreden,
çok şükreden herkes için ibretler vardır." Yani, gemilerin zikredilen
özelliklerinde ve denizlerde akıp gitmesinde, zorluklara, belâlara ve Allah'a
itaata çok sabreden, nimetlerine karşı çok şükredenler için, Allah Tealâ'nın
kudretini gösteren büyük deliller vardır.
"Yahut
yaptıkları yüzünden onları helak eder. Bir çoğunu da affeder (kurtarır)." Yani
Cenab-ı Allah dilerse, insanların istedikleri günahları yüzünden o gemileri
batırarak helak eder, ama onların günahlarından bir çoğunu da affeder, yahut o
insanlardan çoğunu affedip, onları boğulmaktan kurtarır. Eğer onların bütün
günahlarıyla onlara ceza verecek olsaydı, gemiye binip yolculuk yapan herkesi
helak ederdi.
"Böylece ayetlerimiz
üzerinde tartışanlar, kendilerine kaçacak bir yer olmadığını bilsinler." Yani
yüce Allah, onlardan intikamını alacak; Allah'ın ayetlerini yalanlayarak onlar
hakkında münakaşa edenler de, o zaman Allah'ın azabından kaçıp kurtulacak,
sığınacakları bir yer olmadığını göreceklerdir. Çünkü onlar Allah'ın kudret ve
saltanatıyla kahr olacaklardır.
Yüce
Allah, birliğini gösteren delilleri beyan ettikten sonra, dünyaya aldanmaktan
sakındırdı ve şöyle buyurdu: "Size verilen şey yalnızca dünya hayatının (geçici)
faydasıdır." Yani size verilen tüm zenginlikler, rızık bolluğu, makam mevki ve
saltanat, bunlar ancak dünyanın basit bir eşyasıdır, bunlardan kısa bir süre
faydalanılır, sonra onlar çabucak yok olup gider. Çünkü dünya fanidir, şüphesiz
yok olacaktır. Allah'ın birliğinin delillerini kabul etmeye engel olan şeyin
dünyaya rağbet olduğu düşünülür. Makam mevki arzusu Allah'ın birliğine inanmayı
engeller. Bu sebeple yüce Allah dünyaya aldanmaktan sakındırdı, ahirete teşvik
ederek şöyle buyurdu: "Allah'ın yanında bulunanlar ise, daha iyi ve daha
süreklidir. Bu mükâfat iman edenler ve Rablerine dayanıp güvenenler içindir."
Yani Allah'ın yanında bulunan itaat sevabı ve cennet mükâfatı dünya metaından
daha hayırlı, daha süreklidir. Çünkü o asla kesilmeyecektir. Halbuki dünya
nimeti çabucak kesilecektir. O halde fani olan dünyayı baki olan ahiretin önüne
geçirmeyin. Baki olan ahiret nimetleri Allah ve Rasul'ünü tasdik eden, tüm
işlerinde Rablerine güvenen, işlerini Ona havale edenler için daha hayırlı ve
daha devamlıdır. [7]
Cennet
Ehli Olan Kâmil Müminlerin Vasıfları:
37-
Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman da
kusurları bağışlarlar.
38-
Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların
işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da
harcarlar.
39-
Bir haksızlığa uğradıkları zaman yardımlaşırlar.
40-
Bir kötülüğün cezası, ona denk bir
kötülüktür. Kim bağışlar ve basağlarsa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zalimleri
sevmez.
41-
Kim zulme uğradıktan sonra hakkını
alırsa, artık onlara yapılacak bir şeyyoktur.
42-
Ancak insanlara zulmedenlere ve
yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere ceza vardır. İşte acıklı azap
bunlaradır.
43-
Kim sabreder ve affederse şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer
işlerdendir.
Açıklaması:
Allah
Tealâ cennet ehlini, kendisine iman ve tevekkül (kendisine dayanıp, güvenme)
ile nitelemiş ve onların aşağıdaki özelliklerini
sıralamıştır:
1- Büyük günahlardan sakınmak:
"Onlar büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar." Yani şirk, kasten adam
öldürmek ve ana babaya isyan gibi Allah'ın şiddetle tehdit ettiği büyük
günahlara düşmekten sakındıkları gibi dinin, aklın ve fıtratın çirkin gördüğü,
gıybet, yalancalık, zina, hırsızlık ve yeryüzünde bozgunculuk etmek gibi söz ve
davranışlardan da uzak dururlar.
2- Gücü yettiğinde affetmek:
"... kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar." Kendilerini öfkelendiren suçu
görmezlikten gelip öfkelerini yutarlar ve kendilerine zulmedenlere yumuşak
davranırlar. Çünkü onların se-ciyyesi insanları affedip bağışlamaktır, onlardan
intikam almak değildir. İşte bunlar, güzel ahlâktır. Bu ahlâka sahip olanlar,
kendilerine zulmedenlere şefkat gösterirler, kaba davrananları bağışlarlar ve
bu davranışlarıyla da Allah'ın mükâfatını ve affını isterler. Sahih bir hadis-i
şerifte şöyle söylenmiştir: "Peygamber (s.a.) nefsi için asla intikam
almamıştır. Ancak Allah'ın saygı değer mukaddesatı çiğnenirse, işte o zaman
gerekli karşılığı vermiştir."
3- Allah Tealâ'ya tam bağlılık
ve itaat: "Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler." Yani Rablerinin
kendilerini davet ettiği, Allah'ın birliği ve şirkten uzak kalma gibi konularda
Onun emrine uyarlar; Allah'ın emrettiği ve yasakladığı konularda peygamberlere
itaat ederler.
4- Namaz kılmak: "...ve namazı
kılarlar..." Üzerlerine farz kılman namazı rükünlerini ve şartlarını yerine
getirerek vaktinde, huşu ile tam olarak eda ederler. Burada diğer fazilet
esaslarıyla birlikte sadece namazın adı geçmiştir. Çünkü namaz, Allah'a yapılan
ibadetlerin en büyüğüdür, Allah'a ulaşma miracıdır. Kul ile Allah arasında
rabıtadır.
5- Şura nizamına bağlı kalmak:
"...onların işleri, aralarında danışma iledir." Özel olsun, genel olsun,
aralarındaki tüm işlerinde birbirlerine danışırlar. Ammeyi-kamuyu ilgilendiren
hiçbir meselede kendi başlarına tek olarak karar vermezler. İdarî görev,
halifelik, devleti düzenleme ve faydasına olacak şeyleri planlama, harp ilânı,
valileri, hakim ve savcıları görevlendirme işleri, bütün bunları danışarak
yaparlar. Nebi (s.a.), ashabına (arkadaşlarına) insanların en çok danışanı idi.
Sahabe de halife tayini, dinden dönenlerle harp, yeni olaylar ve meseleler için
şer'î hükümler istinbat etmek (çıkarmak) gibi önemli meselelerde peygamberimizin
yolunu tutmuşlardır. Hz. Ömer (r.a.) de Hürmüzan müslüman olarak kendisine
geldiğinde ona danışmıştır. Hz. Ömer yaralandığında, kendisinden sonra hilâfet
meselesinin çözümünü altı kişiye bırakmıştır. Onlar Osman, Ali, Talha, Zübeyr,
Sa'd ve Abdurrahman b. Avftır. Bunlarda hilâfet için Osman (r.a.)'ın öne
geçmesinde ittifak etmişlerdir.
Burada
ayet müminlerin sabit bir özelliğini tespit etmiş, bir başka ayet de istişareyi
emretmiş ve şöyle buyurmuştur: "İş hakkında onlara danış." (Ali İmran, 3/159).
Hasan-ı Basri şöyle demiştir: "İstişare eden bir topluluk, mutlaka işlerinde en
iye çözüm şekline kavuşur." İbnu'l-Arabi de: "İstişare, topluluğun birbiriyle
ülfeti, kaynaşmasıdır. Akılların derecesini ölçen bir alettir ve doğruya ulaşma
vasıtasıdır. Bir topluluk istişare ederse, mutlaka doğru görüş kendisine
gösterilir." demiştir. .
6- İnfak: "...kendilerine
verdiğimiz rızıktan da harcarlar." Allah yolunda ve O'na itaat noktasında,
kendilerine verdiğimiz mal ve diğer nimetlerden harcarlar. Çünkü zenginlerin
infakı (harcaması) milletin güçlenmesine sebep olur, ümmetin zayıf noktalarının
tedavisine sebep olur. Ayrıca infak devletin heybet ve vakarını, fertlerinin
şanını ve şerefini korumanın yoludur. Bu da, önce en yakınlardan başlayarak,
muhtaçların ihtiyacını gidermek ve düşmanlarla savaşmak için harp alet ve
edavatını hazırlamak gibi kamu menfaatine olan hayırları yapmakla
gerçekleşir.
7- Şecaat (yiğitlik): "Bir
haksızlığa uğradıkları zaman yardımlaşırlar." Zulme ve saldırıya maruz
kaldıkları zaman, kendilerine zulmedenlere karşı elbirliği ile mücadele ederek
karşılığını verirler. Çünkü zulme maruz kalınınca karşılık vermek vacip ve aynı
zamanda fazilettir. Zalime boyun eğip karşısında eğilmek müminlerin şerefiyle
bağdaşmaz. Çünkü acz ve zaaf göstermek, düşmanı daha başka düşmanlıklar yapmaya
sevkeder. Müminler izzet sahibi, asil kimselerdir, haklarını mukaddes
değerlerini ve şereflerini korurlar, aciz ve zelil olamazlar, bilakis
kendilerine zulmedenlerden intikam alma kudretine sahiptirler. Bu kudrete
kavuştukları zamanda affederler.
Bu
ayetle önceki ayet arasında her hangi bir çelişki yoktur: "...kızdıkları
zamanda kusurları bağışlarlar." Çünkü her bir ayetin kendine göre bir yeri
vardır. Önceki ayetin söyleniş yeriyle, sonraki ayetin söyleniş yeri faklıdır.
Çünkü kusurları affetmek iki kısımdır.[8]
a) Fitnenin teskinine,
gönüllerin rahatlamasına ve kötülük yapanın kötülüğünden dönmesine sebep olan
bağışlama övülmüştür. Bu tarzdaki affetmeye ilgili ayetler teşvik etmektedir.
Mesela, karı koca arasındaki me-hir meselesinde: "Sizin affetmeniz (mehirden
vazgeçmeniz) takvaya daha uygundur." (Bakara, 2/237)
buyurulmuştur.
b) Zalimin cüretine,
azgınlığının devamına ve milleti ezmesine sebep olan afdır ki, bu kınanmıştır.
Dış düşmana mukavemet ederken ve haklar gaspedildiğinde bu karşı koyma, karşılık
verme vaciptir. Bu da, İslâm nizamında istenen gücün ve denk kuvvetin eksiksiz
olmasına bağlıdır ki, güçlü bir müminin iki düşman karşısında sebat etmesiyle
mümkün olur.
Açıklayıcı misaller çoktur:
Yusuf (a.s.), kardeşlerini affetmiştir. Kuranın hikâye ettiği gibi şöyle
demiştir: "(Yusuf) dedi ki: Bugün size kınama yok, Allah sizi affetsin."
(Yusuf, 12/92) Hz. Yusuf, onları cezalandırabilecek kudrete ve kendisine
yaptıklarına karşılık verebilecek güce sahip olduğu halde onları affetmiştir.
Allah Rasulü (s.a.) de Mekke fethi sırasında, Mekke halkını bağışlamıştır.
Hudeybiye yılında Tenim tepesinden inerek kendisine suikast düzenleyen o seksen
kişiyi de affetmiştir, onları kıskıvrak yakaladığı halde, intikam alma gücüne
sahipken onlara ihsanda bulunmuştur. Peygamberimiz (s.a.) uyurken kılıcını
kınından çıkarıp kendisini öldürmek isteyen Gavres b. el-Haris'i de
affetmiştir. Peygamber (s.a.) uyandığında kılıç, kınından sıyrılmış olarak,
Gavres'in elindeydi. Peygamberimiz (s.a.) ona sert çıkmış bunun üzerine kılıç
elinden düşmüş, bu sefer kılıcı Peygamberimiz (s.a.) almış, ashabını çağırıp bu
adamla aralarında meydana gelen olayı onlara bildirmiş ve bu adamı affetmiştir.
Hayber savaşı sırasında kızarmış kuzunun budunu zehirleyen ve müslümanlara
ikram eden Yahudi kadını Zeyneb'i de affetmiştir. Bu Zeynep, Muhammed b.
Mes-leme'nin öldürdüğü Hayberli Yahudi Merhab'ın kız kardeşidir. Bir mucize
olarak, zehirlenen bu but durumu peygambere haber vermiş, Peygamberimiz (s.a.)
de kadını çağırtmış, kadın yaptığını itiraf etmiştir. Peygamberimiz (s.a.):
"Seni buna sevkeden nedir?" diye sorduğunda kadın: "Düşündüm ki, eğer peygamber
isen sana zehir zarar vermeyecekti, değilsen senden kurtulacaktık." diye cevap
vermiş, Peygamberimiz (s.a.) de onu salıvermiştir. Ancak Bişr b. el-Bera
zehirden ölünce o kadını kısasen öldürtmüştür.
Rivayete göre Peygamberimiz
(s.a.)'in hanımlarından Zeynep, Aişe'ye gelip ona kötü söz söylemiş,
Peygamberimiz (s.a.) kendisini ikaz etmişse de o vazgeçmemiş, bunun üzerine
Peygamberimiz (s.a.) Hz. Aişe'ye "Kalk, karşığını ver." demiştir.[9]
Bu, şu ayetin tatbikidir: "Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak
haksızlığa uğrayan başka." (Nisa, 4/148).
Ahmed
b. Hanbel, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi'nin Ebu Hürey-re'den rivayet ettiklerine
göre Allah Rasulü (s.a.) "Birbirine söven iki kişinin söylediği sözün günahı,
mazlum haddi aşmadıkça, ilk başlayanadır." buyurdu, sonra: "Bir kötülüğün
cezası, ona denk bir kötülüktür." ayetini okudu.
Yüce
Allah, devamlı olarak intikam almaya, karşılık vermeye teşvik etmemiş, bilakis
onun sadece meşru müdafaa sınırında kalması gerektiğini beyan etmiş, sonra da
onun meşru oluşunu denkliğe riayet şartına bağlamış ve nihayet: "Kim bağışlar
ve barışı sağlarsa onun mükâfatı Allah'a aittir. " ayetiyle affetmenin daha
uygun olacağını açıklamıştır.
Allah
Tealâ: "Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür." sözüyle, suç ve ceza
arasında denkliği şart koşmuştur. Yani kötü davranışa verilecek ceza, o suça
denk bir cezadır. İntikam almakta yani karşılık vermekte dengeli olmak (adil
davranmak) eşitlikle iktifa etmektir. Kötü davranan kimse: "Allah, seni rezil
etsin" dediğinde, karşısında ki de haddi aşmadan: "Allah, seni rezil etsin" diye
cevap verir. Karşı tarafı rahatsız edeceği için kötü davranışın karşılığına da
kötü davranış ismi verilmiştir.
Bu
ayetin benzerleri şu ayetlerdir: "Kim size saldırırsa, siz de ona misilleme
olarak saldırın." (Bakara, 2/194), "Eğer ceza verecekseniz, size yapılan
cezanın misliyle ceza verin." (Nahl, 16/126), "Kim de kötülükle gelirse, o
sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır." (En'am,
6/160).
İşte
böylece, İslâm'da medenî ve ceza hukuku ile ilgili tüm cezalarda denklik
geçerlidir. Mesela kasten adam öldüren veya yaralayana kısas uygulamak
gereklidir. "Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır." (Bakara,
2/179), "Hürmetler (dokunulmazlıklar) kısastır (karşılıklıdır)." (Bakara,
2/194), "yaralar da kısastır. (Her yaralama misliyle cezalandırılır)." (Maide,
5/45). Ancak yüce Allah, bu son ayetin devamında: "Kim bunu (kısası)
bağışlarsa, kendisi için o keffaret olur." diyerek bağışlamaya teşvik etmiştir.
Burada ise şöyle buyurmuştur: "Kim bağışlar ve barışı sağlarsa onun mükâfatı
Allah'a aittir." Yani, kendine kötülük yapan zalimi bağışlar, kendisiyle
düşmanının arasını sevgi ve bağış ile düzeltirse, onun mükâfatı Allah'a aittir.
Allah ona çok büyük bir mükâfat verecektir. Nitekim, Ahmed b. Hanbel, Müslim ve
Tirmizi'nin Ebu Hüreyre'den rivayet ettiği bir hadiste Peygamberimiz (s.a.)
şöyle buyurmuştur: "Allah, affedip, bağışlayan insanın ancak şerefini artırır."
Allah Tealâ takva sahibi kullarını şöyle anlatmıştır: "O takva sahipleri ki,
bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar. Öfkelerini yutarlar ve insanları
affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever." (Ali İmran, 3/134)
"Doğrusu O zalimleri sevmez." (Ali İmran, 3/140). Yani zulme ilk başlayanları
sevmediği gibi kısasta aşırı gidip haddi aşanları da sevmez. Çünkü haddi aşmak
zulümdür. Haddini aşanları Allah cezalandırır. Ayetin bu kısmı, cins ve miktar
olarak benzerliği şart koşmakta ayetin baş tarafını teyit
etmektedir.
Sonra
yüce Allah, zulmü ve haksızlığı bertaraf etmenin meşru olduğunu teyit ederek
şöyle buyurmuştur: "Kim, zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, artık ona
yapılacak bir şey yoktur." Allah'a yemin olsun ki, zulme uğrayan kimse, zalimden
intikamını alırsa, onu cezalandırma imkânı yoktur. Çünkü bu intikam bir haktır.
Kasten yapılan cinayetlerde kısas, hata ile yapılan cinayet ve telef etmelerde
de tazminat (diyet) meşrudur. Haddi aşıp, sınırı geçmeden misliyle karşı tarafa
sözlü cevap vermek caizdir.
"Ancak
insanlara zulmedenlere ve yer yüzünde haksız yere taşkınlık edenlere ceza
vardır." Yani, ceza ve muaheze ancak insanlara zulme ilk başlayanların veya
denklik prensibini aşanların, intikam almakta haddi aşanların, haksız yere
insanlara ve insanların mallarına tecavüz edenlerin, insanlara zulmedip hakları
gaspederek gurur ve tekebbürde bulunanların başına gelecektir. "İşte acıklı azap
bunlaradır." İşte o zulme ilk başlayanlar ve haddi tecavüz edenler için elem
verici şiddetli bir azap vardır. Daha sonra Allah, insanı güç ve kuvveti elinde
iken, affedip, bağışlamaya teşvik ederek şöyle buyurmuştur: "Kim sabreder ve
affederse, şüphesiz bu hareketi yapılmaya değer
işlerdendir."
Allah
Tealâ, zulmü ve zalimleri kınayıp, kısası meşru kıldıktan sonra, affa ve
bağışlamaya teşvik etmiş ve şöyle buyurmuştur: Kendisine karşı yapılan ezaya
sabreden, kötülüğü örten, kendisine zulmedenin hatasını bağışlayan kimsenin bu
sabır ve bağışlaması; karşılığında bol sevap ve güzel övgü ile mukabele
edilecek, teşekküre lâyık değerli işlerdendir.
[10]
Cehennem
Karşısında Kâfirlerin Durumu:
44-
Allah kimi saptırırsa, bundan sonra artık onun hiçbir dostu yok- tur. Azabı
gördüklerinde zalimle- rin: Dönecek bir yol var mı? dediklerini
görürsün.
45-
Ateşe arz olunurlarken onların, zilletten başlarını öne eğerek göz ucuyla gizli gizli baktıklarını göre- çeksin.
İnananlar da: İşte asıl ziya- na uğrayanlar, kıyamet günü ken- dilerini ve
ailelerini ziyana sokanlardır, diyecekler. Kesinlikle biliniz ki, zalimler
sürekli bir azap içindedırler.
46-
Onların Allah'tan başka kendileri- ne yardım edecek hiçbir dostları yoktur.
Allah kimi saptırırsa artık onun
kurtuluşa çıkan bir yolu
yoktur.
Açıklaması:
"Allah
kimi saptınrsa, bundan sonra artık onun hiçbir dostu yoktur." Yani Allah, hayra
ve imana kabiliyeti olmaması, masiyet ve günahları işlemesi sebebiyle bir
kimseyi dalâlette bırakarak ondan yardımını esirgerse, ona doğruyu gösterip
yardım edecek, elinden tutup kurtuluş yoluna iletecek hiçbir dostu olmaz.
Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Kimi de hidayetten mahrum ederse, artık
onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın." (Kehf, 18/17). Bu, kâfirlerin
durumunu tahkirdir ve kâinatta hidayet, dalâlet vs. ne varsa hepsinin Allah'ın
iradesi ile meydana geldiğini beyan etmekte ve Peygamber (s.a.)'in Allah'a iman
davetinden yüzçevirenlerin hallerini ortaya çıkarmaktadır. Böylece Allah
acizlikle vasıflanmamış olmaktadır. Allah'ın dilediği olur, dilemediği
olmaz.
Sonra
Allah Tealâ ahirette zalimlerin ve Allah'a şirk koşanların hallerini haber
verdi ve şöyle buyurdu:
1- "Azabı gördüklerinde
zalimlerin: Dönecek bir yol var mı? dediklerini görürsün." Yani Allah'ı inkâr
edip, öldükten sonra dirilmeyi yalanlayan kâfir ve müşrikleri, cehenneme bakıp
azabı gördüklerinde, tekrar dönüş yolu var mı? diyerek her hangi bir yoldan
tekrar dünyaya dönme temennisinde bulunduklarını görürsün. Ayetin benzeri diğer
bir ayet şudur: "Onların ateşin karşısında durdurulup: Ah, keşke dünyaya geri
gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve inanlardan olsak,
dediklerini görürsün. Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar)
kendilerine göründü, eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendileri yasak
edilen şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar." (En'am,
6/27-28).
2- "Ateşe arzolunurlarken
onların, zilletten başlarını öne eğerek göz ucuyla gizli gizli baktıklarını
göreceksin." Onların korku ve zillet içerisinde cehenneme arzedüdiklerinde
korkunun şiddetinden dolayı cehenneme göz ucuyla baktıklarını görürsün. Azaptan
korkmanın durumu böyledir.
3- "İnanlar da: İşte asıl
ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır,
diyecekler." Müminler, kıyamet gününde onları bu halde gördüklerinde, büyük
ziyana uğrayanlar cehenneme girip orada ebedî kalarak kendilerini ve ailelerini
zarara sokanlardır, diyecekler. Bu yoruma göre "kıyamet günü" terkibinin,
"diyecekler..." fiiline bağlı olması da doğrudur. Bu durumda müminlerin bu sözü
kıyamet gününde değilde, dünyada söylenmiş olur. Ama birinci yorum daha
açıktır.
Kendilerini zarara sokmaları, kurtuluş ümidi olmaksızın,
cehennemde azap görecek olmaları sebebiyledir. Aileleri açısından zarara
uğramaları ise şöyledir: Eğer aileleri kendileriyle beraber cehennemde ise,
onlardan yararlanamayacaklar. Çünkü onların ceza görmesine sebep sadece
kendileridir. Eğer cennette olurlarsa o zaman zaten aralan ayrılmış
olacaktır.
4- "Kesinlikle biliniz ki,
zalimler sürekli bir azap içindedirler." Yani şunu kesinlikle biliniz ki
kâfirler, sona ermeyen devamlı bir azap içerisindedirler, ondan çıkamayacaklar
ve kurtulamayacaklardır. Bu ifade müminlerin, kâfirler hakkında söylediklerinin
bir devamı mahiyetinde veya Allah'ın müminleri tasdik ettiğinin bir ifadesi
olup Allah'ın bir sözüdür.
5- "Onların Allah'tan başka
kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur." Yani onların kendilerini
bulundukları azaptan kurtaracak Allah'tan başka ne bir yardımcıları ne de bir
dostları vardır.
6- "Allah, kimi saptırırsa
artık onun kurtuluşa çıkan bir yolu yoktur." Allah, onu gelecekteki tercihini ve
günahlar işleyeceğini ezelî ilmiyle bildiği için bir kimseyi imana muvaffak
olmaktan engellerse, onun kurtuluşuna ve cennete gitmesine asla yol yoktur. Bu
olayların gerçekleşmesinde de asla bir gariplik yoktur. Çünkü bizzat onlar iman
ve hak yoldan sapmış, inhiraf etmişlerdir. [11]
Göklerin
Ve Yerin Hakimi Allah'ın Çağrısına Kulak Vermek:
47- Allah'tan geri çevrilmesi imkânsız bir gün gelmezden
önce Rabbi-nize uyun. Çünkü o gün hiçbiriniz sığınacak bir yer bulamazsınız,
itiraz da edemezsiniz.
48-
Eğer onlar yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bekçi
göndermedik. Sana düşen sadece duyurmaktır. Biz insana katımızdan bir rahmet
tattırdığımız zaman ona sevinir. Ama elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına
bir kötülük gelirse, işte o zaman insan pek nankördür.
49-
Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız
çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder.
50-
Yahut onları, hem erkek hem kız çocukları olmak üzere çift yaratır. Dilediğini
de kısır kılar, O her şeyi bilendir, her şeye gücü
yetendir.
Açıklaması:
"Allah'tan geri çevrilmesi
imkânsız bir gün gelmeden önce Rabbinize uyun." Rabbinizin kendisine,
kitaplarına ve Rasullerine iman davetine uyu1 nuz ve Allah Rasulü (s.a.)'nün
size getirdiklerine kıyamet günü gelmeden önce tabi olunuz. O gün geldiğinde,
onu engelleyecek ve geri çevirecek kimse bulunmayacaktır. Yahut, Allah o gün
hakkında hükmünü verdikten sonra bu hükmünden geri dönmeyecektir. O gün kıyamet
günüdür. "Çünkü o gün, hiçbiriniz sığınacak bir yer bulamazsınız, itiraz da
edemezsiniz." Yani, o gün geldiğinde sizin içinde korunacağınız bir kaleniz veya
sığınacağınız bir barınağınız olmayacaktır. O gün başınıza gelen azabı pretosto
edecek kimseyi bulamayacasınız ve amel defterlerinizde yazılı bulunduğu ve
azalarınız şahitlik edeceği için, yaptığınız kötülüklerden hiçbir şeyi de inkâr
edemeyeceksiniz. O halde Allah'ın azabından yine ancak Allah'a sığınmak
mümkündür. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: "O gün insan kaçacak yer
neresi, diyecektir. Hayır, hayır! (kaçıp) sığınacak yer yoktur. O gün varıp
durulacak yer, sadece Rabbinizin huzurudur." (Kıyame,
75/10-12).
"Eğer
yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bekçi göndermedik, sana
düşen sadece uyarmaktır." Müşrikler Allah ve Rasul'ünün davetini kabul etmek
istemezler ve yüz çevirirlerse, ey Rasul! Seni onlara vekil olarak göndermedik.
Sen onları hesaba çekmek için, amellerini kaydeden, onların murakıbı olan bir
insan da değilsin. Sana düşen ancak seninle gönderdiğimiz dini onlara tebliğ
etmendir; başka bir şey değil.
Bu
ayetin benzerleri çoktur, meselâ: "Sen onların üzerinde bir zorba değilsin."
(Gaşiye, 88/22), "(Ya Muhammed) onları doğru yola iletmek sana ait değildir.
Lâkin Allah dilediğini doğru yola iletir." (Bakara, 2/272), "Sana ancak
(Allah'ın emirlerini) tebliğ etmek düşer. Hesap yalnız bize aittir." (Ra'd,
13/40).
Bütün
bunlar Allah'tan Rasul'üne (s.a.) bir tesellidir. Sonra yüce Allah kâfirlerin
batıl mezhepleri üzerindeki ısrarlarını beyan etmiştir ki bu durum bazı
insanların tabiatıdır. Allah şöyle buyurdu: "Biz insana katımızdan bir rahmet
tattırdığımız zaman ona sevinir. Ama elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir
kötülük gelirse, işte o zaman insan pek nankördür." Yani biz insana kendimizden
bir nimet verdiğimiz ve onu sağlık, güven, bol rızık vb. rahatlıklara
garkettiğimiz zaman buna sevinir. İşlemiş olduğu kötülük ve günahlar sebebiyle
kıtlık, felâket, belâ, şiddet, hastalık ve fakirlik gibi bir musibete
uğradığında insanoğlu daha önceki nimetleri gerçekten inkâr eder, unutur; başına
gelen zarar dolayısıyla o nimeti hatırlamaz, sadece içerisinde bulunduğu anı
bilir. Kendisine bir nimet verilse şımarır, meşakkat ve zorluğa düşse, ümidini
keser. Ayette geçen "kefûr" nimetleri inkâr etmekte ve nankörlükte aşırı giden
kimse demektir. Bu hüküm kadın erkek herkesi kapsamakla birlikte kadınlarla
ilgili olarak Müslim ve İbni Mace'nin İbni Ömer'den rivayet ettikleri bir
hadiste Peygamberimiz (s.a.) kadınlara şöyle demiştir: "Ey kadınlar cemaati!
Tasaddukta bulununuz (sadaka veriniz.) Çünkü ben, cehennem ehlinin çoğunun
sizler olduğunu gördüm. Bunun üzerine bir kadın: "Niçin ey Allah'ın Rasulü!"
diye sordu. Allah Rasulü (s.a.)'de: "Çünkü siz çok şikâyet edersiniz ve
kocalarınıza nankörlükte bulunursunuz" şeklinde cevap verdi. Siz, onlardan
birine hayatınız boyunca iyilikte bulunsanız da sonra bir gün bu iyiliği
yapmasanız, kadın "Senden zaten hiçbir hayır görmedim ki!
der."
Salih
mümin tavrı ise Ahmed b. Hanbel ve Müslim'in Suhayb'den rivayet ettiği hadiste
Peygamberimiz (s.a.)'in söylediği gibidir: "Mümine sevindirici bir şey gelse,
şükreder, bu onun için hayır olur; zararlı bir şey isabet etse sabreder, bu da
onun için hayırlıdır. Bu durum sadece mümine hastır."
Sonra
Allah Tealâ kişiyi dünya, mal ve makam ile gururlanmaktan sakındırdı ve her
şeyin, nimetlerin, Allah'ın mülkü ve nimeti olduğunu beyan ederek şöyle buyurdu:
"Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır." Yani göklerin ve yerin yaratıcısı, maliki
(sahibi) ve bu ikisinde dilediği tasarrufu yapacak olan Allah'tır. Allah'ın
dilediği olur, dilemediği olmaz. İstediğine verir, istediğine vermez. Allah'ın
verdiğini engelleyecek, vermediğini de verecek yoktur. "Dilediğini yaratır,
dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder. Yahut onları
hem erkek hem de kız çocukları olmak üzere çift yaratır. Dilediğini de kısır
kılar. O her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir." Yani Allah Tealâ
dilediğini yaratır. Dilediğine sadece kız çocukları, dilediğine sadece erkek
çocukları nasip eder, dilediği insanlara da her iki sınıftan, hem erkek ve hem
de kız evlâtları verir. Dilediğini kısır kılar, onun çocuğu olmaz. Çünkü mülk
Onun mülküdür. O hikmet ve maslahata uygun olarak verir. İlmine veya hikmetine
göre, insanlarda dilediği farklılığı yapmaya gücü yeter. "Akim" hem erkek, hem
de kadın için kullanılır ve kısır manasmdadır.
Allah
Tealâ, erkeklere göre daha zayıf ve narin yaratılmış olmaları sebebiyle
kendilerine itina ve ihtimam gösterilmesi gereken kız çocuklarını önce zikretti.
Ayrıca aynı zamanda erkek çocukları olduğunda sevinen, kız çocukları olduğunda
üzülen ve kızlardan nefret eden Araplara da böylece cevap vermiş oldu. Bir kısım
insanlara sadece kız çocukları bir kısımlarına da yalnızca erkek çocukları
verilmesinde hibe lafzı "Yehebu" (bağışlar) kullanılmış; her iki cinsten
birlikte verilmesi ifade edilirken de bir araya gelmeyi ifade eden "ev
yüzevvicühüm" (onlar çift kılar) kelimesi kullanılmıştır. Yani Allah Tealâ kız
ve erkek çocuklarını birlikte verir ve onları çift kılar. Biri diğeri ile
beraber olan iki şey bir birine eş sayılır.
Kısırlık tabiri, zahiri
sebepler eksiksiz olmakla birlikte Allah'ın çocuk vermemekteki kudretini
gösterir.
Müfessirlerin çoğuna göre bu
hüküm, tüm insanlar hakkında geçerlidir. Çünkü bu hali bir kısım insanlara
tahsis etmenin anlamı yoktur. Zaten bundan maksad da, dilediği ve istediği gibi
eşyayı yaratmakta Allah'ın kudretinin geçerli olduğunu, beyan etmektir. Ancak
müfessirler, üzülen ve zorda kalan kimselere teselli olması için her bir hale
birtakım misaller vermişlerdir:
Birinci duruma misal Lût ve
Şuayb (a.s.)'dir. Her ikisinin de sadece kızları, Lût (a.s.)'un iki kızı
vardı.
İkinci
duruma misal İbrahim (a.s.)'dir. Onun sadece erkek evlâtları vardı. Bunların
sayısı sekiz idi.
Üçüncü
duruma misal Muhammed (s.a.)'dir. Onun da dört oğlu dört kızı vardı. Oğulları:
Kasım, Tahir, Abdullah ve İbrahim'dir. Kızları: Zeynep, Rukayye, Ümmü Gülsüm ve
Fatıma'dır. İbrahim hariç çocuklarının
hepsi
Hz. Hatice'den, İbrahim ise Mısırlı (kıbti) Mariye'dendir. Dördüncü duruma misal
İsa ve Yahya (a.s.)'dır.
Vasile
b. el-Eska şöyle demiştir: Allah'ın bir kadına erkek evlâttan önce kız evlât
vermesi o kadının hayrı ve bereketidir. Çünkü Allah: "... dilediğine kız
çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder." diyerek önce kız çocuklarla
başlamıştır. [12]
Vahyin
Çeşitleri:
51- Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından ko- nuşur,
yahut bir elçi gönderip iz- niyle ona dilediğini vahyeder. O yü- cedir,
hakimdir.
52-
işte böylece sana da emrimizle ruhu
vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir
bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan
dilediğimizi kendisiyle doğru yola
eriştirdiğimz nur kıldık. Şüphesiz ki sen
doğru bir yolu göstermektesin.
53- (O yol) goklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın yoludur. Dikkat edin, bütün
işler sonunda Allah'a döner.
Açıklaması:
"Allah
bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi
gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. O, yücedir, hakimdir." Yani Allah
Tealâ'mn hiçbir beşerle vahiy veya bir perde gerisinden söylenilen bir sözü
duyma dışında konuşması doğru değildir. Allah Tealâ dünyada herhangi bir beşerle
ancak üç şekilden biriyle konuşur:
Birincisi vahiydir. İlham ve
kalbe birtakım manaların konması anlamına da gelen vahiy, çoğu kez uyanık
halde, bazen de İbrahim (a.s.)'in rüyada oğlunu kurban ettiğini görmesi gibi,
uykuda olur. Bazen de Hz. Musa'nın (a.s.) anasına ilham edildiği gibi, sadece
ilham anlamına gelir.
İkincisi, bir perde, engel
arkasından söylenen sözü işitmektir. Bu vahiy Allah'ın peygamberine,
görülmediği bir yerden vasıtasız olarak sözü duyurması şeklinde olur ve
peygamber kendisine duyurulan bu sözün kesinlikle Allah'ın kelâmı olduğunu
bilir. Nitekim Musa (a.s.) Rabbi ile bu şekilde konuşmuş, Allah da bunu -bir
ayetinde olduğu gibi- vahiy diye isimlendirmiştir: "Ya Musa! Şimdi vahyedilene
kulak ver." (Taha, 20/13). Hz. Musa Allah ile konuştuktan sonra Onu görmek
istemiş Allah Tealâ da bu görmenin Önüne bir perde
çekmiştir.
Üçüncüsü, Meleklerden bir
elçinin gönderilmesiyle olur. Bu elçi ya Cebrail veya bir başkasıdır. O elçi
melek, beşer olan peygambere Allah'ın emri ve kolaylaştırmasıyla, vahyetmek
istediği şeyi vahyeder. Nitekim Cebrail (a.s.) ve diğer melekler peygamberlere
vahiy indirirlerdi.
Şüphesiz ki Allah,
yaratıkların sıfatlarından yücedir, eksik niteliklerinden münezzehtir.
Hikmetinin gerektirdiğini yapar, bütün hükümlerinde hikmet sahibidir. Vahyi,
vasıtalı da gönderir, vasıtasız da.
Bu üç
vahiy şeklinin her birinde peygamber kesinlikle bilir ki, şüphesiz vahyin
kaynağı yalnızca Allah'tır. Nitekim, İbn Hibban'ın Sahih'inde Rasulullah
(s.a.)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Şüphesiz Ruhu'l-Kudüs (Cebrail a.s.)
kalbime şu sözü nefh etti. Hiçbir nefis, rızkını ve ömür süresini tamamlamadan
ölmez. O halde Allah'tan korkunuz, rızkınızı, güzel, meşru ve insanlığa lâyık
yollarda arayınız."
Sünnette Peygamber (s.a.)'e
gelen vahiy şekillerinin izahı şüphesiz yerini almıştır. Daha önce de geçtiği
gibi, Buhari Sahih'inde Aişe (r.a.)'den şunu rivayet etmiştir: "Haris b. Hişam
Rasulullah'a ey Allah'ın Rasulü! Sana vahiy nasıl gelir? diye sordu. Rasulullah
(s.a.) buyurdu ki: Bazı zamanlarda bana çıngırak sesi gibi gelir ki, bana en
ağır geleni de budur. Benden o hal zail olur olmaz (meleğin) bana söylediğini
iyice bellemiş olurum. Bazı zamanlarda da melek bana bir insan olarak gözükür,
benimle konuşur. Ben de söylediğini iyice bellerim. "Aişe (r.a.) dedi ki: Allah
Rasul'ünü (s.a.) çok soğuk bir günde kendisine vahiy nazil olurken gördüm. İşte
böyle soğuk bir günde bile kendisinden o hal geçtiği vakit şakaklarından terler
boşanırdı."
Sonra
yüce Allah, Peygamberimiz (s.a.) ile önceki peygamberler arasındaki vahiy
benzerliğini zikrederek şöyle buyurdu: "İşte böylece sana da emrimizle Kuranı
vahyettik." Yani diğer peygamberlere daha önce vahiyde bulunduğumuz gibi, sana
da Allah'ın emri olan ve insanlara doğruyu gösterdiği için gönüllere hayat
veren bu Kur'an'ı vahyettik. Küfrün yok olmasından sonra bu Kur'an'da mutlu bir
hayat vardır. O Kur'anın inişi iki zaman arasında ayırıcı bir çizgi olmuştur.
Araplar ve Müslümanlar onunla gaflet uykularından uyanmışlar, yüksek ve şerefli
bir medeniyet kurmuşlardır.
"Sen,
kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi
kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık." Yani ey Peygamber! Sen,
sana vahiy indirilmeden önce Kur'anı, imanın manasını, dinî hükümlerin
tafsilatını bilmezdin. Burada "...iman nedir bilmezdin." denilerek özellikle
imandan söz edildi. Çünkü iman, Allah'a ve hükümlerine inanmanın
esasıdır.
Fakat
sana vahyettiğimiz bu Kuranı, hidayetini dilediğimiz kimseleri doğruya
ulaştıracağımız, cehalet ve sapıklık karanlıklarından hidayet ve bilgi
aydınlığına çıkaracağımız ve hak dine irşat edeceğimiz bir ışık ve nur kıldık.
Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "De ki: O, inananlar için doğru yolu
gösteren bir kılavuzdur ve şifadır." (Fussilet, 41/44), "Biz, Kur'an dan öyle
bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir..." (İsra, 17/82), "Ey
insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir
hidayet ve rahmet gelmiştir." (Yunus, 10/57).
"Şüphesiz ki, sen doğru bir
yolu göstermektesin." "(O yol) göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın yoludur."
Yani ey Muhammedi Sen, bu çeşit vahiylerle insanları sağlıklı bir yola ve
sarsılmaz gerçeğe iletirsin. Bu gerçek, Allah'ın emrettiği hükümleri, göklerin
ve yerin hakimiyeti ancak kendisinin olan Allah'ın yoludur. Göklerde ve yerde
yegâne tasarruf sahibi onların Rabbi ve hükmünün takipçisi bulunmayan tek hakim
olan Allah'tır. Ayette "sırat" kelimesinin Lafza-ı Celâle (Allah lafzına)
izafeti, o sıratı= yolu yüceltmek içindir.
"...Dikkat edin, bütün işler
sonunda Allah'a döner." Yani dikkat edin, ey yaratılanlar, kıyamet gününde bütün
işler, başkasına değil, ancak Allah'a dönecektir. Allah da o meseleler hakkında
adaletle hükmünü verecektir. Bu ifade, doğruyu bulmuş muttaki müminlere bir
müjde, zalim kâfirlere de bir tehdittir. [13]
[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/25-27.
[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/31-34.
[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/37-39.
[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/43-46.
[5] Ebussuud Tefsiri, VVI/34.
[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/50-55.
[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/63-66.
[8] Razî, XXVII/177.
[9] Hadisi Müslim rivayet etmiştir. Nesei, İbni Mace ve İbni
Merdüveyh, bu hadisi Aişe'deri başka bir lafızla rivayet etmişlerdir. O rivayet
şöyledir: "Peygamber (s.a.) bana dedi ki: Ona kötü söyle. Ben de ona kötü
söyledim, nihayet onun ağzındaki tükürük kurudu."
[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/71-75.
[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/83-84.
[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/87-90.
[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/92-94.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder