
Kuranın İndirilişinin Kaynağı Ve Onun Ayetleriyle Mücadele Edenlerin Durumu:
1- Hâ-mîm.
2- Bu Kitab'ın indirilişi, Azîz ve Alîm olan Allah tarafındandır.
3- Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı çetin olan, lütuf sahibi. O'ndan başka ilâh yoktur, dönüş O'nadir.
4- İnkâr edenlerden başkası Allah'ın ayetleri hakkında mücadele etmez. Onların şehirlerde dolaşması seni aldatmasın.
5- Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonra gelen kavimler de yalanladı. Her millet peygamberlerini yakalamaya yeltendi; hakkı yok edebilmek için boş şeyler ileri sürerek tartıştılar. Neticede ben de onları tutup yakaladım. İşte, benim azabım nice imiş!
6- Böylece Rabbinin kâfirler hakkındaki, "Onlar ateş halkıdır" sözü yerini bulmuş oldu.
Açıklaması:
Bu ayetlerin konusu, Kur'an'm indiriliş kaynağını beyandır ve Kur'an'ın, kendisini burada altı sıfatla niteleyen Allah katından olduğunu bildirmek, Allah'ın ayetleri hakkında batıl iddialarla, Kur'an ayetlerine tan ederek ve hakkı ortadan kaldırmak maksadıyla mücadele eden kâfirlerle münakaşa etmektir. Ki onlar böylece Allah'ın azabıyla tehdit edilmeyi, yani cehennemlik olduklarının bildirilmesini haketmişlerdir.
"Hâ-mîm. Bu Kitab'ın indirilmesi, Azız ve Alîm olan Allah tarafından-dır." Buradaki "Hâ-mîm", surelerin başlarında yer alan huruf-u mukatta-adandır. Bu harflerin sure başlarında yer alması, surenin içeriğini bildirmek ve Araplar'ın konuştuğu, şairler yazdıkları ve akıcı hitabeti kendisiyle süsledikleri aynı dilin harflerinden oluşan ve böyle olduğu halde bir benzerini ortaya koyamadıkları Kur'an'm icazına dikkat çekmek maksadına yöneliktir. Çünkü Kur'an Allah Tealâ'nm kelâmıdır.
Kur'an, insanlar arasında okunan, Allah indinden indirilmiş bir Ki-tap'tır, insan eseri değildir. Onu indiren Allah, Azîz'dir, yani galiptir, kuvvet ve kudret sahibidir, kahredicidir; Alîm'dir, yani sırrı ve gizli olanı bilen ve mahlukâtını, onların söylediklerini ve yaptıklarını tam bir ilimle, hakkıyla bilendir.
Daha sonra Allah Tealâ, kendi zâtını, müjde, tehdit, teşvik ve sakındırma ihtiva eden altı özellikle vasfetmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı çetin olan, lütuf sahibi. O'ndan başka ilâh yoktur, dönüş O'nadır." Yani Kur'an'ın indiricisi olan Allah, dostlarının daha önce işlemiş oldukları -küçük olsun, büyük olsun, her türlü- günahı, tevbeden sonra, ya da dilerse tevbeden önce de bağışlayandır; onların halis tevbesini kabul edendir; düşmanlarına azabı şiddetli olandır; lütuf, nimet, bolluk ve zenginlik sahibidir, sırf kendi lütfundan olmak üzere kullarına nimet ihsan eder; O, ortağı, şeriki, eşi ve çocuğu olmayan, tek ilâhtır; ahiret günü dönüş ve varış da başkasına değil, sadece O'na olacaktır.
Daha sonra Allah Tealâ, Kur'an'm nurunu söndürmek maksadıyla Kur'an'la mücadele edenlerin durumunu anlatmakta ve şöyle buyurmaktadır:
"inkâr edenlerden başkası Allah'ın ayetleri hakkında mücadele etmez. Onların şehirlerde dolaşması seni aldatmasın." Yani Allah'ın ayetlerini saf dışı bırakmak ve yalanlamak için ancak küfredenler mücadele ve muhalefet ederler. Zira onlar, hakkı ortadan kaldırmak için batıl delillerle mücadele ederler. Nitekim onların Kur'an hakkında, "Bu, bir şiirdir, sihirdir veya eskilerin kısallarıdır." şeklindeki sözleri bu batıl davalarına örnektir. Öyleyse ey Peygamber ve tüm müminler! Onların içinde bulundukları, şehirlerde ticaret yapmak, kâr yapmak ve mal-servet toplamak gibi dünya refahına herhangi bir şekilde aldanmayın! Zira onlar yakın bir zamanda cezalandırılacaklardır. Onların sonu helak ve yok olmaktır. Bu, Hz. Pey-gamber'i teselli için gelmiş bir ifadedir. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: "İnkâr edenlerin, öyle şehirlerde gezip dolaşması seni aldatmasın. Bu, az bir faydadır. Sonra gidecekleri yer cehennemdir. Ne kötü meskendir orası!" (Al-i İmrân, 3/196-197), "Onları biraz geçindirir, sonra kaba bir azaba süreriz." (Lokman, 31/24).
Bu ayetteki "mücadele" hakkında şunlar söylenebilir: Mücadele iki türlüdür: Hakkı ortaya koyup kabul ettirmek ve ispat için yapılan mücadele, batılı ortaya koyup kabul ettirmek ve ispat için yapılan mücadele. İşlerin kapalı yönlerini açıklamaya ve hakikatleri anlamaya yönelik hak mücadele caiz ve meşrudur. Peygamberler bu mücadele türünü hak dini tebliğde bir yöntem olarak kulanmışlardır. Nitekim Yüce Allah, Nuh kavminin Hz. Nuh'a şöyle dediklerini bildirmektedir: "Dediler ki: "Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin. Hem bizimle mücadelede çok ileri gittin." (Hûd, 11/32). Yüce Allah, peygamberi Hz. Muhammed (s.a.)'e hitaben de şöyle buyurmaktadır: "Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et." (Nahl, 16/125).
Burada zikredilen örnekte olduğu gibi batıl için yapılan mücadeleye gelince, bu mücadele kötülenmiştir. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: "Bunu sadece tartışma için sana misal verdiler. Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur." (Zuhruf, 43/58). Bu tür mücadele, Hz. Peygamberin, "Kur'an konusunda tartışmayın. Zira Kur'an konusunda tartışmak küfürdür." "Kur'an konusunda mücadele etmek küfürdür." gibi hadislerinde işaret edilen mücadeledir.
Ebu'l-Aliye şöyle demiştir: "Kuranda iki ayet vardır ki, Kur'an konusunda mücadele edenler hakkında onlardan daha şiddetlisi yoktur. Bunlar, "İnkâr edenlerden başkası Allah'ın ayetleri hakkında mücadele etmez." ve "Kitapta anlaşmazlığa düşenler, elbette derin bir ayrılık içindedirler." (Bakara, 2/176) ayetleridir."
Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerin gönderildikleri kavimlerin, onları yalanlama konusunda birbirlerine benzediklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonra gelen kavimler de yalanladı." Yani Kureyş kavminden önce Nuh kavmi de yalanlamıştı. (Hz. Nuh, Allah Tealâ'nın, insanları putlara tapmaktan nehyetmesi için gönderdiği ilk Rasul'dür.) Nuh kavminden sonra peygamberlere karşı bir hizip teşkil eden gruplar da yalanlamışlardı. Âd, Semud, Ashab-ı Lût ve Fira-vun'un kavmi de bunlardandır. Bütün bunlar, sonunda azabın en şiddetlisine çarptırılmışlardır.
"Her millet, peygamberlerini yalanlamaya yeltendi, hakkı yok edebilmek için boş şeyler ileri sürerek tartıştılar." Yani kendisine gönderilmiş olan elçiyi yalanlayan her millet, o elçiyi hapsetmek, ona işkence etmek, diledikleri zararı vermek veya öldürmek için onu yakalamaya azmetti. Sonunda onlardan kimi elçisini öldürdü, kimi de kendisine gelen elçi ile, şüphe ve boş sözler ileri sürerek tartıştı. Maksatları, açık ve belli olan hakkı red ve imanı iptal etmek idi. Taberâni, İbni Abbas (r.a.)'tan, o da Hz. Peygam-ber'den şöyle rivayet etmiştir: "Kendisiyle hakkı ortadan kaldırmak için kim batıla yardım ederse, hem Allah'ın zimmeti, hem de Rasulünün zimmeti o kimseden beridir." Yahya b. Selâm şöyle demiştir: "Onlar, şirki ileri sürerek, onunla imanı iptal etmek için peygamberlerle mücadele ettiler."
"Neticede ben de onları tutup yakaladım. İşte, benim azabım nice imiş!" Yani batıl için mücadele eden o kavimleri azap ile yakaladım ve helak ettim. Bu ayette geçen "ahz" kelimesi, "Sonra onları helak ettim. İnkâr nasıl oldu?" (Hacc, 22/44) ayetinde "helak etmek" anlamındadır. Yani kendilerine verdiğim azabın nasıl olduğuna bak. Zira o azap, onları helak eden ve köklerini kazıyan bir azaptır. Ey Muhammedi O halde senin kavmin de bundan ibret alsın. Zira onlar, helak edilen o kavimlerin şehirlerine ve meskenlerine gidip geliyorlar ve onların yaşadığı azabın izlerini gözleriyle görüyorlar. Bu ifade, hayrete sevketme anlamı taşıyan bir takrir bildirmektedir. Bu anlamı şu ayet de tekit etmektedir:
"Böylece Rabbinin, kâfirler hakkındaki, "Onlar ateş halkıdır." sözü, yerini bulmuş oldu." Yani her kâfirin azabı böyledir. Yukarıdaki ayet de göz önünde bulundurulursa, toplu mana şöyle olmaktadır: Kendilerine gelen elçileri yalanlayan milletlere azap nasıl gerekli olduysa, ey Muhammed, seni yalanlayan, seninle batıl şeyler ileri sürerek mücadele eden ve grup grup senin aleyhinde birleşen kâfirlere de öylece gerekli olmuştur. Azabın sebep ve illeti tektir ve bu azap, onların ateşi haketmeleridir. Buradaki "azap sözü"nden maksat, onların ateşe müstahak olduklarıdır. [1]
Arşı Taşıyan Meleklerin Müminlere Olan Muhabbeti Ve Yardımı:
7- Arş'ı taşıyanlar ve onun çevresin- de bulunanlar, Rabblerini överek teşbih ederler, O'na inanırlar ve müminler için şöyle diyerek mağfi- reRabbimiz! Rahmet ve mn ner §eyi kuşatmıştır. Tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla,onları cehennem azabından koru.
8- Rabbimiz! Onları babalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olan kimseleri, onlara söz verdiğin
Adn cennetlerine sok. Şüphesiz Aziz ve Hakim olan sensin sen!
9- "Onları kötülüklerden koru. O gün sen kimi kötülüklerden korursan ona rahmet etmişsindir. İşte o büyük kurtuluş budur."
Açıklaması:
"Arş'ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar, Rabblerini överek teşbih ederler. O'na inanırlar ve müminler için şöyle diyerek mağfiret dilerler." Arş'ı taşıyan melekler ve Arş'ın etrafında bulunan melekler -ki onlara Ke-rûbiyyûn denir ve onlar meleklerin en üstünüdür- Allah Tealâ'nm her türlü noksanlıktan uzak olduğuna delâlet eden teşbih (tenzih) cümlelerini, övgü ve yüceltme sıfatlarının ispatını (kabul ve ikrarını) gerektiren tahmid ile birlikte söylerler. Allah Tealâ'nın varlığını ve birliğini tasdik ederler, O'na kulluk etmekten büyüklenmezler. Onlar O'na huşu içinde boyun eğerler, O'nun önünde zelildirler ve yeryüzünde, iman edenlerin -ve gaybe inananların- bağışlanmasını isterler.
Bu, meleklerin -hepsine selâm olsun- seciye ve özelliklerinden olunca, onlar, müminin diğer mümin kardeşinin gıyabında yaptığı duaya amin derler. Nitekim Sahih-i Müslim'de şöyle rivayet edilmiştir: "Bir müslüman, kardeşi için onun gıyabında dua ettiği zaman Melek(ler), "Amin, bir misli de senin için olsun." der."
Biz, meleklerin Arş'ı taşıdığına inanırız. Ancak bunun nasıl olduğu ve bu meleklerin sayısının kaç olduğu gibi hususları Allah'a havale ederiz. Bazı müfessirler buradaki "taşıma"nın, Arş'ı idare ve muhafaza etme olduğunu söylemişlerdir. Arş, mahlukâtm en azametlisidir ve biz ona, nasslarda varit olduğu şekliyle ve nasıl olduğu konusunda yoruma gitmeden inanırız.
İbni Kesîr, bugün Arş'ı taşıyan meleklerin sayısının dört olduğunu söylemiştir. Kıyamet günü geldiğinde ise bunların sayısı sekiz olacaktır.
Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: "O gün Rabbinin Arş'ını üstlerinden sekiz melek taşır." (Hakka, 69/17).[2]
Burada meleklerin, Allah'ı teşbih ve O'na hamd ettikleri daha önce zikredilmiş olmasına rağmen, ardından Allah'a iman ettiklerinin de belirtilmesinin anlamı şudur: Burada imanın şerefi, üstünlüğü ortaya konmakta ve insanlar da imana teşvik edilmektedir. Nitekim Kur'an'da, pek çok yerde peygamberler de Allah'a inanmakla tavsif buyurulmuşlardır. Nitekim şu ayette Allah'a iman, hayır işlemekten sonra zikredilmiştir: "Sonra iman edenlerden olmak..." (Beled, 90/17). Dolayısıyla burada imanın üstünlüğü beyan edilmiş olmaktadır. Bunun bir diğer anlam ve faydası da şudur: Meleklerin imanının da diğer yaratıkların imanı gibi, bizzat müşahede ve görme ile değil, ancak akıl yürütme ve istidlal sonucu olduğuna dikkat çekmek.[3]
Meleklerin, müminler için mağfiret talebinde bulundukları zaman kullandıkları ifade şudur:
"Rabbimiz! Rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru." Yani senin rahmetin ve ilmin her şeyi içine almıştır. Dolayısıyla günahlardan tevbe edenlerin ve Allah yoluna -ki o, İslâm dinidir- uyanların günahlarını ört ve onları cehennemin azabından koru.
Halef b. Hişâm Bezzâr Kâri şöyle demiştir: "Selîm b. İsa'dan kıraat dersi alıyordum. "Müminler için şöyle diyerek mağfiret dilerler." ayetine geldiğim zaman ağladı, sonra da şöyle dedi: "Ey Halef! Mümin Allah için ne kadar kıymetlidir! Kendisi yatağında uyurken melekler onun için mağfiret diliyor!"
"Rabbimiz! Onları babalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olan kimseleri, onlara söz verdiğin Adn çenetlerine sok. Şüphesiz Azız ve Hakim olan sensin sen!" Rabbimiz! Onları, elçilerinin diliyle kendilerine vaad ettiğin, sonsuz ikamet yeri olan cennetlere koy. Onlarla birlikte babalarından, eşlerinden ve soylarından, mümin, muvahhid olan ve salih amel işleyen sa-lih kimseleri de oraya koy. Onlara olan nimetlerini tamamlamak ve sevinçlerini tam kılmak bakımından onlarla bu(sayıla)nları bir araya getir. Zira kişinin, ehliyle bir araya gelmesi, mutluluk için önemli bir durumdur. Muhakkak ki sen, mağlup edilmeyen galip ve kuvvet sahibi, takdirine ve şeri-atine ilişkin fiil ve kavillerinde hikmet sahibi olansın.
Bu ayetin bir benzeri de şu ayettir: "Kendileri inanmış, zürriyetleri de imanda kendilerine uymuş olan kimselerin zürriyetlerini de kendilerine katmışızdır; kendi amellerinin sevabından da hiçbir şey eksiltmemişizdir.
Herkes, kendi kazandığına bağlıdır." (Tûr, 52/21).
Mutarrıf b. Abdullah b. Şıhhîr, "Allah'ın kulları içinde müminlere en çok nasihatçi olanlar, meleklerdir." demiş, sonra da "Rabbimiz! Onları... söz verdiğin Adn cennetlerine sok." ayetini okumuş, sözlerine devamla şöyle demiştir: "Allah Tealâ'nın, müminleri en çok aldatan kulları ise şeytanlardır."
Sa'îd b. Cübeyr de şöyle demiştir: "Mümin cennete girdiği zaman, babasının, oğlunun ve kardeşinin nerede olduğunu soracak. Kendisine "O, amel işlemekte senin gibi hareket etmedi." denecek. Bunun üzerine o, "Ben hem kendim, hem de onlar için amel etmiştim." diyecek ve böylece onlar da derece bakımından onunla aynı seviyeye getirilecek." Bunları söyledikten sonra Sa'îd b. Cübeyr şu ayeti okumuştur: "Rabbimiz! Onları babalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olan kimseleri, onlara söz verdiğin Adn çenetlerine sok. Şüphesiz Aziz ve Hakim olan sensin sen!"
Meleklerin bu duası iki yönlüdür; müminlerin hem cennete sokulmasını, hem de kendilerinden cezanın kaldırılmasını ihtiva etmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ,
"Onları kötülüklerden koru. O gün sen kimi kötülüklerden korursan, ona rahmet etmişsindir. İşte büyük kurtuluş budur." Yani onları, işlemiş oldukları kötülüklerin ceza veya azabından, kendilerini bağışlamak suretiyle koru ve azabın, onlara dokunacak kötülüğünden onları uzak tut. Sen kimi kıyamet gününün kötülüklerinden korur ve cennetine sokarsan, işte kendisinden daha üstün bir kurtuluş bulunmayan en büyük kurtuluş budur.
Tevbe eden ve kendilerine bağışlanmanın, dönülmez bir şekilde vaad edildiği salih müminler için meleklerin istiğfar etmesinin faydası, bu istiğfarın, müminler için kerem ve sevabın ziyadeleşmesinin neticesidir. [4]
Kâfirlerin, Günahlarını İtiraf Etmeleri, Allah'ın Kudret Ve Lütfunun Hatırlatılması:
10- İnkâr edenlere de nida edilir: "Allah'ın buğzu, sizin kendinize olan buğzunuzdan elbette daha büyüktür. Zira siz, imana çağrılırdınız da inkâr ederdiniz."
11- Dediler ki: "Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin. İşte günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkmak için bir yol var mı?"
12- Bunun sebebi şudur: Tek Allah'a dua edildiği zaman inkâr ederdiniz. O'na ortak koşulunca inanırdınız. Artık hüküm, yüce ve büyük Allah'ındır.
13- O size ayetlerini gösteren ve sizin için gökten rızık indirendir. Ancak, O'na yönelen kimseden başkası ibret almaz.
14- Kâfirlerin hoşuna gitmese de siz, dini yalnız Allah'a halis kılarak O'na dua edin.
15- Sıfatları yüce, Arş'ın sahibi, o kavuşma günü ile korkutmak için kendi emrinden olan ruhu, kullarından dilediğine indirir.
16- O gün onlar ortaya çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. "Bugün mülk kimindir? Tek ve Kahhâr olan Allah'ın!"
17- Bugün herkes ne kazandıysa onunla karşılanacak. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz ki Allah, hesabı çarçabuk görendir.
Açıklaması:
Allah Tealâ, cehennemde azap çekmekte olan kâfirlerin kıyamet günü yakarışlarını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
"İnkâr edenlere de nida edilir: 'Allah'ın buğzu, sizin kendinize olan buğzunuzdan daha büyüktür. Zira siz, imana çağrılırdınız da, inkâr ederdiniz." Melekler, kıyamet günü, cehennem ateşinde azap görmekte olan ve dünyada, cehenneme girmelerine sebep olan kötü ameller işlemiş olmaları sebebiyle kendilerine kızan ve son derece buğzeden kâfirlere şöyle nida edecek: Ey şu anda kendilerine azap etmekte olanlar! Peygamberler yoluyla size iman arzedildiği ve sizin de kabule yanaşmayıp terkettiğiniz ve inkâra saptığınız esnada Allah'ın size olan buğzu, kıyamet günü cehennem azabını tattığınız zaman kendinize duyduğunuz buğuzdan daha büyük ve şiddetlidir. Bu ayette hazf (cümlede eksiltme) ve takdim-tehir vardır. Anlam şöyledir: İmana çağrılıp da terk ettiğiniz zaman Allah'ın size duyduğu buğz, sizin kendinize duyduğunuz buğzdan daha büyüktür.
Kâfirler buna şöyle cevap verirler:
"Dediler ki: "Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin. İşte günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkmak için bir yol var mı?" Yani azap gören kâfirler şöyle dediler: Rabbimiz! Biri dünyaya gelmeden önce babalarımızın sulbünde nutfe iken, diğeri de dünyevî hayatımızdan sonra ölüler yapılmak suretiyle bizi iki kere öldürdün. Yine bizi, iki kere de dirilttin. Biri dünyadayken, ikincisi de ba'£ (öldükten sonra dirilme) esnasında. Nitekim Allah Tealâ, bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: "Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, sizler ölüler idiniz, O sizi diriltti. Yine öldürecek, yine diriltecek." (Bakara, 2/28).
Biz, dünyada peygamberleri yalanlamak, Allah'a şirk koşup tevhidi terketmek, öldükten sonra dirilmeyi inkâr gibi işlemiş olduğumuz günahları itiraf ettik. Ancak bu, hiçbir fayda sağlamayacak olan bir itiraf ve pişmanlıktır. Acaba bizim için, cehennemden çıkış ve işlemiş olduklarımızdan farklı amel işleyebilmek için dünyaya geri dönüş için bir yol var mı? Nitekim Allah Tealâ, bir diğer ayette şöyle buyurmaktadır: "Onların, ateşin başında durdurulmuş iken, "Ah ne olurdu, keşke biz dünyaya geri çevrilseydik de, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık, inanlardan olsaydık." dediklerini bir görsen!" (En'âm, 6/27). Ve yine şöyle buyuruyor: "Rabbimiz! Bizi bundan çıkar. Eğer bir daha yaptığımız kötü işlere dönersek, artık biz gerçekten zalimleriz." Buyurdu ki: "Yıkılıp gidin (cehennemin) içerisine! Benimle konuşmayın." (Müminûn, 23/108).
Kâfirlerin bu isteği, sebebi beyan edilerek reddedilecektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Bunun sebebi şudur: Tek Allah'a dua edildiği zaman inkâr ederdiniz. O'na ortak koşulunca inanırdınız. Artık hüküm, yüce ve büyük Allah'ındır." Yani bulunduğunuz durumda kalacaksınız. Eğer dünya hayatına geri gönderilecek olursanız, "Geri gönderilselerdi, yine men olundukları şeyleri yapmaya dönerlerdi." (En'âm, 6/28). Bu itibarla sizin için geri dönüş yoktur. Daimi olarak azapta kalacaksınız. Bunun sebebi ise şudur: Siz, dünyadayken tek başına Allah'a çağırıldığınız ve O'nun yanında başkası anılmadığı zaman sürekli olarak Ona karşı kâfir oldunuz ve O'nu birlemeyi terkettiniz. O'na mukabil putlar, otoriteler vesaire ortak koşulduğu zaman ise Ona şirkle karışık şekilde iman ettiniz ve şirke çağırana icabet ettiniz. Artık hüküm, başkasının değil, tek başına Allah'ındır. O, başka bir şeyle değil, hak ile ve hikmetin gereğiyle hükmedecektir. O, zatında ve sıfatlarında kendisinin bir benzeri bulunmaktan yücedir ve kendisinin bir benzeri, eşi, çocuğu ve ortağı bulunmaktan büyük ve münezzehtir. Buradaki "yüce ve büyük" kelimelerinde, kibriya ve azamete delâlet vardır.
Daha sonra Allah Tealâ, kemâl-i kudretine, büyüklük ve azametine delâlet eden şeyler zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"O'dur ki, size ayetlerini gösteriyor ve sizin için gökten rızık indiriyor. Ancak O'na yönelen kimseden başkası ibret almaz." Allah Tealâ, göklerinde ve yerinde, bunların yaratıcısının, yoktan var edicisinin kemâline delâlet eden ayetler yerleştirmek suretiyle sizin için birliğinin delillerini ve kudretinin alâmetlerini ortaya koyuyor; sizin için, meyve, bitki, -yağmur ve toprak tek olduğu halde- muhtelif renk, tad ve kokusuyla hissedilip görülen şeyleri yerden çıkaran yağmuru sizin için indiren de Odur. Bunlar, Onun kudretine ve sanatının azametine delâlet eden şeylerdir. Ancak bu açık ayetlerden, onlar hakkında tefekür ve düşünce ile ve bunun ardından da taat ve boyun eğmek suretiyle Rabbine yönelenden başkası ibret ve öğüt almaz.
Allah Tealâ, birliğini gerektiren delilleri bu şekilde ortaya koyduktan sonra, yapılması gerekeni açıklamaktadır ki bu, Allah Tealâ'ya tam anlamıyla yönelmek ve O'ndan başkasından yüz çevirmektir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Kâfirlerin hoşuna gitmese de siz, dini yalnız Allah'a halis kılarak O'na dua edin." Yani ibadet ve duayı sadece Allah için yapın ve kâfirler sizin bu tavrınızdan hoşlanmasa da, gittikleri yol ve izledikleri tavırda müşriklere muhalefet edin. Onların muhalefetine aldırmayın ve onları bırakın, kinleriyle ölsünler.
Abdullah b. Zübeyr (r.a.)'den gelen sahih bir hadiste rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber, farz namazların ardından şöyle derdi: "Lâ ilahe illal-lâhü vahdehû lâ şerike leh. Lehul-mülkü ve lehü'l-hamdu ve huve alâ külli şey'in kadîr. Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh. Lâ ilahe illallah velâ na'budu illâ iyyâhû. Lehü'n-ni'metu ve lehü'l-fadlu ve lehü's-senâu'l-hasen Lâ ilahe illâllâhu muhlisine lehu'd-dîn velev kerihe'l-kâfirûn." (Allah'tan başka ilâh yoktur. O birdir ve ortağı yoktur. Mülk de Ona aittir hamd de. O her şeye kadirdir. Ma'siyetlerden dönmek ve taat etmek ancak Onun yardımı iledir. Allah'tan başka ilâh yoktur. O'ndan başkasına kulluk etmeyiz. Nimet de Onundur, fazl-u kerem de. Güzel övgü de Ona aittir. Allah'tan başka ilâh yoktur. Biz dini yalnızca O'na halis kılarız, kâfirler hoşlanmasa da).
İbni Ebî Hatim de Ebu Hureyre (r.a.) kanalıyla Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah Tebareke ve Tealâ'ya, duanıza kesin olarak icabet edileceğine inanarak dua edin ve bilin ki Allah Tealâ, kalbi gafil ve başka şeyle meşgul olan kimsenin duasına icabet etmez."
Daha sonra Allah Tealâ, celâl ve azametine delâlet eden üç sıfat daha zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Sıfatları yüce, Arş'm sahibi, o kavuşma günü ile korkutmak için, kendi emrinden olan ruhu, kullarından dilediğine indirir." Yani O ki, size ayetlerini gösteriyor. O, sıfatları yüce olandır, Arş'm sahibi, maliki, yaratıcısı ve onda tasarruf sahibidir ki bu, O'nun şanının yüceliğini ve hükümranlığının azametini gerektirir. Yine O kullarından dilediği, risalet ve hükümlerini tebliğ için seçtiği kimselere -ki onlar peygamberlerdir- vahiy indirir ki, gök ve yer ehli ile evvelkilerin ve sonra gelenlerin kavuşacağı mahşer gününün azabıyla insanları korkutsunlar.
Bu ayette vahye "ruh" denmiştir. Bunun sebebi şudur: Çünkü tıpkı bedenin ruhla diriltildiği gibi insanlar da, küfür ölümünden vahiyle diriltilirler. Yine bu ayetteki "kendi emrinden olan" ifadesinden maksat, hayatlarında onu temsil etsinler ve hayatlarını ona göre tanzim etsinler diye peygamberlerine vahyettiği şeriat (hüküm)lerdir. Bu ayete benzerlik arzeden çok ayet vardır. Bunlar arasında şunları örnek olarak zikredebiliriz: "Melekleri, kullarından dilediğine, emrinden olan ruh ile indirir: İnsanları "Benden başka ilâh yoktur, benden korkun" diye uyarırım." (Nahl, 16/2), "O'nu, Ruhu'l-Emîn indirdi. Senin kalbine; uyarıcılardan olman için." (Şu'arâ, 26/193-194).
Kıyamet gününün özelliklerinden bazısı da şudur:
"O gün onlar ortaya çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Bugün mülk kimindir? Tek ve Kahhâr olan Allah'ın." Yani kavuşma günü ki o gün onlar açıktadırlar, kendilerini dağ, tepe, bina gibi herhangi bir şey gizleyip örtemez. Çünkü yer dümdüzdür. Onlar, apaçık halde kabir1 erinden çıkacaklardır. Kulların, dünyadayken işledikleri amellerden gizli ya aa açık hiçbirisi Allah'a gizli kalmaz. Nitekim bir diğer ayette şöyle buyurul-maktadır: "O gün hesap için Allah'a arz olunursunuz. Sizden hiçbir sır, Allah'a gizli kalmaz." (Hakka, 69/18).
O gün mutlak mülk ve kapsamlı hükümranlık, tek ve bir olan, kulları üzerinde ve her şeye kudretiyle kahr-u galebe sahibi olan Allah'ındır. O, onlara ölümle, sonra da kapsamlı diriltişle galebe etmiştir. Burada bu husus, Allah Tealâ'nm sorduğu bir soru şeklinde gelmiştir ki, mana zihinlere iyice yerleşsin: "Bugün mülk kimindir?" Yani kıyamet günü. Bu soruya hiç kimse cevap veremez. Bizzat Allah Tealâ cevap verir ve şöyle buyurur: "Tek ve Kahhâr olan Allah'ın."
Kısacası, Allah Tealâ burada kıyamet gününün dört özelliğini zikretmektedir: Kavuşma günü olması, bütün mahlukâtın Allah Tealâ'nın huzurunda açıkta olması ve kendilerini hiçbir şeyin gizleyememesi, amellerden hiçbir şeyin Allah'a gizli kalmadığı bir gün olması -bu tehdidin maksadı Allah Tealâ'nın bütün mahlukâtı topladığı zaman herkese kendi hesabına göre muamele edeceğini karşılık vereceğini vurgulamaktır. Kişi hayır işlemişse hayır, şer işlemişse şer görecektir- ve o gün mutlak mülkün Allah Tealâ'ya ait olması.
Daha sonra Allah Tealâ, kıyamet günü için 5. ve 6. özellikleri zikretmekte -ki bunlar Allah'ın, yarattıkları arasında verdiği hükmünde adalet, fazlu kerem ve rahmet sahibi olduğunu açıklayan hususlardır- ve şöyle buyurmaktadır:
"Bugün herkes ne kazandıysa onunla karşılanacak. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz ki Allah hesabı çarçabuk görendir." Yani bu kıyamet günü, herkesin, hayır veya şer olarak ne işlemişse o amelinin karşılığını alacağı, hiç kimseye, ne sevabında azaltma, ne de azabında artırma gibi herhangi bir haksızlık yapılmayacağı gündür. Allah (c.c), kulların dünyada işledikleri amellerin hesabını çarçabuk görendir. Dolayısıyla bütün mahlukâtın hesabı, sanki bir tek kişinin hesabı görülür gibi çarçabuk görülecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Sizin yaratılmanız ve diriltilme-niz, bir tek kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir." (Lokman, 31/28), "Bizim buyruğumuz yalnız bir tektir. Göz açıp yumma gibidir." (Kamer, 54/50). Çünkü Allah Tealâ tefekküre muhtaç değildir, O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır, zerre miktarı şey bile O'na gizli değildir. Öte yandan hesabın çarçabuk görülmesinin burada zikredilmesi, bağlama son derece uygundur. Çünkü burada Allah Tealâ, o gün kimseye haksızlık edilmeyeceğini beyan buyurmuş, ardından da hesabın çarçabuk görüleceğini belirtmiştir. Bu da insanların müstehak oldukları şeyin o anda kendilerine ulaşacağına delâlet etmektedir.
Müslim, Sahîh'inde, Ebu Zerr (r.a.)'den, hesap görülürken zulüm yapılmayacağını beyan eden şöyle bir hadis rivayet etmektedir: "Rasulullah (s.a.), Rabbinden naklettiği bir hadis-i kudsîde şöyle buyurdu: "Ey Kullarım! Muhakkak ki ben zulmü kendime haram ettim; onu sizin aranızda da yasaklanmış kıldım. O halde zulmetmeyin. (...) Ey Kullarım! Gördüğünüz karşılık ancak sizin amellerinizdir ki ben onları sizin üzerinize sayarım ve daha sonra onların tam karşılığını size veririm. Dolayısıyla kim (ahirette) hayır bulursa Allah Tebareke ve Tealâ'ya hamd etsin. Kim de bundan başkasını bulursa, başkasını değil, kendi nefsini kınasın." [5]
Kıyamet Gününün Diğer Ürkütücü Ve Korkunç Özellikleri:
18- Onları yaklaşan güne karşı uyar. Zira o gün yürekler, gamla dolu, gırtlaklara dayanmıştır. Zalimlerin ne bir dostu, ne de dinlenebilecek bir aracıları vardır.
19- Allah gözlerin hain bakışını ve göğüslerin gizlediği düşünceleri bilir.
20- Allah adaletle hükmeder. O'nun dışında taptıkları ise hiçbir şeye hükmedemezler. Çünkü hakkıyla işiten ve kemaliyle gören yalnız Al-
21- Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğunu görsünler? Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri itibariyle bunlardan daha üstündü. Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allah'ın azabından bir koruyan da olmadı.
22- Çünkü onlar, peygamberleri kendilerine apaçık deliller getirdikleri halde kabul etmemişlerdi. Bu yüzden Allah onları yakaladı. Zira O, kavidir, cezası çetin olandır.
Açıklaması:
"Onları yaklaşan güne karşı uyar. Zira o gün yürekler gamla dolu, gırtlaklara dayanmıştır." Yani Ey Peygamber! İman etmeleri ve artık şirki terketmeleri için kâfirleri kıyamet günüyle korkut. O öyle bir gündür ki, sanki kalpler korkudan yerlerinden oynamış ve gırtlaklara dayanacak kadar yükselmiştir. O gün bu kalpleri taşıyanların, üzüntü ve gamla dolu olduklarını gösteren bir manzaradır.
"Zalimlerin ne bir dostu, ne de dinlenebilecek bir aracıları vardır." Yani bu durumdaki kâfirler için, ne faydası dokunacak bir yakın, ne de şefaati kabul edilecek bir şefaatçi vardır. Bu ayetten maksat kâfirleri, kıyamet gününün dehşetiyle korkutup sakmdırmaktır. Yine bu ayette, kıyamet günü kâfirlerin korkusunun daha da şiddetleneceğine işaret vardır. Öyle ki, onların kalpleri sanki gırtlaklarına dayanmış olacaktır. Bu ayetteki bir diğer açık ifade de, müşriklerin iddialarının ve düşüncelerinin aksine o gün putların şefaatlerinin söz konusu olamayacağıdır.
Her ne kadar insanlara göre kıyametin gelmesi için uzun bir zaman var ise de, hiç şüphesiz kıyamet günü gelmektedir ve her gelmekte olan, yakındır. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: "Saat yaklaştı, ay yarıldı." (Kamer, 54/1), "İnsanların hesapları yaklaştı." (Enbiyâ, 21/1), "Allah'ın emri geldi. Artık onu acele istemeyin." (Nahl, 16/1), "Onu yakın görünce inkâr edenlerin yüzleri kötüleşti." (Mülk, 67/27).
Daha sonra Allah Tealâ onlara, ilminin ve dikkatinin şümulünü bildirmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Allah gözlerin hain bakışını ve göğüslerin gizlediği düşünceleri bilir." Yani Allah, kulun haram kılınmış bir şeye yönelttiği hain bakışı ve gönüllerin gizlediği hayırlı olsun şerli olsun her türlü düşünceyi ve hatta kişinin içinden geçeni ve aklına geleni dahi bilir. Yani Allah Tealâ'nın ilmi tamdır, bütün eşyayı kuşatmıştır. Dolayısıyla insanlar Allah'ın ilminden sakınmalı, Allah'tan hakkıyla haya etmeli, Ona karşı hakkıyla takva göstermeli ve Allah'ın kendisini gördüğünü bilen kişinin tavrıyla O'nun emirlerini gözetmelidirler. Zira Yüce Allah hain bakışları bilir, isterse bu bakış, bir anlık olsun. Yine Yüce Allah, gönüllerin gizlediği sırları ve gizli şeyleri de bilir.
İbni Abbas (r.a) bu ayet hakkında şöyle demiştir: "Buradaki hain bakış şudur: Bir adam, içinde ev halkının ve güzel bir kadının bulunduğu bir eve girer veya yanlarında güzel bir kadının bulunduğu bir ailenin yanından geçerken, o ailenin fertlerinin haberi olmadan o kadına göz ucuyla bakar. Onlar farkına vardıkları zaman gözünü o kadından ayırır. Onlar habersiz olunca yine bakar ve onlar anlayınca yine bakışını yine ondan ayırır. Allah Tealâ bilir ki o adam kalbinden, "Keşke bu kadının her yerini görsem." diye geçirir.[6]
"Allah adaletle hükmeder." Yani Allah Tealâ, adil hükümle hükmeder ve güzelliğe güzellikle, kötülüğe kötülükle karşılık verir; herkese, hayır veya şer neyi hak etmişse onu gösterir.
"O'nun dışında taptıkları ise hiçbir şeye hükmedemezler. Çünkü Semt Basîr olan yalnız Allah'tır." Yani onların, Allah dışında kulluk ettikleri putlar herhangi bir hüküm vermeye muktedir değildirler. Yani hiçbir hüküm veremezler, hiçbir şeye malik değildirler. Çünkü onlar hiçbir şey bilmezler ve hiçbir şeye güç yetiremezler. O halde kendisine kulluk edilmesi gereken, her şeye kadir olan ve kendisine hiçbir şey gizli kalmayan Allah'tır. Zira Allah, kullarının söylediklerini hakkıyla işiten, onların yaptıklarını tam anlamıyla görendir ve onlara kıyamet günü hak ettikleri karşılığı verecek olandır.
Bu ayet, onların söz ve fiilleri üzerine, Allah Tealâ'nm onlara azap edeceğini bildiren bir tehdit içermekte, putlara ve Allah'a ortak yapılmış diğer varlıklara kulluk etmenin ne kadar boş iş olduğunu açıkça bildirmekte ve kendileriyle alay etmektedir. Çünkü herhangi bir gücü bulunduğu söylenemeyen bir varlığın, hüküm vereceğinden ya da veremeyeceğinden söz edilemez.
Bunlar, ahiret azabıyla korkutmanın ifade edildiği ayetlerdir. Bundan sonra ise Allah Tealâ onları dünya azabı ile korkutmakta ve şöyle buyurmaktadır:
"Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğunu görsünler? Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri itibariyle bunlardan daha üstündü. Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allah'ın azabından bir koruyan da olmadı." Burada Allah Tealâ onları, başkalarının başına gelenden ibret almaya yöneltmektedir. Yani Ey Muhammed! Senin peygamberliğini yalanlayan o müşrikler yeryüzünde hiç gezip kendilerinden önce küfür üzere yaşayan ve peygamberleri yalanlayan kimselerin sonunun nasıl olduğunu ve nasıl bir azap ve gazaba uğradıklarını görmediler mi? Oysa o geçmiş kavimler, Mekke kâfirleri ve benzerleri gibi şu anda hayatta olan kimselerden daha kuvvetli ve yeryüzünde köşkler, saraylar yapmak, kentler kurmak ve uygarlıklar oluşturmak gibi eserler bırakmak bakımından daha ileri idiler.
Allah onları, günah ve masiyetleri sebebiyle helak etti. Onlar için, kendilerinden azabı savacak bir yardımcı da olmadı. Şu anda hayatta olan kâfirler için de durum böyledir. Geçmiş ümmetlerin başına gelen bu durum, bütün zamanların kâfirleri için açık bir sakmdırmadır.
Bu ayetin bir bölümününde anlatılan hususların benzeri şu ayetlerde de mevcuttur: "Onlara, size vermediğimiz servet ve kuvveti vermiştik." (Ah-kâf, 46/26), "Toprağı alt üst etmişler ve onu, bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi." (Rûm, 30/9).
Daha sonra Allah Tealâ, onların helak edilişlerinin sebebini zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Çünkü onlar, peygamberleri kendilerine apaçık deliller getirdikleri halde kabul etmemişlerdi. Bu yüzden Allah onları yakaladı. Zira O, kavidir, cezası çetin olandır." Yani onların yakalanmalarının ve helak edilmelerinin sebebi şu idi: Onlara gelen peygamberler, kendilerine açık deliller getirmişlerdi. Ancak onlar bu peygamberleri ve getirdikleri delilleri inkâr ettiler. Bunun üzerine Allah da onları helak ve alt üst etti. Muhakkak ki Allah, büyük kuvvet sahibidir ve şiddetle yakalar. O yapmayı murad ettiği her şeyi yapar, kendisini hiçbir şey aciz bırakamaz. O'nun, isyan eden herkese yaşatacağı azap elimdir, şiddetlidir ve acı vericidir. O halde ey kâfirler ve isyankârlar! Başkalarının durumundan ibret ve ders alın. Zira akıllı kişi, başkasının durumundan ibret alandır. [7]
Hz. Musa İle Firavun Ve Haman Kıssası -I- İsrailoğulları'nın Azabı, Hz. Musa'ya Ölüm Tehdidi:
23- Andolsun biz Musa'yı ayetlerimizle ve apaçık bir hüccet ile gönderdik;
24- Firavun'a, Haman'a ve Karun'a. "Bu, yalancı bir büyücüdür." dediler.
25- Onlara katımızdan hakkı getirince, "Onunla beraber inananların oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın!" dediler. Fakat kâfirlerin tuzağı hep boşa çıkar.
26- Firavun dedi ki: "Bırakın Musa'yı öldüreyim de, Rabbine yalvar-sın. Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum."
27- Musa dedi ki: "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınırım."
Açıklaması:
"Andolsun biz Musa'yı, ayetlerimizle ve apaçık bir hüccet ile gönderdik." Yani Allah'a yemin olsun ki, biz Musa'yı, beyaz el, asa gibi dokuz mucize ile ve aynı zamanda açık bir hüccet ve kuvvetli bir burhan ile gönderdik.
Musa'yı, Mısır kralı Firavun'a, onun veziri Haman'a ve çağının en zengini olan Karun'a gönderdik. Ancak onlar Musa hakkında, "Muhakkak ki o, sihirbaz, aldatıcı, cinlenmiş, göz boyayıcı ve kendisini Allah 'm gönderdiği yolundaki iddiasında yalancıdır." dediler. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: "İşte böyle. Onlardan önce de ne kadar elçi geldiyse mutlaka, büyücü veya cinlenmiş" dediler. Bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Doğrusu onlar azgın bir topluluktur." (Zâriyât, 51/52-53).
Burada sadece bu üç azgın kişinin zikredilmesinin sebebi şudur: Çünkü bunlar, Hz. Musa'yı yalanlayanların elebaşları idiler, diğerleri bunlara tabi idi. Zorbaların genel tavrı, hakkı ve doğruyu gösteren delillere ve mantığa kulak asmamak ve kuvvete başvurmaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlara katımızdan hakkı getirince." yani kendisini Allah Tealâ'nm onlara gönderdiğine delâlet eden kesin burhanı getirince. Bu burhan, Hz. Musa'nın aşikâr ve zahir mucizeleridir.
"Onunla beraber inananların oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın" dediler." Yani o azgınlar dediler ki: Erkekleri öldürüp kadınları bırakmak şeklindeki uygulamayı yeniden yürürlüğe koyun ki çoğalmasınlar ve durumları zayıflasın. Bu, Hz. Musa'nın peygamber olarak gönderilmesinden itibaren, erkeklerin öldürülüp kadınların bırakılması şeklinde cereyan eden ikinci uygulamadır. İllî uygulama ise Hz. Musa dünyaya gelmeden önce gerçekleştirilmişti. Bu ilk uygulama, Hz. Musa'yı ortadan kaldırmak ve kendilerine üstünlük sağlamasınlar diye İsrailoğulları'nı hor ve hakir kılıp sayılarını azaltmak maksadıyla yapılmıştı. Ama Allah Tealâ, onların tuzaklarını çökertti ve plânlarının başarıya ulaşmasına izin vermedi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Fakat kâfirlerin tuzağı hep boşa çıkar." Yani onların, İsrailoğulları'nın sayısını azaltmak şeklindeki tuzak ve maksatları, ziyan olmaktan ve boşa gitmekten başka bir anlam ifade etmedi ve onlar için hiçbir fayda sağlamadı. Zira onlar İsrailoğulları'nı öldürmeye ilk başladıkları zaman bunun bir faydası olmadı ve Musa hayatta kaldı. Aynı şekilde bu soykırımı yeniden uygulamaya koymaları da bir fayda vermeyecek ve zafer inananların olacak!
Ancak bu kez Hz. Musa'yı öldürme kararı daha bir kesin alınmıştır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Firavun dedi ki: "Bırakın Musa'yı öldüreyim de Rabbine yalvarsın." Yani Firavun, kavmine şöyle dedi: "Beni bırakın! Musa'yı öldüreyim. O da, kendisini bize gönderdiğini iddia ettiği Rabbine dua etsin de, gücü yetiyorsa benim onu öldürmeme mani olsun Ben ona aldırmıyorum." Bu ifadenin zahiri, Hz. Musa'nın Rabbine duasıyla alay edildiğini anlatmaktadır.
Hz. Musa'nın öldürülmek istenmesinin sebebini Allah Tealâ şöyle beyan buyurmaktadır:
"Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum." Yani ben onun, sizin bana ve putlara kulluk etmek şeklinde izlediğiniz dinî tavrınızı değiştireceğinden ve sizi sadece Allah'a kulluk etmeyi öngören kendi dinine sokacağından, yahut insanlar arasına ihtilâf ve fitne sokacağından, böylece düşmanlıkların ve çekişmelerin çoğalacağından, toplumsal çalkantı ve bunalımların yayılmasından endişe ediyorum. Firavunun bu sözleri, onun, halkın din değiştirmesi neticesinde kendisi lehine çalışan kurulu düzenin, statükonun değişeceğinden duyduğu korkuyu ortaya koymaktadır.
Firavun, kuvvet ve zorbalığıyla bu şekilde büyüklenince, Hz. Musa Allah'a sığınmış ve şöyle demiştir:
"Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınırım." Yani Hz. Musa, Firavun'un "Bırakın Musa'yı öldüreyim." şeklindeki sözünü duyunca şöyle dedi: Ben, Fira-vun'dan ve onun gibi hakka boyun eğmeyip büyüklenen, ululuk taslayan, dirilme, hesap ve ceza gününe inanmayan her kâfir mücrimden Allah'a sığınır ve Ondan medet beklerim.
Burada Hz. Musa'nın, hem kibir, hem de ceza gününe inanmama özelliklerini bir arada temsil eden birisinden Allah'a sığındığını görüyoruz. Çünkü bu iki özellik, Allah'a ve>Onun kullarına karşı cüret sahibi olanların ortak vasıflarıdır. Hz. Musa, "Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz..." demekle kavmini, Firavun'un ve onun gibi olanların şerrinden Allah'a sığınmada kendisiyle birlikte davranmaya teşvik etmektedir.
Ebu Musa (r.a.)'dan gelen bir hadiste bildirildiğine göre Hz. Peygamber, bir kavmin şerrinden endişe ettiği zaman, "Allah'ım! Biz, bunların kötülüklerinden sana sığınırız ve onların düşmanlıklarını seninle savarız." diye dua ederdi. [8]
Hz. Musa İle Firavun Ve Haman Kıssası -ΙΙ- Firavun Ailesinden Bir Mümin Ve Onun Hz. Musa'yı Müdafaa Etmesi
28- Firavun ailesinden, imanını gizleyen mümin bir adam dedi ki: "Rabbim Allah'tır dediği için bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer yalancı ise, yalanı kendi zararınadır. Ve eğer doğru söylüyorsa, size vaad ettiklerinin bir kısmı olsun başınıza gelir. Şüphesiz Allah, aşırı giden, yalancı kimseyi doğru yola iletmez."
29- "Ey kavmim! Bugün mülk sizindir. Buraya siz hakimsiniz. Fakat Allah'ın hışmı bize gelip çatarsa kim bize yardım eder?" Firavun dedi ki: "Ben size, hangi görüşte bulunuyorsam, ondan başkasını işaret etmiyorum ve ben sizi ancak doğru yola götürüyorum."
30- Mümin olan dedi ki: "Ey kavmim! Ben üzerinize, önceki topluluklarm günü gibi bir günün gelme-* lf, f» üt sinden korkuyorum."
31- "Nuh kavminin, Ad ve Semud'un ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Allah, kullarına zulmetmek is-
32- "Ey kavmim! Sizin için o bağrışıp çağrışma gününden korkuyo-
arkanızı dönüp kaçarsı-ama sizi Allah'tan kurtaracak kimse yoktur. Allah kimi şaşırtırsa, artık ona yol gösteren olmaz."
34- "Daha önce Yusuf da size açık deliller getirmişti. Onun getirdiklerinden de kuşkulanıp duruyordunuz. Nihayet o ölünce, "Allah ondan sonra peygamber göndermez." dediniz. İşte Allah, aşırı giden şüpheci kimseleri böyle şaşırtır."
35- "Onlar ki, kendilerine gelmiş bir delil olmadığı halde Allah'ın ayetleri hakkında tartışırlar. Bu gerek Allah indinde, gerek iman edenler yanında büyük bir nefretle karşılanır. İşte Allah, her kibirli zorbanın kalbini böyle mühürler."
Açıklaması:
"Firavun ailesinden, imanını gizleyen mümin bir adam dedi ki: "Rab-bim Allah'tır, dediği için bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o size, Rab-binizden apaçık deliller getirmiştir." Yani Firavun'un yakınlarından ve devlet adamlarından bir kimse şöyle dedi: "Rabbim Allah'tır" demekten başka bir günahı olmayan birisini nasıl öldürürsünüz? Oysa o size apaçık mucizeler ve peygamberliğine ve doğru sözlülüğüne delâlet eden deliller getirmiştir. Bu, öldürülmesini gerektiren bir durum değildir. Bunun üzerine Firavun, o adamın yaptığı savunmadaki doğruluğu sebebiyle Hz. Musa'yı öl-dürmeyip, geri durdu.
İbni Ebi Hâtim'in rivayetine göre İbni Abbas (r.a.) şöyle demiştir: "Firavun ailesi içinde, bu adam, Firavun'un karısı ve "Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için aralarında konuşuyorlar" (Kasas, 28/20) diyen kişi hariç başka iman eden olmamıştır."
Gerçekten "Rabbim Allah'tır, dediği için bir adamı öldürüyor musunuz?" sözünün, Firavun üzerinde büyük bir etkisi olmuştur. Hz. Ebu Bekir de, Rasulullah (s.a.)'ı boğmaya çalışan Ukbe b. Ebi Mu'ayt'a bu cümleyi tekrarlamıştı. Buhari, Sahihinde Urve b. Zübeyr'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Abdullah b. Amr b. As (r.a.)'a, "Bana müşriklerin Rasulullah (s.a.)'a yaptığı en şiddetli muameleyi haber ver." dedim. Şöyle dedi: "Rasulullah (s.a.) Kabe'nin bir köşesinde namaz kılarken Ukbe b. Ebi Mu'ayt birden çıkageldi ve Rasulullah (s.a.)'ın omuzunu tuttu; elbisesini boynuna doladı ve kuvvetle sıktı. O anda Ebu Bekir (r.a.) geldi ve onun omuzundan tutarak Hz. Peygamberden uzaklaştırdı. Sonra da şöyle dedi: "Rabbim Allah'tır dediği için bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o size, Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir."
Bezzâr ve -Fedâilu's-Sahâbe adlı eserinde- Ebu Nu'aym da Hz. Ali (r.a.)'den şöyle rivayet etmişlerdir: "Ey insanlar! İnsanların en cesaretlisinin kim olduğunu bana haber verin." Orada bulunanlardan biri, "Sen" dedi. Hz. Ali şöyle mukabele etti: "Ben, benimle mübareze (teke tek mücadele) eden herkesin hakkından gelmişimdir. Şimdi siz bana insanların en cesurunun kim olduğunu söyleyin." Orada bulunanlar, "Bilmiyoruz. Kimdir?" dediler. Hz. Ali şöyle cevap verdi: "Ebu Bekir'dir. Rasulullah (s.a.)'ı gördüm. Kureyş kendisini yakalamıştı. "İlâhları bir tek ilâh yapan sen misin?" diyerek ona vuruyor ve kendisini hırpalıyorlardı. Allah'a yemin olsun ki, Ebu Bekir dışında hiç kimse buna müdahale etmedi. Sadece o "Yazıklar olsun size! "Rabbim Allah'tır, dediği için bir adamı öldürüyor musunuz?" diyerek müşriklerden kimine vuruyor, kimini itiyor ve kimini de hırpalıyordu." Daha sonra Hz. Ali üzerinde bulunan hırkayı kaldırdı ve sakalı ıslanana kadar ağladı. Daha sonra şöyle dedi: "Söyleyin bana, Firavun ailesinden mümin olan kimse mi daha hayırlıdır, yoksa Ebu Bekir mi?" Oradakiler sustular. "Cevap vermeyecek misiniz? Alah'a yemin olsun ki, Ebu Bekir'in bir anı bile Firavun ailesinin mümin kişisinden daha hayırlıdır. Bu, imanını gizleyen birisidir. Böyle olduğu halde Allah Tealâ onu Kitabında övmüştür. Ebu Bekir ise imanını açığa vurmuş ve bu yola malını canını koymuştur."
Daha sonra Firavun ailesinden olan mümin kişi, görüşünü desteklemek için altı hüccet daha getirmiştir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
1- "Eğer yalancı ise, yalanı kendi zararınadır. Ve eğer doğru söylüyorsa, size vaad ettiklerinin bir kısmı olsun başınıza gelir." Yani eğer bu adam davasında yalancı ise, yalanının vebal ve günahı kendi boynunadır. Allah onu dünyada da ahirette de cezalandırır. Bu nedenle onu bırakın. Eğer davasında doğru sözlü ise ve siz ona muhalefet ederseniz, size vaad ettiği dünyevî ve uhrevî cezaların bir kısmı olsun sizin başınıza gelecektir. Şu halde onu ve kendilerini imana çağırması üzerine ona ittiba eden kavmini serbest bırakın.
Bu adamın burada "...size vaad ettiklerinin bir kısmı olsun başınıza gelir." diyerek Hz. Musa'nın vaatlerinin "bir kısmının" onların başına gelebileceğini söylemesinin sebebi, Hz. Musa'nın onlara hem dünya, hem de ahiret azabı vaad etmiş olmasıdır. Nitekim onun vaad ettiklerinin bir kısmı onların başına gelmiştir de. Anlatılmak istenen şudur: Onun size vaad ettiği azabın hepsi başınıza gelmese bile, size vaad olunan azabın en azından bir kısmı olsun başınıza gelir. O azabın bazısında bile sizin helakiniz vardır.
2- "Şüphesiz Allah, aşırı giden yalancı kimseyi doğru yola iletmez." Yani şayet Musa (a.s.) sözünde aşırı giden ve haddini aşan, peygamberlik davasında yalancı birisi ise, Allah onu açık deliller getirmeye muktedir kılmaz ve kendisini mucizelerle desteklemez. Eğer o, Allah'a yalan söylüyor ve iftira ediyorsa, Alah onu da ehlini de mahcup eder. Dolayısıyla sizin onu öldürmeye ihtiyacınız yoktur.
3- "Ey kavmim! Bugün mülk sizindir. Buraya siz hakimsiniz. Fakat Allah'ın hışmı bize gelip çatarsa kim bize yardım eder?" Yani ey kavmim! Allah size bu geniş mülkü ihsan eylemiştir ve sizler, Mısır toprağında İsra-iloğulları üzerinde hakim ve galip durumdasınız. Öyleyse Allah'a şürket-mek ve O'nun elçisini tasdik etmek suretiyle bu nimetin gereğini yapın ve eğer elçisini yalanlayacak olursanız, Allah'ın size gelecek olan gazabından sakının. Şayet Allah'ın azabı bize gelecek olursa, ona mani olacak kimdir?
Bu mümin kişinin burada "bize gelip çatarsa" ve "kim bize yardım eder" diyerek kendisini de onlara katmasının sebebi, kendisini onlardan göstermek, onlara yaptığı nasihatte kendisinin de onlarla ortak olduğunu ve yapmak istediğinin, nasihatini tutsunlar diye ancak onlardan kötülüğü defetmek olduğunu anlatmaktır.
Ancak Firavun, bu nasihati kaçamak yollu bir tavırla reddetmiş, kendisinin kavmine karşı bu adamdan daha samimi bir nasihatte bulunduğu görüntüsüne bürünmüştür. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Firavun dedi ki: "Ben size, hangi görüşte bulunuyorsam, ondan başkasını işaret etmiyorum ve ben sizi ancak doğru yola götürüyorum." Yani Firavun, o mümin kişiye cevaben şöyle dedi: "Ben, kendim için doğru gördüğüm bir şeyden başkasını size işaret ediyor değilim. Sizi doğru yoldan başkasına çağırmıyor ve sevketmiyorum. O yol başarı, kurtuluş ve galibiyet yoludur ki, Musa'nın öldürülmesinden geçmektedir. Firavun, "Ben size, hangi görüşte bulunuyorsam, ondan başkasını işaret etmiyorum." demekle yalan söylemiş ve iftirada bulunmuştur. Zira Hz. Musa'nın getirdiği risale-tin doğruluğu tahakkuk etmişti. Yine Firavun, "Ve ben sizi ancak doğru yola götürüyorum." şeklindeki sözü de yalandır. Yani ben sizi hak, doğruluk ve irşad yolundan başkasına çağırıyor değilim. Ne var ki onun bu yalancılığına rağmen, sırf nüfuz ve saltanat sahibi olduğu için kavmi ona itaat etmişti. Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: "Firavunun buyruğuna uydular. Oysa Firavunun buyruğu doğruya iletici değildi." (Hûd, 11/97), "Firavun, kavmini saptırdı, doğru yola iletmedi." (Tâ-hâ, 20/79). Buhari ve Müslim, Ma'kıl b. Yesâr (r.a.)'dan rivayet ettikleri sabit bir hadiste şöyle gelmiştir: "Allah'ın, bir toplumun başına geçirdiği ve tebasını aldatıp, onlara ihanet eder durumdayken ölen hiçbir kul yoktur ki, Allah ona cennetin kokusunu haram kılmış olmasın. Cennetin kokusu ise beşyüz yıllık yoldan hissedilir."
4- "Mümin olan dedi ki: "Ey kavmim! Ben üzerinize, önceki toplulukların günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum. Nuh kavminin, Ad kavminin ve Semud'un ve onlardan sonrakilerin durumu gibi." Yani bu mümin ve salih adam kavmini, Allah'ın dünya ve ahiretteki azabından sakındırdı. Sözlerine, onları dünyevî azapla korkutarak başladı ve şöyle dedi: Ey kavmim! Eğer Musa'yı yalanlayacak olursanız, geçmişte peygamberlerinin karşısında ayrı bir hizip teşkil eden ve kendilerine gelen elçileri yalanlayan kavimlerin başına gelenlerin benzeri bir azaba uğramanızdan korkuyorum. Nitekim Nuh kavmi, Âd, Semud ve onlardan sonra gelen Lût kavmi gibi kavimlerin başına Allah'ın azabı gelmişti de onlar, ne kendilerine yardım edecek birisini, ne de kendilerini himaye edecek bir koruyucu bulabilmişlerdi. Bu ayette geçen "durumu gibi" ifadesi, "azapta onların hali gibi" veya "peygamberleri yalanlamaya yeltenmedeki halleri gibi" anlamındadır.
"Allah, kullarına zulmetmek istemez." Yani Allah, kullarını zulme sokmayı murad etmez. Bu itibarla onları günahsız oldukları halde helak etmez. Onları, ancak işledikleri günahlar, kendilerine gelen peygamberleri yalanlamaları ve onların emrine muhalefet etmeleri sebebiyle helak eder.
Daha sonra Allah Tealâ, onları ahiret azabıyla korkutmakta ve şöyle buyurmaktadır:
5- "Ey kavmim! Sizin için o bağrışıp çağrışma gününden korkuyorum. O gün arkanızı dönüp kaçarsınız, ama sizi Allah'tan kurtaracak kimse yoktur." Yani ey kavmim! Ben, s^in için kıyamet gününün dehşetli manzaralarından kurtarması için birbirinizden bağırarak yardım istediğiniz veya cehennemliklerin cennetliklere, cennetliklerin de cehennemliklere bağırdığı o zamanın azabından korkuyorum. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Cennet halkı, ateş halkına seslendi: "Rabbimizin bize vaad ettiğini biz gerçek bulduk. Siz de Rabbinizin size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?" (Ahzâb, 7/44), "Ateş halkı, cennet halkına, "Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bizim üzerimize akıtın." diye seslendiler." (Ahzâb, 7/50).
Yine sizin için, ateşten kaçarak dört bir yana dağılacağınız veya ateşe götürülmek üzere toplandığınız yerden ayrılarak kaçacağınız o günün azabından korkuyorum. O gün siz ne bir koruyucu, ne Allah'ın azabına engel olacak, ne de sizi himaye edecek birisini bulamazsınız. Bu da onların muhatap olduğu tehdidi tekit eden bir ifadedir.
"Allah kimi şaşırtırsa, artık ona yol gösteren olmaz." Yani Allah kimi saptırır, kendisine tevfik vermez ve rüşdünü ilham etmezse, artık o kimse için Allah'tan başka doğru yola ve cennete götürecek bir yol gösterici olmaz.
6- "Daha önce Yusuf da size açık deliller getirmişti. Onun getirdiklerinden de kuşkulanıp duruyordunuz. Nihayet o ölünce, 'Allah ondan sonra peygamber göndermez." dediniz." Yani size şunu hatırlatırım ki, peygamberleri yalanlamak size dedelerinizden ve babalarınızdan kalma bir tutumdur. Zira Allah size, yani Mısır'da yaşayan babalarınıza, Musa (a.s.)'dan önce de bir peygamber göndermişti ki o, Ya'kub oğlu Yusuf (a.s.)'dur. O size, doğruluğunu gösteren apaçık mucizeler ve Allah'ın dinini açıklayan apaçık ayetler getirmişti. Siz hem onu, hem de ondan sonra gelen elçileri yalanladınız ve apaçık delillerden şüphe duymaya devam ettiniz. Hatta Yusuf b.
Ya'kub (a.s.) öldüğü zaman, ondan sonra elçi geleceğini de inkâr ettiniz. Bu suretle hem onun hayatında, ona karşı, hem de o öldükten sonra gelen diğer elçilere karşı kâfir oldunuz. Bu durum, sizdeki bu peygamberleri yalanlama, elçilere karşı inatla direnme ve onları inkâr etme tavrının, babadan oğula geçen bir tavır olduğunu göstermektedir.
"İşte Allah, aşırı giden şüpheci kimseleri böyle şaşırtır." Yani aşırılığı sebebiyle Allah'a karşı çok masiyet işleyen, bunu gitgide çoğaltan, kalbinden Allah'ın dinine karşı şüphe besleyen ve Allah'ın birliği, müjdesi ve tehdidi konusunda kuşku içinde bulunan kimsenin içinde bulunduğu durum, bu dalâlet ve kötü gidişat içinde bulunanın durumu gibidir.
Daha sonra Allah Tealâ, aşırı giden bu şüphecilerin özelliklerini zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Onlar ki, kendilerine gelmiş bir delil olmadığı halde Allah 'in ayetleri hakkında tartışırlar. Bu (durum) gerek Allah indinde, gerek iman edenler yanında büyük bir nefretle karşılanır." Yani o aşırı giden şüpheci kimseler onlardır ki, Allah'ın ayetleri hakkında onları iptal etmek için -herhangi bir açık hüccet ve delilleri olmadığı halde- mücadele ederler, hakka karşı batıl ile muharebe ederler. Bu mücadele gerek Allah Tealâ, gerekse müminler nazarında buğzu büyütmüştür. Çünkü bu, batıla dayanan ve aslı esası olmayan bir mücadeledir. Allah'ın kızgınlığı, isyan edenleri azaba sokmasıdır. Müminlerin kızgınlığı ise, kâfirleri terketmek ve onlarla ilişkiyi kesmektir.
"İşte Allah, her kibirli zorbanın kalbini böyle mühürler." Yani Allah, o aşırı giderek hak ile mücadele edenlerin kalbini nasıl mühürlemişse, hakka ittiba etmeyerek kibirlenen ve zayıf kimseleri zelil kılarak boyundurukları altına alan, onlara ihanet ederek haksız yere canlarına kıyan zorba kimselerin kalbini de aynı şekilde mühürler. Şa'bî ve başkaları bu ayet hakkında şöyle demişlerdir: "Bir kimse, iki kişinin canına kıymadıkça ces-sar (zorba) sayılmaz." Katâde ise, "Haksız yere cana kıymak, zorbalık göstergesidir." demiştir. Mukâtil de "mütekebbir", tevhidi kabul etmeyerek bü-yüklenen, "cebbar" ise hak olmayan konularda zorba" şeklinde görüş belirtmiştir. Bu durumdaki bir kimse, ilk haliyle Allah'a düşmanlık eder, ikinci haliyle de Allah'ın yarattıklarına katı davranır. [9]
Hz. Musa İle Firavun Ve Haman Kıssası -ΙΙΙ- Firavun'un, Hz. Musa İle Alay Etmek Ve Onun Peygamberliğini İnkâr İçin Onun İlâhını Araması
36- Firavun dedi ki: "Ey Haman! Ba- na yüksek bir kule yap da, o sebep-
37- Göklerin sebeplerine çıkıp Mu- sa'nın ilâhına bakayım. Çünkü ben onu yalancı sanıyorum. Böylece
vun'un düzeni başka değil, ancak hüsran da ıdı.
Açıklaması:
"Firavun dedi ki: "Ey Haman! Bana yüksek bir kule yap da, o sebeplere erişeyim. Göklerin sebeplerine çıkıp Musa'nın ilâhına bakayım. Çünkü ben onu yalancı sanıyorum." Yani mümin kişinin Hz. Musa hakkında yaptığı savunmayı dinledikten sonra Firavun, veziri Haman'a şöyle dedi: Ey Haman! Bana görkemli, şatafatlı ve yüksek bir bina yap. Ola ki bu bina sayesinde göklerin sır kapılarına ulaşırım. Onlara ulaştığım zaman Musa'nın ilâhını araştıracağım. Firavun bu sözüyle, Hz. Musa ile alay etmekten ve onun peygamberliğini inkârdan başka bir şeyi amaçlıyor değildi. Daha sonra bu tavrını, şöyle diyerek tekit etmiştir: Ben öyle zannediyorum ki Musa, benden başka bir ilâhı olduğu ve o ilâhın kendisini bize peygamber olarak gönderdiği iddiasında mutlak bir yalancıdır. Firavun bu sözleriyle, kavminin küfürde kalmasını ve onların sadece kendisinin ilâh olduğuna inanmalarını temin edebilmek ve onları istediği şekilde yönlendirebilmek için onların kafasını karıştırmak ve hakkı batılla bulandırmak amacını gütmektedir.
Firavun'un bu sözleri, Hz. Musa'nın, kendisini Allah'ın ona gönderdiği yolunda söylediklerini yalanladığının açık delilidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Böylece yaptığı kötü iş, Firavun'a güzel gösterildi ve o, yoldan çıkarıldı. Firavun'un düzeni başka değil, ancak hüsranda idi." Yani ahmaklığın, kalın kafalılığın ve kıt anlayışın bu şekilde süslü gösterilmesi gibi, zorba Firavun'a da, şirk, yalanlama, azgınlıkta ve tuğyanda devam etme gibi yaptığı kötülük ve işlediği kabahat süslü gösterildi. Yani şeytan, kötü amelini ona süslü gösterdi ve bu suretle onu yolun doğrusundan ve hidayetten saptırdı; onu hak ve adalet yolundan mahrum etti. Firavun'un tuzağı ve hilesi başka değil ancak hüsran ile sonlanmıştır. Çünkü bütün varlığı, istediği herhangi bir şeyi gerçekleştiremeden sahipsiz ve başıboş kalmıştır.
Kısacası Firavun ve benzerlerinin yaptığı şey, paygamberleri yalanlayan sapkınların yaptığıdır ve bunların küfür, dalâlet ve sapkınlıklarının akıbeti helak ve hüsrandır. Firavun'un, insanları Hz. Musa'ya imandan alıkoymak için buşvurduğu tedbirler boşa çıkmış, zayi olmuş ve herhangi bir fayda vermemiş şeylerdir. [10]
Hz. Musa İle Firavun Ve Haman Kıssası -IV-
Mü'min Kişinin, Kavmine Nasihate Devam Etmesi
38- Mümin kişi dedi ki: "Ey kavmim! Bana uyun, sizi doğru yola götüre-yim."
39- "Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak fani bir eğlencedir. Ahiret ise ebedî olarak durulacak yerdir."
40- "Kim bir kötülük yaparsa, ancak onun kadar cezalanır, ama erkek ve kadından her kim, mümin olarak iyi amelde bulunursa, onlar cennete girerler ve orada kendilerine hesapsız rızık verilir."
41- "Ey kavmim! Neden ben sizi kurtuluşa çağırdığım halde, siz beni ateşe çağırıyorsunuz?"
42- "Siz beni, Allah'a nankörlük etmeye ve bilmediğim şeyleri O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz, bense sizi, O Azîz ve Gaffar olana çağırıyorum."
43- "Sizin beni çağırdığınız şeye kesinlikle ne dünyada ne de ahirette davet olmaz. Bizim dönüşümüz Al-lah'adır. Aşırı gidenler, işte onlar
44- "Benim size söylediklerimi ya-
45- Allah onu, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu ve Firavun ailesini, azabın en kötüsü kuşattı:
46- Onlar sabah akşam o ateşe sunulurlar. Kıyamet koptuğu gün de, "Firavun ailesini azabın en çetinine sokun." denilecek.
Açıklaması:
"Mümin kişi dedi ki: "Ey kavmim! Bana uyun, sizi doğru yola götüre-yim." Yani Firavun ailesinden olan mümin kişi, kavmine nasihat ederek şöyle dedi: Ey kavmim! Size söylediğim ve sizi çağırdığım şeyde bana uyun ki sizi doğru yola, hayır ve selâmet yoluna götüreyim ki bu, Musa'nın getirdiği Allah'ın dinine ittibadır.
Bu ifadede, Firavun ve ailesinin gittiği yolun azgınlık, dalâlet ve bozgunculuk yolu olduğunun anlatımı da vardır.
Daha sonra o mümin kişi, kavmini, dünya nimetlerine aldanmaktan ve dünya süsüne kapılmaktan sakındırmış ve şöyle demiştir:
"Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak fani bir eğlencedir. Ahiret ise ebedî olarak durulacak yerdir." Yani ey kavmim! Bu dünya hayatı, kendisinden az bir süre istifade edilen geçici bir eğlenceden başka bir şey değildir. Bir süre sonra zail olur ve ölümle biter. Ahiret ise ebedî kalma yeridir. Zira orası zevali olmayan daim ve baki bir hayatın yaşanacağı yerdir ve oradan başka bir dünyaya geçiş de yoktur. Orada insanlar ya nimetler, ya da ateş içindedir. Bunların dışında üçüncü bir şık yoktur. Şu halde mutlu kişi, nimetlere ulaşmak için çalışan kimsedir. Çünkü ahiretteki nimetler daimîdir. Aynı şekilde orada azap da daimîdir.
Bu ayet, yakın bir gelecekte yok olacak ve zeval bulacak olan dünyanın özelliğini anlatmakta, daim ve baki olan ahiret hayatını müjdelemektedir.
Daha sonra Allah Tealâ, kulların nasıl birbirinden ayrıldığını ve ahi-rette amellere nasıl karşılık verileceğini açıklamakta ve rahmet yönünün, azap yönüne baskın olduğuna işaret ederek şöyle buyurmaktadır:
"Kim bir kötülük yaparsa, ancak onun kadar cezalanır; ama erkek ve kadından her kim mümin olarak iyi amelde bulunursa, onlar cennete girerler ve orada kendilerine hesapsız rızık verilir." Yani kim bir masiyet olan işlerden birini işlerse, Allah'ın adaletinin bir tecellisi olarak ahirette ancak işlediği ma'siyetin misliyle kendisine ceza verilir. Kim de salih amel işlerse -ki salih amel, Allah'ın emrine uyup nehyinden kaçınmaktır- ve Allah'ı ve Rasulleri'ni tasdik ederse, başkaları değil, işte böyle kimseler cennet ehlidir ve onlar cennetin nimetlerinden ve rızıklarından, herhangi bir ölçü olmaksızın ve işledikleri amel ile ölçülmeksizin -Allah'tan bir fazl-u kerem, nimet ve rahmet olarak- kat kat istifade ederler.
Bu ayet, günahın cezasının sadece kendi miktarınca olacağının, iyiliğin karşılığının ise hesaptan hariç olduğunun ve iyiliğin miktarınca olmayacağının delilidir. Yine bu ayet, İslâm Hukuku'nda "cinayetler" başlığı altında ele alman fiillerin hükümleri konusunda da büyük bir esası teşkil etmektedir. Zira misliyle mukabelenin meşru ve misilden fazlasının gayri meşru olması, bu ayetin gereğidir. Yani nefisler ve mallar konusundaki cinayetler hakkında gerekli olan, ya -hububat gibi misi ile ölçülen hususlarda- misi ile veya -ev eşyası, mal, inci ve mücevherat gibi kıyenıî olan (kıymetle ölçülen) hususlarda- kıymet iledir.
Daha sonra sözkonusu mümin kişi, kavmini Allah'a davet etme işini daha bir tekitli olarak tekrarlamakta ve ortağı bulunmayan Allah'a imanını açığa vurarak şöyle demektedir:
"Ey kavmim! Neden ben sizi kurtuluşa çağırdığım halde, siz beni ateşe çağırıyorsunuz?" Yani ey kavmim! Size ne oluyor? Bana haber verin! Ne oluyor ki, ben sizi, Allah Tealâ'ya iman, sadece ortağı olmayan Allah'a kulluk ve Rabbinizin katından size gönderilen peygamberleri tasdik etmek suretiyle ateşten kurtuluşa ve cennete girmeye çağırdığım halde, siz ise benim, şirk koşmamı ve putlara kulluk etmemi istiyor ve bu suretle beni, cehennemliklerin amellerini işlemeye çağırıyorsunuz?
Daha sonra bu kişi, her iki davet türünü şöyle açıklıyor: "Siz beni Allah'a nankörlük etmeye ve bilmediğim şeyleri O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz, bense sizi, O Azız ve Gaffar olana çağırıyorum." Yani siz beni gerçekten çok tehlikeli bir işe çağırıyorsunuz ki o, bilgisizce Allah'a karşı kâfir olmak, O'na, ilâhlığı konusunda hiçbir delil bulunmayan şeyleri ortak koşmaktır. Bunların Allah'a ortak oldukları konusunda ben, kabul edilebilir herhangi bir bilgiye de sahip değilim. Bense sizi, izzet, kudret, hükümranlık, ilim, irade, bağışlama ve azap etme gücü gibi ilâhlık sıfatlarıyla muttasıf bir mabuda iman etmeye çağırıyorum. Şu halde O'na iman edin ki O sizi bağışlasın ve size izzet versin. Zira O, küfredenlerden intikam alma konusunda galip ve kuvvet sahibidir; kendisine iman edip, tevbe edenlerin günahını bağışlamadaki izzet ve büyüklüğünde ise Gaffar'dır, çok bağışlayıcıdır.
Daha sonra bu kişi, onların çağrılarının çürütülmesi ve tuttukları yolun yanlışlığının ortaya konması konusunda söylediklerini tekit ederek şunları söylemektedir:
"Sizin beni çağırdığınız şeyin kesinlikle ne dünyada ne de ahirette davet olamaz." Yani aklen ve vakıa olarak hak, sahih ve sabit olmuştur ki, sizin beni çağırdığınız putlar, kendilerine dua edene ne dünyada, ne de ahirette cevap verebilir! Çünkü o putlar işitmeyen ve görmeyen, ne bir fayda, ne de bir zarar verebilen cansız varlıklardır. Nitekim diğer bazı ayetlerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah'ı bırakıp da, kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere yalvarandan daha sapık kim olabilir? Oysa onlar bunların yalvardıklarından habersizdirler. İnsanlar Allah 'm huzurunda toplandıkları gün onlara düşman olurlar ve onların kendilerine tapmalarını tanımazlar." (Ahkâf, 46/5-6), "Eğer onları çağırsanız, sizin çağırmanızı işitmezler. İşitseler bile size cevap veremezler. Kıyamet günü de sizin ortak koşmanızı inkâr ederler." (Fâtır, 36/14).
"Bizim dönüşümüz Allah'adır. Aşırı gidenler, işte onlar ateş halkıdır." Yani şurası kesin bir vakıadır ki, bizim dönüp gideceğimiz yer, ölüm ve ahi-ret yurdunda dirilişle Allah Tealâ'nın huzurudur. Orada her insan kendi amelinin karşılığını görecektir. Masiyetlerde aşırı gidenler ve çok isyan edenler, Allah'ın tayin ettiği sınırları aşanlar, şirke, putperestliğe ve küfre dalmış olanlar, işte onlar, ateşe gidecek ve aşırılıkları -Allah Tealâ'ya şirk koşmaları- sebebiyle orada ebedî kalacak olan ateş halkıdır.
Daha sonra bu kişi, geleceği düşündüren, güzel bir ifadeyle konuşmasını tamamlamakta ve şöyle demektedir:
"Benim size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kulları görür." Yani yakında benim size hitaben söylediğim, nasihat, hatırlatma, açıklama, emir ve yasak ihtiva eden bu sözlerimin doğru olduğunu, pişmanlığın fayda vermeyeceği bir vakitte bileceksiniz. Ne ki ahirette şiddetli azap sizi kuşatmış olacak. Ben, Allah'a tevekkül ediyor ve beni, sizinle ilişkimi kesmemden ve sizinle aramızda oluşan düşmanlıktan dolayı bana gelecek her türlü kötülükten koruması için Ondan yardım istiyorum. Zira Allah, kullarını hakkıyla görür, onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır. Dolayısıyla hidayete müste-hak olanları hidayete erdirir, saptırılmaya müstehak olanı da saptırır. Kuvvetli hüccet, tamA hikmet ve hükmünü yürütecek kudret onundur. Mu-katil şöyle demiştir: "Bu mümin kul, daha sonra kaçıp bir dağa sığındı, kavmi onu bir türlü öldüremedi."
Daha sonra Allah Tealâ, bu ifadesi güzel cesur mümin kişinin sonunu haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Allah onu, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden karada ve Firavun ailesini azabın en kötüsü kuşattı” Yani Allah onu dünyada, kendisini öldürmek için kurdukları tuzağın kötülüklerinden korudu ve onu –tıpkı Hz. Musa’yı koruduğu gibi- Firavun’un kötülüğünden kurtardı; ahirette de onu ateşten korudu ve cennette ona nimetler ihsan buyurdu. Firavun ve kavminin üzerine ise azabın en kötüsünü indirdi; onlar dünyada topluca suda boğuldular, ahirette de ateşte azap edilecekler.
Ardından Allah Tealâ, bu kötü azabı açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır:
"Onlar sabah akşam o ateşe sunulurlar. Kıyamet koptuğu gün de, "Firavun ailesini azabın en çetinine sokun." denilecek." Yani Firavun ve kavminin ruhları, onlar öldükten sonra ve kıyamet gelmeden önce Berzah aleminde kıyamet kopana kadar sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet günü geldiği zaman da onların ruhları ve bedenleri ateşte bir araya gelecek ve meleklere, "Firavun ailesini cehenneme sokun." denecek ki, oradaki azap, daha fazla elem verici ve daha büyük bir ceza olacaktır.
Buhari, Müslim ve daha başkaları İbni Ömer (r.a.)'den şöyle rivayet etmişlerdir: "Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Biriniz öldüğü zaman, ahirette kalacağı yer kendisine sabah akşam arzedilir. Eğer o kimse cennetliklerden ise, cennetliklerden olduğunu bilecek., cehennemlik ise cehennemliklerden olduğunu bilecek ve kendisine, "Allah seni kıyamet günü diriltene kadar senin yerin burasıdır." denecek."
İbni Mesud (r.a.), Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Firavun ailesinin ve onlar gibi olan kâfirlerin ruhları, sabah akşam ateşe arz edilir ve kendilerine, "İşte burası sizin meskeninizdir. denilir. Yine İbni Mesud (r.a.)'dan gelen bir diğer rivayette -ki az yukarıda da geçmişti-şöyle denmiştir: "Onların ruhları, siyah kuşların karınlarında, her gün -sabah akşam olmak üzere- iki kere cehenneme götürülürler. İşte onların cehenneme sunulması budur."
Bu ayet ve zikrettiğimiz hadisler, kabirde Berzah azabının hak olduğunun ispatı konusundaki temel dayanaklardır. Kabir azabı seksiz şüphesiz bir hak ve gerçektir. Buhari, Hz. Aişe (r.a.)'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Rasulullah (s.a.)'a kabir azabını sordum. "Evet, kabir azabı haktır." buyurdular." Ne var ki bu ayette, bedenlerin de kabirde ruh ile birlikte azap göreceğine ve acı çekeceğine delâlet yoktur. Bu hususa ancak sünnet delâlet etmektedir; "Evet, kabir azabı haktır." şeklinde biraz önce zikretiği-miz hadiste olduğu gibi. Aynı şekilde bu ayet, Berzah aleminde sadece kâfirlerin azap göreceğine delâlet etmektedir. Bu, müminlerin de günahları sebebiyle kabirde azap görmelerini gerektirmez. Ancak bu husus, daha önce zikrettiğimiz hadislerden anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, kabirdeki azap da türlü türlüdür. Buna İbni Ebî Hâtim'in ve -Müs/ıed'inde- Bez-zâr'ın İbni Mesud (r.a.)'dan rivayet ettiği şu hadis delâlet etmektedir:
"Müslüman olsun kâfir olsun, iyilik yapan hiçbir iyi kul yoktur ki Allah kendisine mükâfat vermemiş olsun." Bizler, Yâ Rasulallah" dedik, "Allah'ın kâfire verdiği mükâfat nedir?" Şöyle buyurdu: "Eğer kâfir, yakınlarıyla irtibat halinde bulunmuş (sıla-i rahim yapmış), sadaka vermiş yahut güzel bir amel işlemişse Allah ona mal, evlât, sıhhat ve benzeri mükâfatlar verir." Bizler, "Kâfirin ahiretteki mükâfatı nedir?" diye sorduk, "Azaptan daha hafif bir azap (daha az azap)" buyurdu ve "Firavun ailesini azabın en çetinine sokun." ayetini okudu. [11]
Küfür Liderleri İle Onlara Tabi Olanlar Arasında Cehennemde Geçen Tartışma:
47- Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara dediler ki: "Biz size uymuştuk. Şimdi siz, bu ateşin ufak bir parçasını bizden savabilir misiniz?"
48- Büyüklük taslayanlar da dediler ki: "Hepimiz onun içindeyiz. Allah, kullar arasında böyle hüküm verdi."
49- Ateştekiler, cehennemin bekçilerine dediler ki: "Rabbinize dua edin de, hiç değilse bir gün bizden azabı biraz hafifletsin."
50- Bekçiler dediler ki: "Elçileriniz size açık deliller getirmezler miydi?" "Evet." dediler. Bekçiler dediler ki: "Öyleyse yalvarın. Kâfirlerin yalvarması hep çıkmazdadır."
Açıklaması:
"Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük tasla-yanlara dediler ki: "Biz size uymuştuk. Şimdi siz, bu ateşin ufak bir parçasını bizden savabilir misiniz?" Yani ey peygamber! Nasihat, ve ibret olsun diye kavmine, cehennemlik kâfirlerin ateşteyken yaptıkları tartışmayı hatırlat ki Firavun ve kavmi de onlar arasındadır. Orada zayıflar ve uyan durumunda olanlar, peygamberlere ittiba etmekten büyüklenen ve insanların iman etmesini engellemek için hileler/tuzaklar kuran o lider ve önderlere derler ki: Bizler, sizlerin tabileri idik. Sizin dünyadayken bizi çağırdığınız küfür ve dalâlete, size itaat ederek rağbet göstermiştik. Sonuçta size tabi olmamız dolayısıyla ateşe girdik. Şimdi ateşin bir miktarını veya parçasını bizden savabilir misiniz? Yahut onu bizden alarak yüklenir misiniz? Liderler bu soruya, Allah Tealâ'nın zikrettiği şekilde şöyle cevap verirler:
"Büyüklük taslayanlar da dediler ki: "Hepimiz de onun içindeyiz. Allah, kullar arasında böyle hüküm verdi." Yani büyüklük taslayanlar, mus-taz'aflara şöyle dediler: Hem biz, hem de siz toptan cehennemdeyiz. Böyleyken biz sizi bu azaptan nasıl kurtarabiliriz? Eğer bu azabın bir miktarını olsun savma kudretinde olsaydık, onu kendimizden savardık. Allah hüküm verdi ve Onun verdiği hüküm adil olup, kullar arasında hükümran olandır. Allah Tealâ, kullardan bir kısmının cennete, bir kısmının ise azaba girmesine hükmetti ve biz azaptakilere de azabı -her birimizin müstehak olduğu ölçüde- taksim etti. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Hepsi için bir kat fazla azap vardır. Ama siz bilmezsiniz." (A'râf, 7/38).
Zayıf olanlar, küfrün elebaşlarından ümit kesince, bu sefer de cehennem bekçilerine yönelir ve onlardan, kendileri için dua etmelerini isterler. Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır:
"Ateştekiler, cehennemin bekçilerine dediler ki: "Rabbinize dua edin de, hiç değilse bir gün bizden azabı biraz hafifletsin." Yani kâfirlerden oluşan cehennemlikler, cehennemin bekçilerine ve görevlilerine -ki onlar ateş ehlini azaplandırmakla görevli meleklerdir- şöyle dediler: Rabbiniz Allah'a dua edin. Olur ki sizin Allah indinde bize aracılık yapmanızla Allah azabımızın bir günlük miktarını hafifletir. Onların bu yola başvurmaları, Allah Tealâ'nm, kendilerinin dualarına karşılık vermeyeceğini ve sözlerini dikkate almayacağını bilmelerindendir.
Cehennem bekçileri, onların bu taleplerini, kendilerini delil ile bağlayarak ve azarlar tarzda şöyle reddederler: Allah Tealâ buyuruyor ki:
"Elçileriniz size açık deliller getirmezler miydi?" Cehennem bekçileri, cehennem ehline şöyle derler: Dünyadayken elçileriniz size, Allah'ın birliğini gösteren ve kötü akıbete düşmekten sakınmanız gerektiğini ispat eden açık hüccet ve delillerle gelmemiş miydi? "Kendi aranızdan, Rabbinizin ayetlerini size okuyan ve sizi bu gününüzle karşılaşacağınız hakkında uyaran elçiler gelmedi mi?" (Zümer, 39/71).
"Evet" dediler." Cehennem ehli şöyle dedi: Evet bize elçiler gelmişti. Ama biz onları yalanladık ve gerek getirdikleri hüccetlere, gerekse kendilerine inanmadık.
Onlar, bu itirafta bulununca, cehennem bekçileri, alaylı bir tavırla onlara şöyle derler:
"Öyleyse yalvarın. Kâfirlerin yalvarması hep çıkmazdadır." Yani cehennem bekçileri, ateş ehline şöyle dedi: Durum sizin belirttiğiniz gibi olduğuna göre, bizzat dua edin. Zaten biz Allah'a karşı kâfir olan ve kendilerine açık hüccetlerle geldikten sonra peygamberleri yalanlayan kimseler için dua etmeyiz. Biz sizlerden uzağız. Daha sonra cehennem bekçileri, cehennem ehline, Allah'a ve Onun peygamberlerine karşı kâfir olanların duasının hiçbir faydasının olmayacağını haber verirler. Zira Allah'a ve Onun peygamberlerine karşı kâfir olanların duası, ancak ve ancak zayi olmada, butlanda ve yok olup gitmededir; kabul ve karşılık görmez.
Tirmizi ve daha başkaları Ebu'd-Derdâ (r.a.)'dan şöyle rivayet etmişlerdir: "Cehennem ehline öyle bir açlık verilir ki, çektikleri azaba denk olur. Bunun üzerine bu açlıktan kurtulmak için yardım isterler. Kendilerine Da-rı' (bir çeşit dikenli ve pis kokulu bitki) ile yardım yapılır. Bu yiyecek, yiyeni ne besler, ne de açlığını giderir. Onlar onu yerler, ancak bu yiyecek onların açlığını gidermez. Bunun üzerine yine yardım isterler ve kendilerine, boğaza dizilen bir yemekle yardımı yapılır. Onlar da bunu yer ve tıkanırlar. Dünyada, boğaza dizilen yiyecekleri su içerek hazmettiklerini hatırlayarak bu defa içecek için yardım isterler. Bunun üzerine onlara, demir çengellerle Hamim (kaynar su) verilir. Bu içecek, yüzlerine yaklaştığı zaman yüzlerini yakar. Karınlarına gidince de, barsaklarını ve karınlarında bulunan her şeyi parça parça eder. Bunun üzerine cehennem ehli, şöyle diyerek meleklerden yardım isterler: "Rabbinize dua edin de hiç değilse bir gün bizden azabı biraz hafifletsin." Melekler ise onlara şöyle cevap verirler: "Elçileriniz size açık deliller getirmezler miydi?" "Evet" dediler. Melekler dediler ki: "Öyleyse yaluarın. Kâfirlerin yalvarması hep çıkmazdadır." [12]
Düşmanlarına Karşı Dünyada Ve Ahirette Peygamberlere Yardım Edilmesi:
51- Elbette biz elçilerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında hem şahitlerin şahitliğe duracakla-
rı günde yardım ederiz.
53- Andolsun biz Musa'ya hidayet verdik ve İsrailoğulları'na o Kitab'ı
miras kıldık.
54- O, sağduyu sahiplerine yol gösterici bir öğüttür.
55- Şimdi sen sabret. Çünkü Allah'ın vaadi gerçektir. Günahlarının bağışlanmasını iste. Akşam sabah Rabbini hamd ile teşbih et.
56- Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadan Allah'ın ayetleri hakkında tartışanlar var ya, onların göğüslerinde asla erişemeyecekleri bir büyüklük hevesinden başka bir şey yoktur. Sen Allah'a sığın. Çünkü Se-mî', Basîr olan O'dur.
Açıklaması:
"Elbette biz elçilerimize ve inananlara, hem dünya hayatında hem şahitlerin şahitliğe duracakları%gündeyardım ederiz." Yani biz, kendilerini düşmanlarına karşı galip ve onları kahredici kılmak suretiyle elçilerimizi ve müminleri destekleriz. Bu, hem dünya hayatında böyledir, hem de ahirette, meleklerden, peygamberlerden ve müminlerden oluşan şahitlerin, elçilerin tebliğ görevlerini yerine getirdiği, kavimlerinin de onları yalanladıkları konusunda şahitlik yaptıkları zaman bu şahitlik ile kendisini gösterecektir.
Dünya hayatındaki yardım ya manevi yardımdır, ya da somut bir yardımdır. Manevi yardım, hüccet ve burhan göndermek suretiyle yahut kendilerini övmek ve ta'zim etmek suretiyle ya da mevkilerini yüceltmek, hakimiyet ve güç vermek yahut da dinin yayılması suretiyle olur. Hz. Davud ve Hz. Süleyman'a, kendilerini yalanlayanlara karşı yardım edilmesi ve Hz. Peygamber'e, kendisini yalanlayan kavmine karşı yardım edilmesi ve kendisinin Arap yarımadasında devlet ve hakimiyet sahibi kılınması böyledir. Somut yardım ise, peygamberleri yalanlayanların kahredilmesi ve kendilerinden intikam alınması suretiyle olur. Hz. Nuh'un kavmi ile Fira-vun'un denizde boğulması, Kureyş'in ileri gelenlerinin Bedir'de öldürülmesi ve mallarının ganimet olarak alınması böyledir. İntikam bazan da ölüm sonrası olur. Eş'iya (a.s)'ın kavmi tarafından öldürülmesinden sonra zalimlerin o kavme musallat kılınması ve Hz. Zekeriyya'nm oğlu Hz. Yahya'nın öldürülmesi hadisesinde, onunla birlikte kâfirlerden 70 bin kişinin öldürülmesi böyledir.
Ahirette yardım ise, mükâfat derecelerinin yüceltilmesi, cennette ikramlara muhatap kılınması ve peygamberlerle arkadaşlık nasip edilmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kim Allah'a ve Rasul'e itaat ederse, işte onlar, Allah'ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır!" (Nisa, 4/69). Yine ahiret-teki yardımın bir diğer türü de, mü"minlere kendi amellerinin, kâfirlere de kendi amellerinin gereğince muamele edilmesidir. Nitekim bir sonraki ayette bu husus dile getirilmektedir:
"O gün zalimlere mazeretleri fayda vermez. Onlar için lanet ve yurtların en kötüsü vardır." Yani şahitlerin şahitlik edeceği o kıyamet gününde müşriklerin mazeretleri kabul edilmeyecektir. Çünkü onların mazeretleri geçersizdir, şüpheleri kıymetsizdir; onlar için rahmetten kovulma ve uzaklaşma vardır, onlar için kötü bir kalma yeri ve ahirette meydana gelecek olan şeylerin en şerlisi vardır ki o, ateş ve cehennemde elim bir azaptır.
Peygamberlere dünya ve ahirette verilecek yardım zikredildikten sonra Allah Tealâ, dünyada yapılan yardımın bazılarının zikrine geçmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Andolsun biz Musa'ya hidayet verdik ve îsrailoğulları'na o Kitab'ı miras kıldık. O, sağduyu sahiplerine yol gösterici bir öğüttür." Yani Allah'a yemin olsun ki, biz Musa'ya Tevrat ve peygamberlik verdik. Tevrat, Musa'nın kavmi için şer'î hükümler ve hidayet ihtiva ediyordu. Aynı zamanda onun peygamberliği, Yed-i Beyza, Asa gibi açık mucizelerle de teyit edilmişti. Musa'dan sonra da Tevrat'ı İsrailoğulları'nın yanında baki kıldık, onu sonra gelenler için miras bıraktık. Bu, onlar için bir hidayet, sahih ve selim akıl sahipleri için bir öğüt idi. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik. Onda yol gösterme ve nur vardır. Kendilerini Allah'a vermiş peygamberler, onunla Yahudiler'e hüküm verirlerdi." (Mâide, 5/44).
Kendilerine yardım edileceği hususu, peygamberler hakkında kesin olduğuna göre, onlara düşen ancak sabretmektir. Bu sebeple Allah Tealâ, peygamberine de sabrı emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Şimdi sen sabret. Çünkü Allah'ın vaadi gerçektir. Günahlarının bağışlanmasını iste. Akşam sabah Rabbini hamd ile teşbih et." Yani durum böyle olduğuna -peygamberlere ve onların tabilerine yardım edileceği kesinleşmiş olduğuna- göre ey Rasul, müşriklerin eziyetlerine karşı -senden önceki elçilerin yaptığı gibi- sabret. Zira sabrın sonu hayırdır ve insanlara karşı seni koruyan ve sana yardım eden Allah'tır. Allah'ın, gerek yardım konusunda, gerekse diğer konularda varit olan vaadi haktır, sabittir ve O', bu vaadinden asla caymaz. Bunun yanında -daha yerinde olan davranışı, sevabın fazlasını terketmek gibi şeylerden dolayı işlediğin- günahtan bağışlanmayı dile. Ya da müminlere nasıl istiğfar edileceğini göstermek ve onların seni örnek almaları için istiğfar et. Zira Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır. Bir de gündüzün sonlarında ve gecenin başlarında Allah'ı hamd ile tenzih etmeye devam et. Buradaki "Akşam sabah Rabbini hamd ile teşbih et." ayetinden muradın, "İki vakitte ikindi namazını ve sabah namazını kıl." veya "Beş vakit namazı kıl." demek olduğu da söylenmiştir. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: "Gündüzün iki tarafında ve geceye yakın saatlerinde namaz kıl." (Hûd, 11/114.)
Bu, ümmet açısından sabrın ve istiğfarın zaruret olduğunun delilidir. Burada Hz. Peygamber (s.a.)'e hitap edilmesinin sebebi, onun vesilesiyle bütün ümmete öğretmektir. Yine bu ayet, Allah'ı teşbih ve Ona hamde veya farz namazları kılmaya devamın gerektiğine delildir. Bu ayette tevbe ve mağfiret dilemenin amelden önce zikredilmiş olmasının sebebi hakkında şu söylenebilir: Halisane yapılmış tevbe olmadan amel kabul edilmez. Tevbe, Hz. Peygamber'in derecesi göz önünde bulundurulduğu zaman Onun hakkında günah olan "daha yerinde ve daha faziletli olan davranışın terki" sebebiyle de yapılır. Evlâ ve efdal olan davranışın terki, Hz. Peygam-ber'den başkası hakkında ise günah değildir.
Daha sonra ilâhi beyan, müşriklerin Allah Tealâ'nın ayetleri hakkında mücadele etmesinin sebebini açıklamaya geçmekte ve Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadan Allah'ın ayetleri hakkında tartışanlar var ya, onların göğüslerinde asla erişemeyecekleri bir büyüklük hevesinden başka bir şey yoktur." Yani kendilerine Allah'tan gelmiş herhangi bir delil bulunmadığı halde Kur'an'm ayetleri hakkında mücadele ve münakaşa edenler ve hakkı batıl ile savmaya kalkışanların kalbinde hakkı kabule ve onun hakkında düşünmeye yanaşmalarını engelleyen bir büyük-lenme, böbürlenme ve Hz. Muhammed (s.a.)'e üstün gelme arzusu ile O'nun ardından liderlik ve peygamberliğin kendilerine kalması arzusundan başka bir şey yoktur. Ne var ki onlar bu hedeflerine ulaşacak değillerdir; bunu elde edemeyecek ve muratlarına nail olamayacaklardır. Aksine hakkın bayrağı daima dimdik ayakta, batılın takipçilerinin söz ve fiilleri ise ayaklar altında olacaktır. Daha kısa bir ifadeyle; müşriklerin Hz. Peygamberi yalanlamalarının sebebi, nefislerinde bulunan kibir ve hasettir ve onlar umduklarını gerçekleştiremeyecek, arzularına ulaşamayacaklardır.
"Sen Allah'a sığın. Çünkü Semi', Basîr olan O'dur." Yani Allah'ın ayet-leriyle mücadele eden o müstekbirlerin batıl davalarından korunmanın yolu, onların şerrinden Allah'a sığınmak, O'na iltica etmek ve onların tuzakları karşısında O'ndan yardım istemektir. Zira O, onların sözlerini hakkıyla işitici, yaptıklarını hakkıyla görücüdür. Hiçbir gizlilik O'na gizli değildir; O onları gözetlemektedir ve onlar yakın bir gelecekte kahr-u galebe ile mağlup edileceklerdir. [13]
Allah'ın Varlığının, Kudretinin Ve Hikmetinin Delillerinden Birkaçı:
57- Elbette gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmaktan daha büyük bir hadisedir. Fakat insanların çoğu bilmezler.
58- Körle gören, iman edip de iyi amellerde bulunanlarla kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz!
59- O saat mutlaka gelecektir. Bunda asla şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu inanmazlar.
60- Rabbiniz buyurdu ki: "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, hor ve hakir olarak cehenneme girecektir."
61- Allah sizin için, içinde dinlene-siniz diye geceyi, görmeniz için gündüzü yaratandır. Şüphesiz Allah, insanlara lütufkârdır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
62- İşte, her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah budur. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Nasıl da çevriliyorsunuz?
63- İşte Allah'ın ayetlerini kasten inkâr edenler de böyle çevriliyorlardı.
64- Allah arzı size durulacak yer, göğü de bina yapan; sizi şekillendiren, şekillerinizi de güzel yapan ve sizi güzel rızıklarla besleyendir. İşte Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir!
65- O, diridir, O'ndan başka ilâh yoktur. Dini yalnız kendisine halis kılarak O'na yal var in. Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
Açıklaması:
1- "Elbette gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmaktan daha büyük bir hadisedir." Yani göklerin, yerin ve biralardaki alemlerin, feleklerin, yıldızların ve insanlar için yaratılan diğer şeylerin var edilmesi, insanların nefislerinin gerek yoktan, gerekse ikinci kez (ahirette) yaratılmasından daha büyük ve azametli bir iştir. Bütün bunları yaratan, bunlardan daha küçük ve kolay şeyleri yaratmaya da tabiatiyle kadirdir. Burada, insanların
kullandığı ölçekte bir kıyaslama ve takdirle anlatım vardır. Yoksa Allah Tealâ için yoktan var etmek de, yarattığı bir varlığa tekrar hayat vermek de aynıdır. Hal böyleyken öldükten sonra dirilmeyi nasıl inkâr edersiniz? Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: "Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratamaz mı?" (Yâ-Sîn, 36/81), "Gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorulmayan Allah 'in, ölüleri diriltmeye da kadir olduğunu görmediler mi? Evet, O her şeye kadirdir." (Ahkaf, 46/33).
Ne var ki insanların çoğu, Allah'ın kudretinin azametini bilmiyorlar, bu kahredici hüccet karşısında düşünmüyorlar. Bu, Allah'ın kurdeti hakkında burada zikredilen ilk delildir.
Daha sonra Allah Tealâ, gafil olan ve hakka karşı batıl iddialarla mücadele eden kimseler için bir misal zikretmekte ve onları köre benzetmekte; düşünen, kötülüklerle mücadele eden kimseleri de, basiret sahibi oldukları için gözü görene benzetmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Körle gören bir olmaz." Yani hak karşısında batıl iddialarla mücadele eden kimse ile hakkın mücadelesini yapan bir olmaz. Allah'ın ayetleri ve beyanları hakkında düşünmeyen kâfir, bütün bunlar hakkında düşünen ve öğüt alan mümin ile bir olmaz. Bunlardan ilki, görme hassassiyetini kaybetmiş köre benzerken, ikincisi, gözleri açık olan ve gören kimseye benzer. Onun için de bu ikincisi, kâinat hakkında düşünür ve ibret alır. Körle gören arasındaki fark açıktır.
"İman edip de iyi amellerde bulunanlarla, kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz?" Yani aynı şekilde, iman edip salih amellerde bulunan iyi kimse ile küfür ve masiyet içinde bulunan kötü kimse de bir olmaz. Hal böyleyken insanlardan birçoğu ne kadar az düşünüyor, bu örneklerden ne kadar az ibret alıyor ve Rabb'lerine itaatkâr iyi müminler ile Rabblerinin emrine aykırı hareket eden facir kâfirler arasındaki farkın idrakine ne kadar az varıyor?
Kıyametin varlığının imkânını gösteren delili beyan ettikten sonra Allah Tealâ, bunun hemen arkasından kıyametin kesin bir şekilde vuku bulacağını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
"O saat mutlaka gelecektir. Bunda asla şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu inanmazlar." Yani kıyamet günü gelmektedir ve onun gelişinde, gerçekleşeceğinde asla şüphe yoktur. O halde buna seksiz, şüphesiz ve kesin bir şekilde iman edin. Ancak insanların çoğu -ki onlar kâfirlerdir- öldükten sonra dirilmeyi inkâr eder, hatta onun varlığını yalanlarlar. Çünkü onların anlayışlarında eksiklik ve kusur vardır ve akılları, hücceti idrak etmekte zaaf içindedir.
Allah Tealâ, kıyametin hak ve doğru olduğunu ispat ettikten sonra, kıyamet gününde kurtuluşu elde etmenin yolunu açıklamakta -ki o, Yüce Allah'a itaattir- ve şöyle buyurmaktadır:
"Rabbiniz buyurdu ki: "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, hor ve hakir olarak cehenneme girecektir." Yani Allah Tealâ haber vermektedir ki, eğer kul, kendisine dua ve hakkıyla ibadet ederse, ona icabet edecektir. Zira aşağıda tahrici gelecek olan hadiste de buyurulduğu gibi, "Dua, ibadetin özüdür." Dua, kendi başına bir ibadettir. Dua, menfaatin gelmesi ve zararın savuşturulması isteğidir. Allah'tan başkasına yapılan duanın hiçbir faydası yoktur. Zira duaya karşılık vermeye kadir olan, Allah Tealâ'dır. Kullarına, kendisine dua etmelerini emir buyuran, bizzat Yüce Allah'tır ve kendilerine, dualarına icabet edeceğini de vaad etmiştir. O'nun vaadi ise haktır. Büyüklenerek, bir olan Allah Tealâ'ya dua ve ibadete tenezzül etmeyen kimseler, hor ve zelil kimseler olarak cehenneme gireceklerdir.
Bu ayet, dua ile kulluk emrini ve Allah'tan bir fazl-u kerem olarak kendilerine icabet edileceğine dair ilâhi vaadi ihtiva etmektedir. Yine bu ayet, büyüklük taslayarak Allah'a duaya tenezzül etmeyenler için de şiddetli bir tehdit içermektedir. Allah kerem sahibidir; kişi kendisine dua ettiği zaman onun duasına icabet eder, aynı zamanda da kendisinin büyük lütfundan ve geniş mülkünden, muhtaç bulunduğu dünya ve ahiret işleri konusunda talepte bulunmayan kimselere de gazap eder.
İmam Ahmed, Edebü'l-Müfred'de Buhari, Hâkim ve Sünen sahipleri Tirmizi, Ebu Davud, Nesâî, İbni Mace ve daha başkaları, Nu'mân b. Beşîr (r.a.)'den şöyle rivayet etmişlerdir: "Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Dua, ibadetin kendisidir." Sonra da Rasulullah (s.a.) şu ayeti okudu: "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim..." Tirmizî de Enes b. Mâlik (r.a.)'den şöyle rivayet etmiştir: "Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Dua, ibadetin özüdür." Ancak bu rivayet zayıftır. Bir diğer hadiste de -ki sahihtir ve Hâkim tarafından İbni Abbas'tan rivayet edilmiştir- Peygamberimiz "ibadetin en efdali duadır." buyurmuştur.
İmam Ahmed ve Hâkim de Ebu Hureyre (r.a.)'den şöyle rivayet etmişlerdir: "Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Kim Allah'a dua etmezse, Allah ona gazap eder." Yine İmam Ahmed ile Bezzâr'm naklettikleri bir diğer rivayette de, "Kim Allah'tan istemezse, Allah ona gazap eder" buyurulmuştur.
Daha sonra Allah Tealâ, kudretine delâlet eden ve kullarına verdiği nimetlerin düşünülmesini isteyen başka deliller sıralamakta ve şöyle buyurmaktadır:
2, 3- "Allah sizin için, içinde dinlenesiniz diye geceyi, görmeniz için gündüzü yaratandır." Yani Allah Tealâ, gece ile gündüzü, ardarda gelecek şekilde yaratmış; geceyi, soğuk ve karanlık bir zaman dilimi olarak dinlenme, uyku, istirahat ve gündüz gerçekleştirilen hayatî faaliyetler için güç tazeleme zamanı, gündüzü de güneş vasıtasıyla aydınlık kılmıştır ki, ihtiyaçlar görülebilsin, maişet temin edilebilsin, ticarî, ziraî ve sınaî faaliyetler
yürütülebilsin, yolculuklar yapılabilsin ve kulların maslahatı için bunlara benzer eylemler gerçekleştirilebilsin.
"Şüphesiz Allah, insanlara lütufkârdır. Fakat insanların çoğu şükretmezler. " Yani Allah Tealâ, gerek burada zikredilen nimetleri, gerekse hesaba gelmeyecek kadar sınırsız diğer nimetleri ile insanlara lütufkâr olandır. Ancak insanların çoğunluğu, bu nimetlere şükretmez ve bunları itiraftan geri dururlar. Bu ya -kâfirlerde olduğu gibi- bu nimetleri bilerek inkâr suretiyle, ya da nimeti verene şükretme borcunda bulunduklarını düşünme-yip, ihmal etmek suretiyle olur ki bunu da cahiller yapar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Hakikaten insan çok nankördür." (Hacc, 22/66), "Doğrusu insan, çok haksızlık edendir, çok nankördür." (İbrahim, 14/34), "İnsan, Rabbine karşı çok nankördür." (Âdiyât, 100/6), "Kullarımdan şükreden azdır." (Sebe1, 34/13).
Daha sonra Allah Tealâ, kendisinin tek ve yegâne yaratıcı olduğunu, bu sebeple kulluğun da sadece kendisine yapılması gerektiğini belirtmekte ve şöyle buyurmaktadır:
4, 5- "İşte, her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah budur. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Nasıl da çevriliyorsunuz?" Yani bütün bu zikredilenleri yapan ve yaratan, bu nimetleri ihsan eden, mürebbi (gelişimini sağlayan, yetiştiren, idare eden) ve müdebbir olan (çekip çeviren, belli bir düzen içinde hükmünü yürüten) Allah'tır. O'nun dışında başka bir Rabb yoktur. Her şeyin yaratıcısı O'dur. Yaratma işinde kendisine herhangi bir varlık yardım etmiş değildir. O, kendisinden başka ilâh olmayan tek İlâh'tır. Böyleyken O'na kulluk etmekten nasıl çevrilirsiniz, O'nu birlemekten nasıl yan çizer ve Allah'ı bırakıp da, kendisine bile ne fayda, na da zarar verebilen o putlara nasıl ibadet edersiniz? O putlar ki, herhangi bir şey yaratmaları sözkonusu değildir, tam tersine kendileri birer mahluktur!
Bu sapıklık, kadim bir hastalıktır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"İşte, Allah 'm ayetlerini kasten inkâr edenler de böyle çevriliyorlardı." Yani Allah'tan başkasına kulluk suretiyle kendisini gösteren bu çevrilme ve dalâlet nasılsa, Allah'ın birliğini inkâr edenler, O'nun ayetlerini bile bile yalanlayıp yok sayanlar ve ellerinden herhangi bir hüccet ve burhan olmadığı halde, sırf bilgisizliklerine ve nevalarına uyarak bu en sağlam ve doğru yoldan sapanlar da aynen böyle dalâlete düşmüşlerdi.
Bu delillerin ardından Allah Tealâ, kudretine ve hikmetine vurgu yapan bir diğer delil daha eklemekte ve şöyle buyurmaktadır:
6, 7- "Allah arzı size durulacak yer, göğü de bina yapan..." Yani yeryüzünü istikrar ve sebat yeri yapan O'dur. Orada binalar ve diğer şeyler yerleşir. Canlılar orada yaşar ve ölür; onun üzerinde yürür ve her türlü tasarruf ve faaliyette bulunurlar. Yine O, göğü de, alem için korunmuş, sabit ve kaim bir tavan yapmıştır. O gök ne çöker, ne de yarılıp çatlar. Göğü de yıldız ve gezegenlerle süslemiştir.
Allah Tealâ, dış alemle ilgili bazı deliller (ki onlar, bu kâinatta insan dışındaki varlıklardır ve göklerle yerin durumu ile gece ve gündüzün durumu olmak üzere ikidir) açıkladıktan sonra, varlığını ve kudretini gösteren insanın kendisinden delillere geçmektedir ki, bunlar da insanın suretinin ihdası, güzelleştirilmesi ve insanın güzel şeylerden rızıklandırılması olmak üzere üçtür:
8, 9- "Sizi şekillendirdi, şekillerinizi de güzel yaptı. Ve sizi güzel rızık-larla besledi." Yani sizi en güzel surette, en mütenasip şekilde ve emsalsiz bir kıvamda yarattı. Boyunuz ve diğer organlarınız birbiriyle orantılı ve maişet temini için gerekli muhtelif çalışma şekilleri için uygun. Yine O size, gerek yiyecek, gerekse içecek türlerinde en güzel ve leziz rızıklar ihsan etti.
"İşte Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!" Yani bu yüce sıfatlarla muttasıf olan ve bu değerli nimetleri ihsan eden, kendisinden başkasının Rabb'liğe lâyık" olmadığı Rabb'dır! İnsanların ve cinlerin oluşturduğu alemlerin Rabbi olan Allah, ortağı, çocuğu ve eşi bulunmak gibi kendisine lâyık olmayan noksan sıfatlardan yüce ve münezzehtir.
Yüce Allah, Tevhid-i Rububiyet'i ispat ettikten sonra Tevhid-i Uluhi-yet'in ispatına geçmekte ve şöyle buyurmaktadır:
10- "O diridir, O'ndan başka ilâh yoktur. Dini yalnız kendisine halis kılarak O'na yalvarın." Yani evrende dilediğince iş gören ve bütün kâinatı evirip çevirebilen Allah Tealâ, zatî bir hayat ile diridir, bakîdir, fena bulmaz, Evvel'dir, Âhir'dir, Zahirdir, Bâtm'dır, ilâhlıkta tekdir. Dolayısıyla O'nun dışındaki herhangi bir varlık ilâhlığa lâyık değildir. Öyleyse, taat ve ibadeti yalnız kendisine halis kılarak, Onu birleyerek ve O'ndan başka ilâh olmadığını ikrar ederek O'na kulluk edin.
Hamd ve senaya, verdiği nimetler için şükredilmeye müstehak olan O'dur. Yüce Allah, hamdin nasıl yapılacağını kullarına emrederek ve öğreterek şöyle buyuruyor:
"Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur." Yani hamdin sahibi, şükür ve senaya müstehak olan, melek, insan ve cinlerin oluşturduğu alemlerin rabbi Odur. Bu cümle, haber cümlesi olmakla birlikte, içinde bir emri de barındırmaktadır. Yani Ona dua ve hamd edin.
İbni Cerir, İbni Abbas (r.a.)'ın şöyle dediğini rivayet eder: "Kim "Lâ ilahe illallah" derse, arkasından da, "el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn" desin." Bunu söyledikten sonra İbni Abbas (r.a.) şu ayeti okumuştur: "Dini yalnız kendisine halis kılarak O'na yalvarın. Hamd, alemlerin Rabbine mahsustur." İmam Ahmed, Müslim, Ebu Davud ve Nesâî, Abdullah b. Zü-beyr (r.a.)'den şöyle rivayet etmişlerdir: "Rasulullah (s.a.), her namazın ar-
kasından şöyle derdi: "Lâ ilahe illallâhu vahdehû lâ şerike leh, lehu'l-mül-kü ve lehu'l-hamdu ve hüve alâ külli şey'in kadir, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh, lâ ilahe illallâhu velâ na'budu illâ iyyâhu, lehu'n-ni'metu ve lehu'l-fadlu, lehu's-senâu'l-hasen, lâ ilahe illallâhu muhlisine lehu'd-dîn, velev kerihe'l-kâfirûn." (Allah'tan başka ilâh yoktur, O tekdir, ortağı yoktur. Mülk Onundur, hamd Ona mahustur ve O her şeye kadirdir. Günahlardan dönmeye ve kulluk görevlerini yerine getirmeye kuvvet ve kudret veren ancak O'dur. Allah'tan başka ilâh yoktur ve biz, O'ndan başkasına kulluk etmeyiz. Nimet ve fazlu kerem O'nundur, güzel övgü Ona mahsustur. Dini yalnız kendisine halis kılarak Allah'tan başka ilâh bulunmadığını ilân ederiz, kâfirler bundan hoşlanmasa da!" [14]
Allah Tealâ'dan Başkasına Kulluğun Nehyi Ve Bunun Sebebi:
66- De ki: "Ben, Rabbimden bana açık deliller gelince, sizin Allah'tan başka yalvardıklarmıza tapmaktan menolundum ve alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum."
67- Sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra kan pıhtısından yaratan sonra sizi çocuk olarak çıkaran sonra güçlü çağınıza eresiniz, sonra da ihtiyarlar olasınız diye sizi yaşatan O'dur. İçinizden kimi de daha önce öldürülüyor; belli süreye erişmeniz ve aklınızı kullanmanız için.
68- Yaşatan ve öldüren O'dur. Bir işin olmasını istedi mi, ona sadece "Ol!" der, o da olur.
Açıklaması:
"De ki: "Ben, Rabbimden bana açık deliller gelince, sizin Allah'tan başka yalvardıklarınıza tapmaktan menolundum ve âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum." Ey Rasul! Kavminin, Mekke ve başka yerlerdeki müşriklerine de ki: Rabbimin katından gelen aklî ve naklî deliller kendisi dışındaki put vb. herhangi bir şeye/kimseye tapılmasını yasaklamaktadır. Bu aklî ve naklî deliller, Kur'an ayetleri ve Allah'ın, selim akıllara yerleştirdiği -tevhide delâlet eden- burhanlardır. Ve alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim olup boyun eğmekle ve dinimi O'na halis kılmakla emrolundum. Putlara kulluğu yasaklayan ayetlerden biri, Yüce Allah'ın şu kavl-i ilâhisidir: "Elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yaptığınızı da Allah yaratmıştır." (Sâffât, 37/95-96).
Daha sonra Allah Tealâ, tevhide delâlet eden enfüsî delillerden birisini zikretmektedir. O delil, insanın oluşumu ve meydana geliş merhaleleridir:
"Sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra kan pıhtısından yaratan sonra sizi çocuk olarak çıkaran, sonra güçlü çağınıza eresiniz, sonra da ihtiyarlar olasınız diye sizi yaşatan O'dur. İçinizden kimi de daha önce öldürülüyor.
Belli süreye erişmeniz ve aklınızı kullanmanız için." Yani Allah'tır ki, sizin ilk atanız olan Hz. Adem'i topraktan yaratmıştır. Aynı şekilde onun soyunu da topraktan yaratmıştır. Zira meniden yaratılan her mahlûk, kandan meydana gelmektedir. Kan gıdadan oluşmakta, gıda bitkilerden, bitkiler ise su ve topraktan meydana gelmektedir. Böylece sabit olmaktadır ki, her insan topraktan meydana gelmektedir. Daha sonra Allah Tealâ bu toprağı nutfe (meni) haline getirmekte, sonra alâkaya (kan pıhtısına) dönüştürmektedir. Sonra sizi doğurtturuyor ve çocuklar olarak çıkarıyor. Bilâhare güçlülük, yani kuvvette ve akıl gücünde kemâle erme çağına ulaşıyor, bunun ardından da yaşlanıyorsunuz.
İnsanlar arasında, ihtiyarlık, gençlik veya çocukluk çağlarına gelmeden önce ölenler de bulunmaktadır. Böyle olması, tayin edilmiş bir süreye -ki bu, ölüm veya kıyamet zamanıdır- ulaşmanız içindir.
Ceninlik merhalesi, çocukluk merhalesi, güçlülük çağına ulaşma merhalesi ve ihtiyarlık merhalesi. Bütün bu değişim ve intikallerde Allah'ın varlığına delâlet vardır. Allah Tealâ, bu değişim ve intikal meyamnda bir diğer delil daha zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Yaşatan ve öldüren O'dur. Bir işin olmasını istedi mi, ona sadece "Ol!" der, o da olur." Yani, Allah'tır ki, yaşatmaya ve öldürmeye kadirdir ve O, bu hususta tekdir, O'ndan başka herhangi bir varlık buna muktedir değildir. O herhangi bir işin olmasını takdir ve murad ettiği zaman sadece ona "Ol! der, o da olur." Yani herhangi bir şeye bağlı olmaksızın, herhangi bir yardım ve külfet sözkonusu olmaksızın iradesinin gereği hemen oluverir. Bu, yaratılışın zihinde canlandırılmasını mümkün kılan en uzak anın anlatımıdır. Zira ilâhi irade kendisine taalluk ettiği anda mahlûk, oldukça yüksek bir süratle var olur. [15]
Allah'ın Ayetleri İle, Batıl Deliller İleri Sürerek Mücadele Edenlerin Cezası:
69- Allah'ın ayetleri hakkında tartışanların nasıl çevrildiklerini görmedin mi?
70- Onlar Kitab'ı ve elçilerimizle gönderdiğimiz şeyleri yalanlayanlardır. Yakında bilecekler!
71- Bilsinler ki o zaman boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde sürüklenecekler.
72- Kaynar suda. Sonra da ateşte yakılacaklar.
73- Sonra onlara, "Ortak koştuklarınız nerede?" denecek.
74- "Allah'ı bırakıp da?" Diyecekler ki: "Bizden uzaklaşıp kayboldular. Daha doğrusu biz bundan -önce hiçbir şeye tapmazdık." İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtır.
75- "Bu durum, sizin yeryüzünde haksız olarak şımarmanızdan ve taşkınlık yapmanızdan ötürüdür."
76- "Cehennemin kapılarından girin! Orada ebedî kalacaksınız. Ki-birlenenlerin yeri ne kötüdür!"
Açıklaması:
"Allah'ın ayetleri hakkında tartışanların nasıl çevrildiklerini görmedin mi?" Yani ey Muhammedi Kendilerine imanı gerektiren apaçık ilahî ayetler hakkında batıl gerekçelerle mücadele eden şu yalanlayıcı müşriklere şaşmıyor musun? Onların akılları hidayetten dalâlete nasıl da çevriliyor! Oysa Allah'ın ayetlerinin sahih olduğu ve bunların bizzat tevhide imanı gerektirdiğini gösteren deliller aşikârdır.
"Onlar Kitab'ı ve elçilerimizle gönderdiğimiz şeyleri yalanlayanlardır." Yani bunlar, Kur'an'ı ve tevhid, kulluğu Allah'a halis kılma, insanın dünyadaki hayatını düzenlemeye çlverişli hükümler, şirk ve putperestlikten uzak durma ve öldükten sonra dirilmeye iman gibi elçilerin getirdiği ilkeleri yalanlayan kimselerdir. Sonra Allah Tealâ şöyle buyurarak onları tehdit etmektedir: "Yakında bilecekler!" Yani bu gidişatlarının sonunu ve küfürlerinin karşılığını yakında bilecekler.
Daha sonra Yüce Allah, bu şiddetli tehdid ve azabını şöyle anlatmaktadır.
"Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde sürüklenecekler kaynar suda. Sonra da ateşte yakılacaklar." Yani o yalanlayanlar, demir halkalar boyunlarına geçirildiği ve zincirlerle kaynar suda sürüklendikleri vakit bilecekler. Buradaki "hamîm" sıcaklıkta son noktada bulunan su demektir. Bu suda derileri sıyrılacak ve etleri dökülecek. Sonra da onlar, yakıtı oldukları ve kendilerini kuşatan ateşte yakılacaklardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "İşte bu, suçluların yalanladığı cehennemdir. Onunla kaynar su arasında dolaşırlar." (Rahman, 55/43-44). Allah Tealâ, onların, zakkum yeyip hamîm içeceklerini zikrettikten sonra da şöyle buyurmaktadır: "Sonra dönüşleri elbette cehennemedir." (Sâffât, 37/68), "Tutun onu, cehennemin ortasına sürükleyin. Sonra başının üstüne kaynar su azabından dökün. Tad! Zira sen, kendince üstündün, şerefliydin. İşte o, kuşkulanıp durduğunuz şey budur." (Duhân, 44/47-50).
Daha sonra bu kimselere, kendilerini azarlayıp tahkir etmek maksadıyla, tapındıkları putları sorulacak: "Sonra onlara, "Ortak koştuklarınız nerede" denecek, "Allah'ı bırakıp da?" Diyecekler ki: "Bizden uzaklaşıp kayboldular. Daha doğrusu biz, bundan önce hiçbir şeye tapmazdık." İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtır." Yani melekler tarafından tahkir ve azarlama maksadıyla onlara, "Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz putlar ve or-taklar nerede? Onlara ne oldu da sizi, içinde bulunduğunuz bu azaptan kurtaramıyorlar ve bu zor zamanda size yardımcı olamıyorlar?"
Onlar buna cevap olarak şöyle diyecekler: "Bizden kaybolup gittiler ve bize herhangi bir menfaatleri dokunmuyor. Onları kaybettik, göremiyoruz. Gerçek şu ki, biz herhangi bir şeye tapmıyormuşuz. Açıkça anladık ki biz, bize fayda verecek herhangi bir şeye tapıyor değilmişiz." Çünkü putlar duymaz ve görmez; ne bir fayda, ne de zarar verebilirler. Onlardan sadır olan bu cevap, kendilerinin putlara kulluğunun batıl bir iş olduğu konusunda yine bizzat kendilerinin açık bir itirafıdır.
İşte Allah Tealâ, kâfirleri böyle saptırır da onlar, kendilerini ateşe götürecek olan putlara taparlar. Yani kâfirlerin bütün amellerinin batıl olduğu böylece ortaya çıkar ve tapanlar ile tapılanlar arasındaki bütün alâka ve bağlar bu şekilde kesilir.
Daha sonra Allah Tealâ, onların azaplandırılmasmın sebebini açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır:
"Bu durum, sizin yeryüzünde haksız olarak şımarmanızdan ve taşkınlık yapmanızdan ötürüdür." Yani bu azap ve bu saptırma, sizin dünyadayken Allah'a isyandan dolayı duyduğunuz sevinç ve O'nun elçilerine ve kitaplarına muhalefetten dolayı hissettiğiniz neş'e ve mutluluk sebebiyledir. Aynı şekilde bu azabın sebebi, aşırı bir şekilde sevinmeniz ve taşkınlığa düşmenizdir. Şirk ve putlara tapma şeklinde tezahür eden haksız bir neşenin karşılığı işte bu ateştir.
Ardından Yüce Allah, kendilerini azarlayarak, tahkir ederek ve içinde bulundukları azabın sona ermesinden ümitlerini keserek, kâfirlere, tadacakları bir azap türünü açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır:
"Cehennemin kapılarından girin. Orada ebedi kalacaksınız. Kibirle-nenlerin yeri ne kötüdür!" Yani cehennemin, sizin durumlarınıza göre belirlenmiş yedi kapısından girin. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: "Onun yedi kapısı vardır. Her kapıya onlardan bir bölüm ayrılmıştır." Ve siz, bu ateşin içinde devamlı surette kalacak, ebedî olarak oradan çıkamayacaksınız. Allah'ın ayetleri karşısında kibirlenen ve Onun hüccet ve delillerine uymayan kimselerin kalacağı, içinde şiddetli azap bulunan bu yer ne kötüdür. [16]
Sabır Ve Yardım:
77- Sen sabret. Allah'ın sözü gerçek- tir. Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmım ya sana gösteririz, yahut seni vefat ettiririz. Nihayet onlar ancak bize döndürülüp getirileçeklerdir.
78- Andolsun biz, senden önce de elÇİler 8önderdik- Onlardan kimini sana anlattık, kimini de anlatma-
dik. Hiçbir elçi, Allah'ın izni olma-dan bir mucize getiremez. Allah'ın emri geldiği zaman hak yerine geti-
rilir ve işte o zaman Allah'ın ayetlerini boşa çıkarmaya uğraşanlar hüsrana uğrarlar.
Açıklaması:
"Sen sabret. Allah'ın sözü gerçektir." Yani ey peygamber! Kavminin bir kısmının seni yalanlamasına karşı sabret. Zira Allah'ın, onlara karşı sana yardım vaadi ve onlardan intikam alacağına dair sözü haktır, mutlaka yerine getirilecektir. Bu, ya dünyada, ya da ahirette, ama mutlaka olacaktır.
"Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını ya sana gösteririz, yahut seni vefat ettiririz. Nihayet onlar ancak bize döndürülüp getirileceklerdir." Yani ey peygamber.' Biz onlara vaad ettiğimiz azabın bir kısmını -ki Bedir günü öldürülmek ve esir alınmak, daha. sonra Mekke'nin ve Arap yarımadasının diğer bölgelerinin fethi gibi hususlar bunlardandır sen hayattayken sana gösteririz, -ki bunlar, onların hak ettiği azaplardır ve Hz. Peygamberin hayatında gerçekleşmiştir- ya da seni, onlara azap indirmeden önce vefat ettiririz. Bu durumda onların dönüp geleceği yer kıyamet günü bizim huzurumuzdur. O zaman onlara şiddetli azabı tattırır ve kendilerine amellerinin karşılığını veririz.
Bu ayetin bir benzeri de şu ayettir: "Ya biz seni alıp götürdükten sonra onlardan öç alırız. Yahut onları tehdit ettiğimiz şeyi sana gösteririz. Bizim onlara gücümüz yeter." (Zuhruf, 43/41-42).
Daha sonra Allah Tealâ, Rasulünü teselli ederek şöyle buyuruyor:
"Andolsun biz, senden önce de elçiler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık, kimini de anlatmadık." Yani andolsun ki biz, senden önce de pek çok rasul ve nebiyi kavimlerine gönderdik. Bunlar arasında, haberlerini ve
kavimlerinden gördükleri muameleleri sana ilettiğimiz kimseler bulunduğu gibi -ki bunların adedi yirmi beştir-, haberini sana iletmediklerimiz de bulunmaktadır. Bunların sayısı, zikredilenlere oranla kat kat fazladır. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: "Daha önce sana anlattığımız elçilere ve sana anlatmadığımız elçilere de vahyetmiştik." (Nisa, 4/164).
İmam Ahmed, Ebu Zerr (r.a.)'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ya Rasulallah!" dedim, "Nebilerin sayısı kaçtır?" Şöyle buyurdu: "Yüz yirmi dört bindir. Bunlardan, sayıları üçyüz on beş kadarı büyük bir topluluğa rasul-dür." Yüce Allah'ın Kur'an'da zikrettiği rasuller ise yirmi beş civarındadır.
"Hiçbir elçi, Allah'ın izni olmadan bir mucize getiremez." Yani rasul-lerden herhangi birisinin, Allah'ın izni olmaksızın kavmine, olağan dışı bir belge, bir mucize getirmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu durum, o elçilerin, kavimlerine getirdikleri mesajlarda doğruluk üzere bulunduklarının bir delilidir. Bu ayette anlatılan, peygamberlerin, peygamber olduklarını gösteren mucizelerdir. Peygamberlerin gönderildikleri kavimler, onlara inanmamakta inat ve direnç göstererek kendilerinden mucize göstermelerini istiyorlardı.
"Allah'ın emri geldiği zaman hak yerine getirilir ve işte o zaman Allah'ın ayetlerini boşa çıkarmaya uğraşanlar hüsrana uğrarlar." Yani onların dünyada veya ahirette azaba uğratılmaları için tayin edilmiş vakit geldiği zaman, aralarında adaletle hüküm verilir. Bunun sonucunda Yüce Allah, vereceği hak hükümle, gerçeği dile getiren peygamberlerle onlarla birlikte hareket edip onlara inanan kimseleri kurtarır, batıla tabi olan ve o şekilde davranan kâfirleri ise helak eder.
Dolayısıyla ey Muhammed! Sana düşen, senden önce gelmiş olan peygamberlerin yaptığı gibi yaparak sabretmekten başka bir şey değildir. Allah'ın, seninle kavminin arasında hüküm verecek olan emri geldiği zaman, aranızda hak ile hükmedilecektir. Bunun sonucunda da sen başarıya ulaştırılacaksın, Kureyş'in elebaşlarından senin davetinden yüz çeviren batıl ehli kimseler ise hüsrana uğrayacaklardır. [17]
Allah'ın Varlık Ve Birliğini Gösteren Diğer Birkaç Delil:
79- Allah, kimine binmeniz, kimin- den yemeniz için size hayvanları yaratandır.
80" OnIarda sizin Adalar var. Onların üstünde gönüllerinizdeki arzuya erersiniz; onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız.
81- Allah size &yetlerini gösteriyor. Allah'ın ayetlerinden hangisini inkâr ediyorsunuz?
Açıklaması:
Allah Tealâ, dokundurucu bir üslûpla kullan için yarattığı ve kudretine delâlet eden faydası pek çok hayvanları zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Allah kimine binmeniz, kiminden yemeniz için size hayvanları yaratandır." Yani sizin için hayvanları yaratan, Allah Tealâ'dır. Bu hayvanlar deve, sığır ve keçiyi de kapsayan koyundur. Bunları, kimine binmeniz, kimini de yemeniz için yarattı. Meselâ deve hem yenir, hem sütü sağılır, hem üzerine binilir, hem de yolculuklarda üzerine yük vurulur. Sığır (inek) hem yenir, hem de sütü içilir. Aynı zamanda onunla toprak sürülür. Koyun hem yenir, hem de sütü sağılır. Bunların hepsinin yününden ve kılından, çeşitli eşyalar ve elbise yapımında faydalanılır. Bunun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Onlarda sizin için faydalar var. Onların üstünde gönüllerinizdeki arzuya erersiniz; onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız." Yani onlarda sizin için, üzerlerine binme ve etlerini yeme dışında, tüylerini, kıllarını ve yünlerini kullanmak, onlardan muhtelif özelliklerde yağlar, peynir ve -elbise, eşya ve yiyecek olarak kullanılan- sair şeyler gibi daha başka faydalar da vardır. Aynı şekilde, uzak beldelere kolaylıkla götürebilmek için yüklerinizi onların üzerine yüklersiniz. Karada deveye, denizde de gemilere eşyanızı yükler ve bir yerden başka bir yere nakledersiniz. Bu meyanda deve için, "çöl gemisi" denmiştir. Bu ayet hakkında şöyle düşünülebilir: Yüce Allah burada, kara ve deniz binitleri olarak lütfettiği nimetleri zikretmektedir.
Aynı anlamı ihtiva eden diğer bazı ayetler de şunlardır: "Sekiz çift: Koyundan iki, keçiden iki. (...) Ve deveden iki, sığırdan iki." (En'âm, 6/143-144), "Hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için ısınma ve daha birçok yararlar vardır. Ve onlardan kimini de yersiniz. Ve akşamleyin mer'adan getirdiğiniz, sabahleyin mer'aya götürdüğünüz zaman onlarda sizin için bir güzellik de vardır. Ağırlıklarınızı öyle uzak şehirlere taşırlar ki, onlar olmasa, canlarınız büyük zahmetler çekmeden oraya varamazdınız. Doğrusu Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir." (Nahl, 16/5-7).
Allah Tealâ, inkâr edilemez kudretine delâlet eden bu birçok delili zikrettiği zaman şöyle buyurmaktadır:
"Allah size ayetlerini gösteriyor. Allah 'in ayetlerinden hangisini inkâr ediyorsunuz?" Yani Allah Tealâ, dış dünyaya ve fizikî varlığınıza yerleştirdiği bu delil ve burhanları kullarının gözleri önüne seriyor. Bu ayetlerin hepsi, Allah'ın kemâl-i kudret ve vahdaniyetine delâlet eden açık ve kesin delillerdir. Bunlardan hangisini inkâr ediyorsunuz? Bunların hepsi insaf sahibi olan ve gözleri gören hiçkimsenin inkâr edemeyeceği kadar açık ve belirgin delillerdir. Burada söylenmek istenen şudur: Sizler, kör bir inat ve büyüklenme göstermediğiniz sürece Allah'ın ayetlerinden herhangi birisini inkâr edemezsiniz. Nitekim bir şiirde şöyle denmiştir:
"Her şeyde O'nun için bir ayet vardır. Hepsinde birliğine delâlet vardır." [18]
Allah'ın Ayetleri İle Mücadele Edip Onları Yalanlayan, Azabı Gördükleri Zaman İse Şirki Terkeden Kimseleri Tehdit:
82- Ya onlar yer yüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden evvelkilerin akıbeti nice olmuştur, baksınlar! Hem onlar, bunlardan daha çoktu. Kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerce de daha güçlü ve sat-vetli idiler. Fakat kazandıkları şeyler kendilerine asla fayda vermedi.
83- Öyle ya, kendilerine peygamberleri apaçık mucizeler getirince onların nezdindeki ilme karşı şımarıklık gösterdiler de hakkında alay ettikleri şey kendilerini çepeçevre kuşatıverdi.
84- O çetin azabımızı gördükleri vakit; "Allah'a bir olarak inandık. O'na eş olarak tuttuğumuz şeyleri de inkâr ettik." dediler.
85- Fakat azabımızı gördükten sonra imanları fayda verecek değildi. Allah'ın kulları hakkında geçerli olan âdeti budur. İşte burada kâfirler, hüsrana uğramışlardır.
Açıklaması:
"Ya onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden evvelkilerin akıbeti nice olmuştur baksınlar! Hem onlar bunlardan daha çoktu. Kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerce de daha satvetli idiler. Fakat kazandıkları şeyler kendilerine asla fayda vermedi." Yani müşriklerden Allah'ın ayetleri ile mücadele eden kimselerin memleketlerine seyahat etmezler mi, kutsal metinlerinde Allah'a isyan eden geçmiş ümmetlerin halinin nasıl olduğu konusundaki bilgilere bakmazlarını ki, -ki o ümmetler peygamberleri de yalanlamışlardı- memleketlerin de bulunup üzerlerine indirilen şiddetli azabı ve cezayı yansıtan mevcut eserleri müşahede etmezler mi. Ki o müşrikler, sayı bakımından Kureyş müşriklerinden çok daha fazla idiler. Ve yeryüzünde ulaşmış oldukları ilim, fen ve medeniyet seviyesini gösteren binalar, saraylar, kaleler, çiftlikler ve sedler bıraktılar.
Üzerlerine azap geldiğinde ise, dünya için yaptıkları bütün bu şeylerin kendilerine hiçbir faydası olmamıştır. Ne malları, ne evlâtları ne de kazandıklarının faydası olmuş, yani kendilerinden Allah'ın emrini yani üzerlerine inen şiddetli azabı uzaklaştıramamıştır.
"Öyle ya, kendilerine peygamberleri apaçık mucizeler getirince onların nezdindeki ilme karşı şımarıklık gösterdiler de hakkında alay ettikleri şey kendilerini çepeçevre kuşatıverdi." Yani peygamber, bu yalancı ümmetlere apaçık delillerle ve gün ışığı gibi mucizelerle geldiklerinde onlara iltifat etmediler, onları kabul etmediler. Kendilerindeki batıl şüpheleri ve sapık inançları faydalı bir ilim zannederek peygamberlerin getirdikleri ilimlerden kendilerini müstağni gördüler. Söyledikleri sözlerden bazıları şunlardır. "Bizi o sürekli zamandan başkası helak etmez." (Câsiye, 45/24). "Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız şirk koşardık." (En'am, 6/148). "Bu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?" (Yasin, 36/78). Bu boş ve batıl şeylerle iyice sunardılar. Çünkü onlar Allah Tealâ'nın dediği gibiydiler: "Onlar dünya hayatının sadece dış yüzünü bilirler." (Rum, 30/7).
Fakat alay ederek, dalga geçerek yalanladıkları ve gerçekleşeceğini çok uzak bir ihtimal olarak gördükleri azap indi ve onları kuşatıverdi. Yani kâfirlere peygamberlerin risaletleriyle alay etmelerinin cezası indi.
Allah Tealâ da yukarıda geçtiği üzere kâfirlerde bulunan batıl şüpheleri ve sapık inançları onlarla alay edercesine "ilim" diye isimlendirmiştir.
Sonra Allah Tealâ üzerine azap uygulandığı zaman insanın içerisinde bulunuğu durumu tasvir etmiş ve şöyle buyurmuştur:
"O çetin azabımızı gördükleri vakit; "Allah'a bir olarak inandık, O'na eş olarak tuttuğumuz şeyleri de inkâr ettik." dediler." Yani üzerlerine azabın indiğini gözleriyle gördüklerinde Allah'ı ve O'nun birliğini tasdik ettiler ve Allah'a ortak koştukları batıl tanrılarını inkâr ettiler. İnkâr ettikleri şeyler, tapındıkları putlardı. Fakat bu imanları ve ileri sürdükleri mazeretleri, Cenab-ı Allah'ın da buyurduğu gibi, kendilerine hiçbir fayda vermedi.
"Fakat azabımızı gördükten sonra inanmaları fayda verecek değildi." Yani azabımızı gördükleri zaman iman etmeleri sahih ve doğru değildir. Çünkü bu çeşit bir imanın, sahibine hiçbir faydası olmaz.
Bu iman zor durumda kalındığından dolayı zoraki bir iman konumundadır. Fayda veren iman hür bir irade ile yapılan imandır, zoraki imanın hiçbir faydası yoktur. Çünkü azabın görülmesi, üzerine yapılan iman teklifi ortadan kaldırır. Çünkü böyle bir durumda herkes iman eder. Aynı şekilde bir şahıs dünyada iman etmediği sürece, azabı gördüğünde, ölüm anında, boğulurken veya ahirette iman etmesinin kendisine hiçbir faydası olmaz.
Boğulmak üzere olan Firavun "un durumu da böyledir: Firavun: "İnandım. Gerçekten İsrailoğulları'ntn inandığından başka ilâh yokmuş. Ben de müslümanlardanım." (Yunus, 10/90) demiş. Ancak buna karşılık Allah Te-alâ: "Şimdi mi! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun." (Yunus, 10/90-91) buyurarak kendisinden imanını kabul etmemiştir.
Daha sonra Cenab-ı Allah genel bir hüküm zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Allah'ın kulları hakkında geçerli olan âdeti budur. İşte burada, kâfirler hüsrana uğramışlardır." Yani bu, Allah'ın azabı gördüğünde tevbe eden herkes hakkındaki hükmüdür ki Allah, böyle bir tevbeyi kabul etmez. Şüphesiz Allah Tealâ'nın geçmiş ümmetler hakkında geçerli olan âdeti de böyledir. Azabı görünce iman etmenin hiçbir faydası yoktur.
Kâfirler, Allah'ın hışmını ve azabını gördüğü vakit hüsrana uğramıştır. Zaten kâfir her zaman hüsrandadır. Ancak bu durumu, azabı görünce iyice ortaya çıkar. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Allah, can çekişmeden önce tevbe eden kulunun tevbesini kabul eder.[19] Yani kul can çekişir, ruh, boğaza gelir, kişi meleği görür, bu anda yapılan tevbe makbul değildir. İşte kâfirler, burada hüsrana uğramışlardır. İşte bundan dolayı Yüce Allah, surenin bu bölümünde "İşte kâfirler burada hüsrana uğramışlardır." buyurmuştur. Ve yine Cenab-ı Allah "Beyhude lâf söyleyenler işte burada hüsrana düşmüştür." (Gâfir Suresi, 40/78) buyurmuştur.
İnkâr eden kimse sakınsın, zaman geçmeden işin ciddiyetini idrak etsin. Çünkü o an pişmanlık anı değildir.[20]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/354-356.
[2] İbni Kesir, IV/71.
[3] Zemahşerî, 111/45; Razî, XXVII/32.
[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/360-362.
[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/367-371.
[6] Bunu İbni Ebi Hatim, İbni Ebi Şeybe ve İbnu'l-Münzir rivayet etmişlerdir.
[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/377-379.
[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/382-384.
[9] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/390-394.
[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/399.
[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/405-409.
[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/412-414.
[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/417-419.
[14] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/424-429.
[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/432-433.
[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/437-438.
[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/441-442.
[18] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/445-446.
[19] Ahmed, Tirmizi, İbni Mâce, İbni Hibban, Hakim ve Şuabu'l-İman isimli eserinde Beyhaki İbni Ömer'den tahric etmişlerdir.
[20] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/449-450.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder