KAF
SURESİ
Müşriklerin
Yeniden Dirilişi İnkâr Etmeleri Ve Onlara Verilen Cevaplar
1- Kaf! Şerefli
Kur'an'a yemin olsun ki.
2- Bilakis o
kâfirler kendilerinden bir uyarıcının gelmesine şaşırdılar da şöyle dediler: "Bu
şaşılacak bir
şeydir."
şeydir."
3- "Biz
öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (diriltileceğiz)? Bu, kabul edilmesi
uzak bir dönüştür."
4- Biz toprağın
onlardan neleri ek silttiğini bilmekteyiz. Ayrıca nezdimizde o bilgileri
koruyan bir de kitap vardır.
5- Bilakis
onlar hak kendilerine gelince yalanladılar. Şimdi onlar şaşkın bir
haldedirler.
6- Üstlerindeki
gökyüzüne bakmazlar mı ki onu nasıl bina etmiş ve nasıl donatmışız. Onda
hiçbir çatlak
da yok.
da yok.
7- Yeryüzünü de
döşedik ve ona sabit dağlar koyduk. Orada güzel ve parlak her türden
yetiştirdik.
8- (İşte bütün)
bunlar, Rabbine dönen her kula bir öğüt ve ibret olması için
(yaratılmıştır).
9- Gökten de
bereketli su indirdik de onunla bahçeler, biçilecek taneler
bitirdik.
10- Ve
tomurcukları birbiri üstüne binmiş uzun boylu hurma
ağaçları.
11- Ki
kullarıma rızık olmak için (yaratılmıştır). Biz onunla ölü bir memlekete can
verdik. İşte (kabirden) çıkış da böyledir.
Açıklaması:
"Kaf
Bunun alfabe harfi olduğunu daha önce görmüştük. Kur'an onların konuştuğu ve
yazdığı dilin harflerinden meydana geldiğine, onun tamamının veya bir ayetinin
benzerini getirmelerine dair Araplara meydan okumak için alfabe harfleri
kullanılmıştır. Ayrıca "kaf harfi daha sonra gelecek olan konunun önemine
dikkat çekmek için getirilmiştir.
Nasıl
bir kaç harf ile yapılan yeminlerin çoğunun peşinden Kur'an, Kitap veya Tenzil
ifadeieri getiriliyorsa tek harfle yapılan yeminlerin akabinde de Kur'an'm bir
vasfı zikredilmektedir.
Razi,
Allah'ın harfler ve başka nesnelerle yaptığı yeminler için güzel bir tasnif
yapmıştır. Şimdi kısaca onları zikredelim.[1]
a) Allah Tealâ Kur'an'da bazen
"Asra yemin olsun ki", "Yıldıza yemin olsun ki" gibi bir tek varlığa yemin
etmiş, bazen de "Sad", "Kaf gibi bir harfe yemin etmiştir.
b) Bazen "Duha vaktine ve
geceye yemin olsun" ile "Gökyüzüne ve Tarık yıldızına yemin olsun" kavlinde
olduğu gibi iki varlığa yemin etmiş, bazen de "Ta ha", "Ta sin", "Ya sin" , "Ha
mim" vb. de olduğu gibi iki harfe yemin etmiştir.
c) Allah Tealâ Kur'an-ı
Kerim'de bazen "İbadet için saf tutanlara kötülüklerden alıkoyanlara ve Kur'anı
tilâvet edenlere yemin olsun ki" ayetinde olduğu gibi üç duruma, "eliflâm mim",
"Ta sin mim", "eliflâm ra" ayetlerinde de üç harfe yemin
etmiştir.
d) "Savurup dağıtan
rüzgârlara, yağmur yüklü bulutlara, kolaylıkla akıp gidenlere, taksim eden
meleklere yemin olsun ki" ayetinde, Buruç suresinin başında ve "İncire ve
zeytine, Sina dağına ve bu emniyetli beldeye yemin olsun ki" ayetinde dört
duruma; Araf suresinin başında yer alan "Elif lâm mim ra" ayetinde dört harfe
yemin etmiştir.
e) Allah Tealâ bazen de Tur,
Mürselat, Naziat ve Fecir surelerinin başında olduğu gibi beş olaya ve "Kaf ha
ya ayn sad", "Ha mim ayn sin kaf kavillerinde olduğu gibi beş harfe yemin
etmiştir. Allah Tealâ Şems suresi hariç hiçbir surede okunuşunda zorluk olmaması
için beşten fazla harfe yemin etmemiştir.
Allah
Tealâ bir olaya yemin ederken "ve't-Tur", "ve'n-Necm"de olduğu gibi yemin
harflerinden "vav'ı zikretmiş, harflerle yaptığı yeminler de kasem vavını
zikretmemiş mesela ve "ve kaf "ve ha mim" dememiştir. Çünkü yemin bizzat
harflerle yapıldığından bu harflerle yeterli olmaktadır.
Allah
Tealâ Tin ve Tur gibi eşyaya yemin ettiği gibi herhangi bir kelime oluşturmadan
sırf harflerle de yemin etmiştir. Harflerle yapılan yeminler sadece sure
başlarında bulunmaktadır. Yirmisekiz surenin baş kısmında harflerle yemin
edilmiş, "ve'ş-Şemsi" suresi hariç ondört surede ise başta ve ortada olmak
üzere her defada yemin edilen harflerle aynı sayıda eşya ile yemin etmiştir.
Surelerin ortalarında yer alan yeminlere şunlar misal
verilebilir:
"Hayır, aya, geri döndüğü
zaman geceye.... yemin olsun ki..." "Geceye ve topladığı şeylere yemin olsun ki"
"Yöneldiği zaman geceye yemin olsun ki."
Harflerle Kur'an'm her iki
yarısında, hatta her yedide birlik bölümünde yemin edilmişken, Saffat suresi
hariç bazı nesnelerle yapılan yeminler Kur'an'ın son yarısında ve son yedide
birlik kısmında bulunmaktadır.
"Şerefli Kurana yemin olsun
ki..." Burada Kur'an adına yemin edilmiştir. Yeminin konusu ise mahzuftur. Yani
mana şöyledir: Hayır ve bereketi bol, kadru kıymeti yüksek Kurana yemin ederim
ki ey Muhammedi Yeniden dirilişle onları uyarmak için gönderildin. Burada
yeminin söz konusu cevabına yeminden sonra gelen söz delâlet etmektedir.
Kasemden sonra nübüvvetin ve yeniden dilişin ispatı konuları işlenmiştir. Böyle
bir kullanıma Kur'an'da çokça rastlanmaktadır. Meselâ şu ayette böyledir: "Sad.
Şeref ve şan sahibi Kur'an a andolsun ki. Aksine kâfirler bir gurur ve isyan
içindedirler."
"Aksine onlar kendilerinden
bir uyarıcının gelmesine şaşırdılar da kâfirler şöyle dediler: Bu şaşılacak bir
şey." Yani Kureyş kâfirleri kendilerine kendi cinslerinden bir uyarıcı olan Hz.
Muhammed (s.a.)'in gelmesine hayret ettiler. Onlar sırf şüphe duyup onu
reddetmekle kalmadılar; aksine bir de bunu şaşılacak işlerden kabul ettiler de
şöyle dediler: Bu uyarıcı peygamberin bizim gibi insan olması bizi şaşkınlığa
sevketmekkedir. Bunun bir benzeri de şu ayet-i kerimedir: "İnsanları uyar diye
kendilerinden bir kimseye vahyetmemiz insanlar için sayılacak bir durum mudur?"
(Yunus, 2/10). Yani bu sayılacak bir şey değildir. Zira Allah Tealâ insanlardan
ve meleklerden peygamberler göndermiştir.
Kureyş
kâfirleri aynı şekilde yeniden diriliş hadisesine de şaşırıp kalmışlar ve
Kur'an'm anlattığına göre şöyle demişlerdir: "Biz öldüğümüz ve toprak olduğumuz
zaman mı (diriltileceğiz)? Doğrusu bu kabul edilmesi uzak bir dönüştür." Yani
ölüp vücudumuzun her bir parçası toprağa dağıldığında ve çürüyüp toprak
olduğunda mı yeniden diriltilip hayata döneceğiz? Bütün bunlardan sonra yeniden
bu bünye ve vücuda dönmemiz nasıl mümkün olabilir? Doğrusu bu diriliş ve hayata
yeniden dönüş aklen kabul edilemez! Onların iddiasına göre böyle bir şey mümkün
değildir. Ayrıca tabiat kanunlarına göre de böyle bir şey görülmüş
değildir.
Bunun
üzerine Allah Tealâ hem yeniden diriltmeye hem de başka şeylere kadir olduğunu
açıklayarak onların bu düşüncesini reddetmiştir. Allah Tealâ şöyle
buyurmaktadır:
"Biz
toprağın onlardan neleri eksilttiğini bilmekteyiz. Ayrıca nezdimizde o bilgileri
koruyan bir de kitap vardır." Yani çürüme halinde toprağın onların cesetlerinden
ne yediğini biz kesin olarak bilmekteyiz. Bunların hiçbiri bize gizli değildir.
Bedenler nerede değildi, nereye gitti ve neye dönüştü hepsini biz biliriz.
Ayrıca yanımızda onların sayılarını, isimlerini ve bütün eşyanın parçalarını
ihtiva edip koruyan bir de "Kitap" bulunmaktadır ki o, Allah'ın değişiklikten ve
şeytanlardan koruduğu Levh-i Mahfuz'dur.
Müslim, Ebu Davud ve Nesai
Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Peygamber (s.a.)'den şöyle
rivayet edilmiştir: "Acbu'z-zenep (kuyruk sokumu) dışında toprak Adem oğlunun
bütün bedenini yer bitirir. İnsan acbu 'z-zenepten yaratılmıştır ve yine
parçaları ondan meydana getirilip yaratılacaktır."
Buna
göre en doğru olan takdir şöyledir: Meselenin daha kolay anlaşılmasını
sağlamak, Allah'ın ezelî ilminin bütün kâinatı ve eşyayı kuşattığını ve her
türlü olay ve amelin sayıldığını zihinde canlandırmak için Allah'ın katında bir
kitabın bulunduğu ifade edilmiştir. Bu durum yanında her türlü gelir ve
giderinin kaydedildiği muhasebe defteri bulunan bir kimsenin durumuna
benzer.
Bu
durum birçok ayette geldiği için iman etmek zorunda olduğumuz Levh-i-Mahfuz'un
varlığına mani değildir. Bu ayette yeniden dirilişin caiz olduğuna ve Allah'ın
buna kadir bulunduğuna işaret edilmektedir.
Daha
sonra Allah Tealâ müşriklerin inat ve küfürlerinin ve onların yeniden dirilişin
vuku bulacağına hayret etmelerinden daha çirkin olan şeyin, yani onların
Allah'ın ayetlerini ve Allah Rasulünü (s.a.) yalanlamalarının sebebini
açıklamıştır. Şöyle buyurmuştur:
"Bilakis onlar hak
kendilerine gelince yalanladılar. Şimdi onlar şaşkın bir haldedirler." Yani
Kureyş kâfirleri gerçekte Kur'an'ı ve mucizeler ile sabit olan Hz. Muhammed
(s.a.)'in peygamberliğini yalanlamaktadırlar. Onlar enine boyuna düşünmeden
Kur'an'ı ve nübüvveti sırf Rasulullah (s.a.) tarafından tebliğ edildi, diye
yalanlamışlardır. Aslında onlar kendi dinleri hakkında karmakarışık bir halde
bulunmaktadırlar. Çünkü onlar Kur'an ve Nebi (s.a.) hakkında bazen sihir ve
sihirbaz, bazen şiir ve şair, bazen de kehanet ve kâhin demişlerdi. Bu durum
onların sıkıntılı, tedirgin ve ne yaptıklarım bilmez derecede kafalarının
karışık bir halde olduğunu göstermektedir.
Bunun
bir benzeri de şu ayet-i kerimedir:
"Siz
çelişkili sözler söylüyorsunuz. Ondan (Kur an dan) dönen döndürülür
(engellenmez.)"
Daha
sonra Allah Tealâ yeniden diriltme vs. şeylere kadir olduğuna dair dünya ve
ahiret gerçeğine göre delil getirerek şöyle buyurmuştur:
"Üstlerindeki gökyüzüne
bakmazlar mı ki onu nasıl bina etmiş ve nasıl donatmışız. Onda hiçbir çatlak da
yok." Yani ölümden sonra tekrar diriltil-meyi yalanlayan ve büyük kudretimizi
kabul etmeyen şu kâfirler kendi gözleriyle gökyüzünün o hayretlere düşüren
özelliklerine bakmazlar mı? O gökyüzü direksiz olarak yükseltilmiş ve ışık gibi
aydınlatan yıldız ve gezegenlerle süslenmiştir. Onda yarıklar, yırtıklar ve
çatlaklarda yoktur. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: "Yedi kat gökyüzünü
tabaka tabaka yaratan O'dur. Rahmanın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk
göremezsin. Şimdi gözünü çevir bak hiç çatlak görebiliyor musun? Sonra gözünü
iki defa daha çevir, o göz sana yorgun ve zelil bir halde geri dönecektir."
(Mülk, 77/3-4). Yani o göz bir kusur ve noksan bulamadan yorgun bir halde geri
döner.
"üstlerindeki" kavli
müşrikler için, şiddetli bir kınama ve onların ahmaklığını yüzlerine
haykırmadır.
"Yeryüzünü de döşedik. Ona
sabit dağlar koyduk. Orada güzel ve parlak her türden yetiştirdik." Yani aynı
şekilde dayayıp döşediğimiz ve genişçe yaydığımız dünyada yaşayanların emniyeti
için kendisine sabit dağlar yerleştirdiğimiz ve orada görüntüsü güzel ve parlak
her türden ekinler, meyvalar, ağaçlar ve çeşit çeşit bitkiler yetiştirdiğimiz
yeryüzüne bakmazlar mı? Bu ayetin bir benzeri de şu ayet-i kerimedir: "Belki
öğüt alırsınız diye her şeyi çift yarattık." (Zariyat,
51/49).
"(İşte
bütün) bunları, Rabbine dönen her kula bir öğüt ve ibret olması için
(yaratmıştır)." Yani bunları biz kulların kalp gözü açılsın da öğüt alsınlar
diye yaptık. Rabbine ve Ona itaata dönen ve mahlûkatm eşsiz güzelliklerini
düşünen bir kul, ancak bu zikredilenleri kalp gözüyle görebilir ve
düşünebilir.
Daha
sonra Allah Tealâ bitkileri nasıl yarattığını izah etmiş ve şöyle
buyurmuştur:
"Gökten de bereketli su
indirdik de onunla bahçeler, biçilecek taneler bitirdik." Yani bizim sahip
olduğumuz güç ve kudrete baksınlar. Buluttan nasıl yemyeşil bahçeler, meyvalı
ağaçlar ve hasat edilip saklanan buğday, arpa gibi ekin tanelerinin bitmesine
sebep olan çok bereketli yağmur suyunu indirdik. "Ve tomurcukları birbiri
üstüne binmiş uzun boylu hurma ağaçları." Aynı şekilde biz o su ile bir bir
üzerlerine birikmiş tomurcukları olan uzun ve yüksek hurma ağaçlarının
yetişmesini sağladık. Tomurcuklarının çok olması ve birbirleri, üzerlerine
birikmiş olmalarıyla, ağaçta yetişen hurmaların çokluğu gösterilmek
istenmiştir.
Önceki
ayette "Biz orada güzel ve parlak her türden yetiştirdik." demesine rağmen bu
ayette de aynı delilin tekrar getirilmesinin bizzat bitkilerle delil getirilmesi
açısından faydası vardır. Mana şöyledir: Nasıl ağaçlar neş-vü nema bulup
artarsa, işte ölümden sonra insan bedeni de büyüyüp yetişme gücüne tekrar sahip
olarak büyür ve artar. İnsana bu gücün tekrar verilmesi, su vasıtasıyla
ağaçlarlara büyüme özelliğinin verilmesine benzemektedir.
"...
ki kullarıma rızık olmak için" Yani söz konusu bütün nimetleri biz rızık olması
için verdik. Bitkiler, ağaçlar ve hurma ağaçları kullara rızık ve azık olsun
diye yaratılmıştır.
"Biz
onunla ölü bir memlekete can verdik. İşte (kabirden) çıkış da böyledir." Yani
üzerinde ne bir meyve ne de bir ekin bulunan çorak bir beldeye suyla biz can
verdik. Yeniden diriliş esnasında kabirlerden çıkış da Allah'ın ölü toprağa
hayat vermesi gibi gerçekleşecektir. Bu nasıl Allah'ın güç ve kudretinde bir şey
ise o da aynıdır. Meselenin daha iyi anlaşılması için yapılan bu benzetme
insanın içinde bulunduğu hayat gerçeğinden alınmıştır. Aynı şekilde bu ayette
bitkilerin yaratılmasının büyük önem taşıdığı ve ilâhî kudrete göre yeniden
diriltmenin basit bir şey olduğu ifade edilmiştir. [2]
Önceki
Milletlerden Peygamberleri Yalanlayanların Durumunun
Hatırlatılması:
12-
Onlardan önce de Nuh kavmi, Res halkı ve Semud da
yalanlamıştı.
13-
Ad, Firavun ve Lût'un kardeşleri de (yalanladılar.)
14-
Eyke halkı ve Tubba kavmi de. Bütün bunlar peygamberleri yalanladılar da (onlar
hakkında) tehdidim hemen gerçekleşiverdi.
15-
İlk yaratmada acizlik mi gösterdik! Hayır, onlar yeni bir yaratma hususunda
şüphe içindedirler.
Açıklaması:
"Onlardan öncede Nuh kavmi,
Res halkı, Semud da yalanlamıştı. Ad, Firavun, Lût'un kardeşleri de, Eyke halkı
ve Tubba kavmi de. Bütün bunlar peygamberleri yalanladılar da (onlar hakkında)
tehdidim hemen gerçekle-şiverdi." Yani Allah Tealâ Kureyş kâfirlerini
peygamberlerini yalanlamış olan önceki milletlere verdiği azabın benzerini
vermekle tehdit etmiştir. Allah Tealâ önceki milletlerden bazılarına Nuh (a.s.)
kavmi gibi tufan ile, Fi-ravun'un kavmi gibi bazılarını denize gark etmek ile,
Hud (a.s.)'un kavmi Ad gibi bazı kavimleri uğultulu azgın bir fırtına ile, Lût
(a.s.)'un kavmi gibi bazı kavimleri küçük taşları savuran ve toprağın çökmesine
sebep olan fırtına ile, Semud, Medyen halkı, ve Şuayb (a.s)'in kavmi olan Eyke
ashabı gibi bazı kavimleri şiddetli bir ses ile, Karun ve ashabı gibi bazılarını
da yerin dibine geçirmekle cezalandırmıştır.
Bu
milletlerden her biri Allah'ın kendisine gönderdiği peygamberi yalanladıkları
için Allah'ın tehdidinin onlar hakkında gerçekleşmesi kesinleşmiş ve
yalanlamaları üzerine azap onların üzerinde hemen gerçekleşmiştir. Öyleyse
inkarcı Kureyş kavmi kendileri gibi inkarcı olan kavimlere isabet eden azabın
benzerine maruz kalmaktan sakınsınlar. Çünkü öncekilere azabın gelmesinin
illeti bunlarda da mevcuttur. Zira önceki milletler peygamberleri yalanladıkları
için cezalandırılmışlardı.
Daha
sonra Allah Tealâ yeniden dirilişin mümkün olduğuna dair bizzat muhatapların
kendilerinden bir delil zikretmiştir. Şöyle buyurmuştur:
"İlk
yaratmada acizlik mi gösterdik ? Hayır, onlar yeni bir yaratma hususunda şüphe
içindedirler." Yani hiç mevcut değillerken onları yoktan ilk defa yaratmamızda
biz acziyet mi gösterdik? Hayır! O halde yeniden diriltmek ve onları tekrar
yaratmak hususunda acizlik göstereceğimizden nasıl bahsedilebilir? Hem bir şeyi
tekrar yapmak ilk defa yapmaktan daha kolaydır. Nitekim Allah Tealâ şöyle
buyurmuştur:
"O
ilkin mahlukâtı yaratan ve sonra tekrar yaratacak olandır ki bu ona göre daha
kolaydır." (Rum, 30/27). Başka bir ayette de şöyle buyurmuştur: "Kendi
yaratılışını unutup bize bir misal getirdi ve bu çürümüş kemiklere kim can
verecekmiş dedi. (Habibim) De ki: Onu ilk defa yaratan ona hayat vercektir. O,
her yaratmayı hakkıyla bilendir." (Yasin, 36/78, 79).
Sahih
olan kudsî hadiste şöyle gelmiştir: Allah Tealâ şöyle der: "Ademoğlu'nun "Beni
ilk defa yarattığı gibi tekrar yaratamaz." demesi bana hoş gelmez. Halbuki ilk
yaratma bana tekrar yaratmadan daha kolay değildir."
Müşrikler sadece yeni bir
yaratma hakkında şüphe ve şaşkınlık içindedirler. Onların şüphe ve tereddüt
içinde oldukları yaratma, ölülerin yeniden diriltilmesidir. Müşrikler mahlukâtm
ilk olarak yaratıldığını kabul ediyorlarsa -ki ediyorlar-, o takdirde onların
yeniden dirilişi inkâr etmeleri doğru değildir. Bu şekilde kâfirler azarlanmış
ve onlara karşı açık bir delil getirilmiştir.
[3]
İnsanın
Yaratılması Ve Onun Ahvalini Allah'ın Bilmesi:
16-
Andolsun ki insanı biz yarattık ve nefsinin ona neler fısıldadığını da biliriz.
Biz ona şah damarından daha yakınız.
17- Hani iki (melek) sağında ve solunda oturarak
yaptıklarını yazmaktaydı.
nında
hazır bir gözcü bulunmasın.
19-
Ölüm sarhoşluğu artık gerçeği getirmiştir. "İşte, bu senin öteden beri kaçtığın
şeydir." (denir.)
20- Sur'a üfürülür. İşte bu geleceği vaadedilen
gündür.
21- Her nefis beraberinde bir götürücü ve bir
şahitle gelir.
22- Andolsun ki sen bundan gafil idin. Biz hemen
senin perdeni kaldırdık.'Bu sebeple bugün artık bakışın keskindir.
Açıklaması:
"Andolsun insanı biz
yarattık ve nefsinin ona neler fısıldadığını da biliriz. Biz ona şah damarından
daha yakınız." Yani andolsun biz insan neslini ortaya çıkardık. Biz iyilik ve
kötülük olarak insanın zihninde ve kalbinde bulunan bütün düşüncelerini ve bütün
hallerini biliriz. Ona şah damarından daha yakın olduğumuza göre kalbindeki
herhangi bir düşünce bize nasıl gizli kalabilir! "Biz ona şah damarından daha
yakınız." ayetinin manası şudur: "Şüphesiz Allah'a hiçbir şey gizli kalmaz."
İbni Kesir şöyle demiştir: "Yani Allah Tealâ'nın melekleri insana şah damarından
daha yakındır."
Böylece Alah Tealâ, insanı
yarattığını, Onun ilminin insanın zihninden ve gönlünden geçenlere varana dek
bütün hallerini kuşattığını ve onun sahip olduğu hallerden hiçbirinin O'na gizli
kalmadığını haber vermiştir. Fakat kalpten geçen düşünceler için ceza yoktur.
Bunun delili Rasulul-lah'ın şu sahih hadisidir: "Şüphesiz Allah Tealâ
konuşmadıkları ve yapmadıkları müddetçe kalplerinden geçirdiklerinden dolayı
ümmetimi sorumlu tutmaz.[4]
Ayet-i
kerime yeniden dirilişi inkâr etmeleri hususunda kâfirlere karşı deliller ikame
etmek için getirilmiştir.
Sonra
Allah Tealâ, insanın kalbindekileri bilmesine rağmen kendisine karşı delil ileri
sürmesini önlemek için onun amellerini yazan ve muhafaza eden iki meleği
görevlendirdiğini zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Hani
iki melek sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar." Yani hafaza
meleklerinin insanın konuştuklarını ve yaptıklarını kaydettikleri esnada biz ona
en yakın olandan da daha yakınızdır. Onların biri sağda oturur, diğeri de solda.
İnsanın konuştuklarını ve yaptıklarını kaydederler. Ayetteki "oturan" lafzı
seninle beraber olan manasmdadır. Sağ taraftaki melek iyilikleri, sol taraftaki
melek ise kötülükleri yazar.
Ebu
Ümame'den rivayet edilen bir hadiste Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Kişinin sağındaki melek iyilikleri yazar, solundaki de kötülükleri, iyilikleri
yazan kötülükleri yazandan daha güvenlidir. Zira insan bir iyilik yaptığı zaman
sağdaki melek onu on iyilik olarak yazar. Ancak insan bir kötülük yaptığı zaman
sağdaki melek soldakine şöyle der: Onu yedi saat bekle, belki teşbih veya
istiğfar eder.[5]
"İnsan
hiçbir söz söylemez ki yanında yazmaya hazır bir gözcü bulunmasın. " Yani
Ademoğlu'nun konuştuğu bütün kelimeleri gözetleyen ve kelimeleri yazmak için
sürekli onunla beraber olan bir melek vardır. Bu melek her şeyi yazar. Nitekim
Allah Tealâ İnfitar suresinde şöyle buyurmuştur: "Üzerinizde bekçiler, değerli
yazıcılar vardır, onlar yapmakta olduklarınızı bilir." Rakîb işleri takip edip
kontrol eden; atîd ise şahitlik ve muhafaza etmek için hazır bulunup asla
ayrılmayan melek demektir.
Ayetin
ilk anlamına göre melek bütün sözleri yazar. İbni Abbas (r.a.) şöyle demiştir:
"Ancak mükâfat ve ceza gerektirecek sözler yazılır." Bunu hasen-sahih olarak
rivayet edilen şu hadis teyit etmektedir: "Bir kişi Allah 'm razı olduğu bir
söz söyler, bunun yerine ulaşmadığı zannına kapılabilir. Halbuki Allah Tealâ bu
söz yüzünden kendisine kavuşacağı güne kadar ona rızasını yazar. Diğer bir kişi
de Allah'ın hoşnut olmadığı bir söz söyler de bunun büyük bir söz olmadığı
zannına kapılabilir. Halbuki Allah Tealâ bu sebeple ona kıyamet gününe kadar
gazabını yazar.[6]
Hasan-ı Basri "sağında ve
solunda oturan" ayetini okuduktan sonra şöyle demiştir: Ey insan! Senin için bir
defter açıldı ve biri sağında biri solunda olmak üzere iki melek senin için
vazifelendirildi. Sağ taraftaki meleğe gelince o senin iyiliklerini kaydeder,
sol taraftaki ise kötülüklerini kaydeder. İstediğini yap, ister az yap; ister
çok. Öldüğün zaman defterin dürü-lür ve kabirde boynuna asılı bir şekilde
beraberinde bulunur. O anda Allah Tealâ şöyle buyurur: "Her insanın amelini
boynuna bağladık. İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir
kitap çıkarırız. Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin
yeter." Hasan-ı Basri şöyle devam eder: Allah'a yemin olsun ki, içinde senin
hesabını tutan bir şey vardır.
Müşriklerin yeniden dirilişi
inkâr etmeleri açıklanıp Allah Tealâ'nm ilmi ve kudretinden haber verilerek
onların bu düşünceleri reddedilmiştir. Sonra onlara ölüm anında ve kıyamet
vaktinde gerçekten karşılaşacakları küçük ve büyük kıyametlerin yakın olduğunu
haber vermiştir. Allah Tealâ insanın küçük kıyameti hakkında şöyle
buyurur:
"Ölüm
sarhoşluğu artık gerçeği getirmiştir. "İşte (ey insan!) bu senin öteden beri
kaçtığın şeydir." denir." Yani ey insan, işte insanı baygın hale getirip aklını
dumura uğratan ölümün şiddetli azabı ve sarhoşluğu, gerçeği açığa çıkarır ve
peygamberlerin getirdiği yeniden diriliş, çeşitli vaad ve tehdit haberlerinin
doğruluğu ortaya çıkar. Senin kendisinden şüphe duyduğun şey gerçekte bu
ölümdür veya sürekli olarak kendisinden kaçtığın bu gerçektir. Burada
kendisinden kaçılan şey ölüm diye tefsir edilirse ayetteki hitap "Andolsun ki
biz insanı yarattık." ayetinden iltifat (muhatabındeğişmesi) yoluyla insandır.
Şayet kendisinden kaçılan şey hakikat diye tefsir edilirse buradaki hitap asi
kimseleredir.
"bi'1-hakkı" lafzındaki "ba"
geçişlilik içindir. Buna göre mana şöyledir: Ölüm sarhoşluğu, ölümün kesin
olarak gerçekleşmesi veya ölünün bahtiyarlığı yahut bedbahtlığı gibi işin
hakikatini ve halin açıklığını getirmiştir. Sahih olan bir hadiste Hz. Aişe'den
şöyle rivayet edilmiştir: "Rasulullah (s.a.) ölüm baygınlığı geldiğinde
"Sübhanallah! Ölümün şüphesiz kendisine has birçok sarhoşluğu vardır." buyurarak
alnındaki terleri silmeye başlamıştır."
Allah
Tealâ büyük kıyamet hakkında şöyle buyurmuştur: "Sur'a üfü-rülür. İşte bu
geleceği vaadedilen gündür." Yani Sur'a yeniden diriliş nefha-sı üfürülür. İşte
en büyük tehlikelerin olacağı o vakit, Allah'ın ahirette kâfirleri azapla
tehdit ettiği gündür.
Sahih
bir hadiste Rasulullah şöyle buyurmuştur: "Boynuzu üfürecek olan (İsrafil)
boynuzu ağzına alıp üfürmek için kendisine izin verilmesini beklerken ben nasıl
nimetlere dalabilirim ? Bunun üzerine "Ey Allah'ın Ra-sulü (s.a.) bu durumda biz
ne söyleyelim?" dediler. Rasulullah (s.a.) "Allah bize yeter o ne güzel
vekildir." deyin buyurdu. Bunun üzerine orada bulunan topluluk "Allah bize
yeter, O ne güzel vekildir." dediler.
"Herkes yanında bir götürücü
ve bir şahitle beraber gelir." Yani her bir insan bedeni ve ruhu ile yanında
kendisini mahşere götüren bir melek ve yaptığı iyi kötü amellerine şahitlik
yapacak olan bir melek nezaretinde gelir.
İşte o
zaman insana şöyle denilir:
"Andolsun ki sen bundan
gaflette idin. Biz hemen senin perdeni kaldırdık. Bu sebeple bugün artık
bakışın keskindir." Yani kâfire veya iyi veya kötü her kişiye şöyle denilir:
"Dünyada iken sen bu gidişattan gafil idin. Bugün artık önündeki ahiret ahvali
ile aranda bulunan perdeyi kaldırdık. Dolayısıyla şimdi bakışın dünya hayatında
gizli olan şeyleri görecek kadar keskin ve kuvvetlidir. Çünkü kıyamet günü
kâfirlerden her biri varacağı yeri görmüş, dünyada iken inkâr ettiği şeyin
farkına varmış olur. [7]
Kâfir
İle Arkadaşı Şeytan Arasında Kıyamette Vuku Bulacak
Konuşma:
23-
Yanındaki 'İşte yanımdaki hazır," der.
24,
25- (İki meleğe şu emir verilir): Haydi ikiniz (hakka karşı) her inatçıyı,
hayra bütün gücüyle engel olanı, azgın şüpheciyi cehenneme
atın.
26-
Allah ile beraber başka ilâh edineni şiddetli azaba birlikte
atın!
27-
Müşrikin arkadaşı (şeytan) der ki: "Rabbimiz! Onu ben azdırmadım. Fakat kendisi
derin bir sapıklık içindeydi."
28- O
esnada (Allah) buyurur: "Huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce uyarı
göndermiştim!"
29-
Benim huzurumda söz değiştirilmez ve ben kullara asla zulmedici
değilim.
30- O
gün cehenneme "Doldun mu?" deriz. O da "Daha var mı?" der.
Açıklaması:
"Yanındaki arkadaşı:
"İşteyanımdaki hazır", der." Yani sorumlu melek insana dönerek şöyle der: "İşte
amel defterinhazır. Onda ne bir fazlalık ne de bir noksanlık vardır. Mücahid
demiştir ki: "Bu insanı mahşere götürmekle sorumlu meleğin sözüdür." Zira o
melek şöyle der: "İşte kendisinden sorumlu olduğum Ademoğlu'nu getirdim." İbni
Cerir ise ifadenin hem götürüü hem şahit meleği kapsadığı
görüşündedir.
Zemahşeri burada ki "karin"
(arkadaş) kelimesini şöyle tefsir etmiştir: "O, "yanından ayrılmayan bir şeytanı
ona musallat ederiz." (Zuhruf, 43/46) ayetinde belirttiği üzere insana musallat
edilmiş bir şeytandır."
Sonra müşrikin arkadaşı (şeytan) der ki:
"Rabbimiz! Ben onu azdırmadım." Şeytan şöyle der: O benim yanımda
bulunmaktadır. Benim emrimde cehennem için hazır bir durumdadır. Bir melek
insanı mahşere götürmekte,, bir diğeri ona şahitlik yapmakta ve bir de yanında
şeytan bulunmaktadır. Bu esnada şeytan şöyle demektedir: Onu kışkırtmalarımla
yoldan çıkardım ve cehenneme hazırladım. Bu son görüş alimlerce tercih
edilmiştir. Çünkü şeytan her günahkarın arkadaşıdır. Şeytan mahşer ehline ve
diğer arkadaşlarına şöyle der: “Arkadaşlarımı cehennem için
hazırladım.”
"(İki
meleğe şu emir verilir): Haydi ikiniz (hakka karşı) her inatçıyı, hayra bütün
gücüyle engel olanı, azgın şüpheciyi cehenneme atın; Allah ile bebareber başka
ilâh edineni, şiddetli azaba birlikte atın!"
Yani
Allah Teala insanı mahşere götüren ile onun amellerine şahit olarak yanında
bulunan meleğe şöyle der:
Atın
cehenneme! Allah'ı inkâr edenleri, O'na başka birisini ortak koşanları, inadına
hakkı kabul etmeyenleri, hak ehliyle mücadele edenleri, şiddetle hakkı inkâr
edip yalanlayanları, bildiği halde batıl ile hakka karşı çıkanları atın
cehenneme!
Aynı
şekilde bütün gücüyle hayra engel olanı da atın! Zekâtı vermeyen, üzerindeki
hakları eda etmeyen, akrabalık bağı veya sadaka vermek şartıyla bir akrabasına
veya bir fakire hayır yapmayan, yakınlarının İslam’a girmesine engel olanları
atın ateşe. Daha önceden geçmiş olduğu üzere bu ayetlerin Velid b. Muğire
hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Zira o, kardeşinin oğlunun İslam’a girmesine
mani olmuş ve yakınlarına da şöyle demişti: İçinizden kim İslam’a girecek olursa
ömrüm boyunca ona yardımcı olmam.
Allah'ın cehenneme
atılmasını emrettiği bu kimsekötü sözle, eza ve cefa ile ve gaddarlıkla
insanlara karşıazgınlık yapmakta, malından harcamada haddi aşmakta, Allah'ın
bir olduğunu kabul etmeyerek kendine zulmetmekte ayrıca kendisi hak ve
hakikatten, Allah'ın dini ve emrinden şüphelendiği gibi başkalarını da
şüphelendirmektedir.
Bütün
bunlaran ötürü Allah Tealâ onun cehenneme atılmasını emretmektedir Ayette geçen
hitabın iki meleğe olması mümkün olduğu gibi, Arapça'daki tesniye sigasıyla bir
kişiye hitap edilebilmesi kuralına uyarak cehennemin bekçisi Malik'e olduğunu
söylemek de mümkündür.
İmam
Ahmed b. Hanbel, Ebi Said el-Hudri'den Rasulullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu
rivayet etmiştir: "Cehennemden bir boyun çıkar ve "Ben bugün üç grup kimse için
görevlendirildim: Zorba ve inatçı kâfir, Allah ile birlikte başka ilâhlar
olduğunu kabul eden ve haksız olarak bircana kıyan kimseler" diyerek konuşur ve
hemen onların üzerlerine çullanarak onları cehennemin çukurlarına
atıverir,"
Sonra
Allah Tealâ kâfir ile onun beraberinde bulunan şeytan arasında geçen konuşmadan
bir kesit sunmuştur. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:
"Müşrikin arkadaşı (şeytan)
der ki: "Rabbimiz! Onu ben azdırmadım. Fakat kendisi derin bir sapıklık
içindeydi." Yani şeytan kıyamette kâfir olarak gelen arkadaşı hakkında onun
yaptıklarından sorumluluk kabul etmeyerek şöyle diyecektir: Rabbimiz! Onu ben
saptırmadım. Onu tuğyana ben düşürmedim. Zaten o dalâlet içindeydi. Batılı
tercih edip hakka karşı gelmişti. Haktan uzaktı. Ben sadece onu çağırdım. O da
çağrıma icabet etti. Şayet senin ihlaslı kullarından olsaydı ben ona bir şey
yaptırmaya muktedir olamazdım. Yani sanki kâfir "Ya Rabbi! Beni arkadaşım olan
şeytan sapıttırdı." diyerek bir özür beyan etmek istemişti de ona musallat olan
şeytan "Rabbimiz! Onu ben azdırmadım." diyerek ona cevap
vermiştir.
İşte
bu şekilde gerçek itiraf edilmiş oldu. Nitekim başka bir ayette de şeytan şöyle
demiştir: "(Hesapları görülüp) iş bitirilince şeytan diyecek ki "Şüphesiz Allah
Tealâ size gerçek olanı vaadetmiştir. Ben de size vaadde bulundum, ancak ben
vaadimde durmadım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi
(inkâra) çağırdım. Siz de hemen bunu kabul ettiniz. O halde siz beni kınamayın,
kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni. Şüphesiz ben daha
önce beni Allah'a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim. Doğrusu zalimler için
elim bir azap vardır." (İbrahim, 14/22).
O
esnada (Allah) şöyle buyurur: "Huzurumda çekişmeyin. Ben size daha önce uyarı
göndermiştim." Yani Allah Tealâ kâfir kimseye ve onun arkadaşına hesaba çekilme
yeri olan huzurumda birbirinizle çekişip tartışmayın. Çünkü ben size dünyada
önceden bir tehdit ve uyarı göndermiştim. Peygamberlerin lisanı üzere size
mazeret beyan edip kitaplar indiriş, size karşı hüccet ve kuvvetli deliller
getirmiştim. Şimdi sizin ileri sürdüğünüz mazeretlerin huzurumda hiçbir
faydasının olmadığı anlaşılmıştır.
Allah
Tealâ "Benim huzurumda söz değiştirilmez, ben kullara asla zul-medici değilim."
buyurarak bir başka red cevabını öncekine ilâve etmiştir. Ayetin manası
şöyledir: Ben hükmümü verdim. Benim verdiğim hüküm asla değişmez. Ben vaadimden
de dönmem. Bilakis benim vaadim mutlaka gerçekleşir. İnkarınız yüzünden sizin
azaba maruz kalmanıza hükmetmiştim. Artık onun için bir değişiklik söz konusu
olamaz. İşlediği bir suç ve günah olmadan, Allah, zulmetmek maksadıyla hiç
kimseye azab etmez. Kendisine bir delil getirildikten sonra günah işleyen
kimseye azab eder.
"O gün
cehenneme "Artık doldun mu?" deriz. O da "Daha var mı?" der." buyurarak
cehennemde azabın bulunduğunu vurgulamıştır. Ayetin manası şöyledir: Ey
Muhammedi Kavmine Allah'ın cehenneme: "İnsan ve cin topluluklarıyla doldun mu?"
dediğinde cehennemin cevap olarak "Bana göndereceğin başkaları kaldı mı?
dediğini hatırlat ve onları uyar” Burada cehennemin kendisine atılan
topluluklarla dolduğu anlatılmak istenmiş olabilir. Sanki artık
dolduğundanbundan daha geniş yerim yoktur.[8]
demiştir. Cehennemin asilere kızgınlıkifade etmesi ve içinde bulundukları yerin
onlara daraltılması için dolduğu halde fazlasını istemiş olması da
muhtemeldir.
Dil
alimleri demiştir ki: Burada cehenneme soru sorulması ve cehennemin buna cevap
vermesi manasının nefiste tasviri ve tesbiti maksadını taşıyan canlandırma
üslubudur. Daha önce geçtiği üzere bunun iki manası vardır. Birincisi: Geniş
olmasına rağmen kendisine hiçbir şey ilâve edilemeyecek kadar dolmuştur.
İkincisi: Cehennem o kadar geniştir ki girecek olanlar girdikleri halde orada
daha yer bulunmaktadır.[9]
İbni
Kesir "Andolsun ki cehennemi insan ve cinlerle dolduracağım." (Hud, 11/119)
ayetinin tefsirinde bu ayetin birinci manaya, yani cehennemin oraya girenlerle
dolacağına delâletini destekleyen birçok hadis zikretmiştir: Buhari Enes b.
Malik'den Rasulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Cehenneme
insan ve cinler atıldıkça "Daha var mı?" der. Nihayet Allah Tealâ ona
(mahiyetini bilmediğimiz) kademini koyar. Bunun üzerine cehennem: "Tamam yeter,
yeter." der."
Müslim
Ebu Said el-Hudri'nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.)
şöyle buyurdular: "Cennet ve cehennem birbirlerine karşı hüccet getirerek
tartışmışlardır. Cehennem "Bende zorbalar ve mütekebbir-ler." var deyince
cennet: "Bende de fakir ve yoksul insanlar var." demiştir. Aralarında ilâhî
hüküm verildi. Allah Tealâ cennete: "Sen benim rahme-timsin. Seninle dilediğim
kullarıma merhamet ederim." buyurdu. Cehenneme de "Sen benim azabımsın seninle
dilediğim kullarıma azap ederim. Sizden her birinin içini dolduracak kadar
kimseler bulunacaktır." [10]
Muttakilerin
Durumu:
31-
Cennet de takva sahipleri için uzak olmayarak yaktırıldı.
32
,33- İşte size vaadedilen ki o,(tam manasıylaAllah'a)dönen,O'nun(emir ve
yasaklarına) riayet eden kimse)görmediği halde Rah- man'dan korkan ve O'na
yönelmiş bir kalp ile gelen kimselere mahsustur.
34-
Oraya emniyet içinde giriniz. Işte bu ebedi hayatı başladığı
gündür.
35-
Orada istedikleri her şey kendileri için mevcuttur. Bizim nezdimizde dahası da
vardır.
Açıklaması:
"Cennet de takva sahipleri
için uzak olmayarak yaklaştırıldı." Yani cennet takva sahipleri için uzak
olmayacak şekilde yaklaştırılmış veya onlara uzak olmayan bir yere
getirilmiştir. Cennet onlar tarafından görülmektedir. Takva ehli bulundukları
yerden cenneti seyretmekte ve onda bulunan gözlerin görmediği, kulakların
işitmediği ve hiçbir kimsenin aklına gelmeyen nimetlere
bakmaktadırlar.
"İşte
size vaadedilen ki o (tam manasıyla Allah'a) dönen, Onun emir ve yasaklarına
riayet eden... kimselere mahsustur." Yani melekler onlara şöyle demektedir:
Cennette gördüğünüz bu nimetler bizzat Rabbinizin kitaplarında, size gönderdiği
peygamberlerinin lisanı ile vaadedilen nimetlerdir. İşte bu sevap sadece
günahtan uzaklaşmak suretiyle tam manasıyla Allah’a ve O’na itaate dönen,
Allah’ın çizdiği sınırlara ve koyduğu hükümlere çokça riayet edip verdiği sözü
tutan, onu hiçbir şekilde bozmayan ve hiçbir şekilde onda bir nebze bile ihmal
göstermeyen kimselere mahsustur.
“…
(kimse) görmediği halde Rahman’dan korkan ve O’na yönelmiş bir kalple gelen
kimselere mahsustur.” Yani Allah’ın çizdiği bu sınırlara riayet edip onu
aşmayan, kimsenin görmediği gizli bir yerde bile O’ndan korkan kimsedir Bunun
bir benzeri de kıyamet günü Allah’ın gölgesinde gölgelenecek olan yedi zümre
hakkında Rasulullah’ın söylediği şu sözdür: Ahmed, Buhari, Müslim ve Nesai bunu
Ebu Hureyre’den şöyle rivayet etmişlerdir: “Gizli bir yerde Allah’ı zikrederken
gözleri dolup taşan adam (Allah’ın gölgesinde gölgelenecektir.)” Ayrıca bu
sevaba nail olacak kimse Allah’a itaat hususunda samimi bir kalple Allah’a
döner. Kıyamet gününde günahlardan salim ve boyun eğmiş bir kalple Allah’la
karşılaşır.
“Oraya
emniyet içerisinde giriniz. İşte bu ebedi hayatın başladığı gündür.” Yani onlara
şöyle denir. Haydi azaptan ve nimetlerin elden kaçırılması vs. her türlü
korkudan salim bir halde yahut Allah’ın ve meleklerin selamına kavuşmuş olarak
cennete giriniz. İşte cennete girdiğiniz bu gün herhangi bir ölüm ve değişmenin
olmadığı ebedilik ve devamlılık günüdür.
“Orada
istedikleri her şey kendileri için mevcuttur. Bizim nezdimizde dahası da
vardır.” Yani işte söz konusu vasıflara sahip takva ehli için cennette
istedikleri, canlarının arzu ettiği, gözlerinin lezzet duyduğu çeşit çeşit
iyilikler, arzularına göre türlü türlü nimetler vardır. Neyi isterlerse orada
onu bulabilirler. İnsana zevk veren nimet çeşitlerinden hangisini arzu ederlerse
onu elde edebilirler. Bizim yanımızda hatıra gelmemiş daha başkaları da
mevcuttur. Bunun bir benzeri şu ayet-i kerimedir:
“İhsan
sahipleri için en güzel nimetler ve daha fazlası vardır.” (Yunus:
10/21)
Sahih-i Buhari’de Suheyb b.
Sinan er-Rumi’den şöyle rivayet edilmiştir: “Bu fazlalık Allah’ın vechini temaşa
etmektir.” [11]
Yeniden
Dirilişi İnkâr Edenlerin Tehdit Edilmesi, Bunun Bir Defa Daha Onlara İspat
Edilmesi Ve Rasulullah (S.A.)'e Yöneltilen Bazı Emirler:
36-
Biz onlardan önce nice nesilleri helak ettik ki onlar kendilerinden daha
kuvvetli idiler. Diyar diyar dolaşıp (sığınacak) delikler aramışlardı.Fakat
kaÇmava bir care var mıydı?
37-
Şüphesiz bunda aklı olan yahut hazır
bulunup dinleyen kimseler elbette bir öğût vardır
38-
Andolsun ki biz gökleri, yeryü- zünü ve iki arasında bulunan şeyleri altı günde
yarattık. Bize hiçbir
doğuşundan ve batışından
önce teşbih et.
40.
Gecenin bir kısmında da onu tesbihet' Secdelerin
akabindede-
41-Nida edenin yakın bir
yerden kulak ver
42- O
gün gerçek sayhayı (insanlar) işiteceklerdir. İşte bu kabirden çı-kış
günüdür.
43-
Şüphesiz sadece biz diriltiriz ve biz öldürürüz. Hem de dönüş ancak
bizedir.
44- O
gün hepsinin süratle çıkması için toprak üzerlerinden yarılıp açılacaktır. İşte
bu bize göre kolay olan bir haşirdir.
45-
Biz onların neler söylediklerini çok iyi bilmekteyiz. Onlara karşı bir zorba
değilsin sen! O halde benim tehditimden korkacaklara Kur'an ile öğüt
ver.
Açıklaması:
"Biz
onlardan önce nice nesilleri helak ettik ki onlar kendilerinden daha kuvvetli
idiler. Diyar diyar dolaşmışlardı. Fakat kaçmaya çare var
mıydı?"
Yani
Kureyş ve onlara tabi olan kâfirlerden önce de Ad, Semud, ve Tubba kavmi gibi
milletler ve topluluklar vardı ki onlardan sayıları daha çok, kuvvetleri daha
çetin ve yeryüzündeki eserleri de daha fazlaydı. Memleketlerde etkili olmuşlar,
rızık aramak, ticaret yapmak ve mal kazanmak için diyar diyar dolaşmışlardı. Hem
onlar sizden daha fazla gezip dolaşmaktaydılar. Buna rağmen onlar azabtan ve
Allah'ın kaza ve kaderinden kurtulmak için kaçabilecekleri bir yer bulabilmişler
midir? Bir araya getir-dikleleri mallan onlara fayda verip peygamberleri
yalanlamaları sebebiyle hak ettikleri azabı onlardan defedebildi mi? İşte
onların nasıl kaçacak yerleri yoksa sizin de kaçıp saklanabileceğiniz ve
Allah'ın azabından kurtulabileceğiniz bir yer yoktur.
Sonra
Allah Tealâ bu uyarı ve tehditler ile kısıtlamaların ancak düşünen insanlara
fayda verebileceğini ifade etmiştir. Allah Tealâ şöyle
buyurmuştur:
"Bunda
aklı olan yahut hazır bulunup dinleyen kimseler için elbette bir öğüt vardır."
Yani şüphesiz yukarıda zikredilen şu milletlerin kıssalarında ve bu sure ile
bundan önceki surede zikredilen fertler ve topluluklar arasındaki edep kuralları
ve nasihatlerde, gerçekleri ve sebep sonuç ilişkilerini düşünen akla sahip
kimseler için bir öğüt, bir nasihat ve bir ibret
bulunmaktadır.
Allah
Tealâ daha sonra, öldükten sonra dirilmenin aklen mümkün olduğunu delâlet eden
delili bir kez daha zikrederek şöyle buyurmuştur:
"Andolsun ki gökleri,
yeryüzünü ve bu ikisi arasında bulunan şeyleri biz altı günde yarattık. (Bu
konuda) Bize hiçbir yorgunluk da dokunmamış-tır." Yani Allah'a yemin olsun ki
daha önce hiçbir benzeri bulunmayan gökleri, yeryüzünü ve bu iki arasında
bulunan harikulade mahlukâtı biz altı günde yarattık. Bize bu konuda ne bir
sıkıntı, ne de bir meşakkat ve yorgunluk isabet etmiştir. Bu ayet-i kerime ile
Yahudiler reddedilmişlerdir. Zira Katade'nin dediğine göre Yahudiler şöyle
demişlerdir: Allah evveli pazar son günü de cuma olmak üzere altı günde, gökleri
ve yeryüzünü yaratmış, yedinci günde -ki bu cumartesi günüdür- dinlenmiştir.
Yahudiler işte bu yüzden cumartesi gününü dinlenme günü diye
isimlendirmişlerdir. Yahudilerin bu sözleri sebebiyle onların sözlerini ve
yorumlarını reddetmek için Allah Tealâ bu ayeti
indirmiştir.
Bu
ayet-i kerime ahiret hayatının var olduğunu tespit ve tayin etmektedir. Şöyle
ki gökleri ve yeryüzünü yaratmaya kadir olan ve yaratırken asla yorulmayan
ölüleri diriltmeye haydi haydi kadirdir. Nitekim Allah Tealâ başka bir ayette
şöyle buyurmuştur:
"Gökleri ve yeri yaratan ve
bunları yaratmakla yorulmayan Allah'ın ölüleri diriltmeye de gücünün yeteceğini
düşünmezler mi? Evet O, her şeye kadirdir." (Ahkâf,
46/33).
Bir
diğer ayet-i kerimede ise şöyle buyurmuştur:
"Elbetteki göklerin ve yerin
yaratılması insanların yaratılmasından daha büyük (bir olaydır)." (Gafır,
40/57).
Razi
bu ayette zikredilen "altı günde" sözünden maksadın altı merhale olduğunu ifade
etmiştir. Yoksa bu lügatta vaz edilmiş bulunan belli günler değildir. Çünkü
lügatta gün, doğuşundan batışına kadar güneşin yeryüzünün üstünde bulunduğu
zaman dilimini ifade eder. Halbuki gökler yaratılmadan önce ne güneş vardı ne de
ay. Dolayısıyla burada gün lafzı kullanılarak onunla vakit veya zaman, yani
aşanla, merhale kastedilmiştir.[12]
Allah
Tealâ sonra da Peygamber'ine (s.a.) yeniden dirilmeyi inkâr eden kâfirler ile
yaratıcıyı yaratıklara benzeten Yahudilere karşı takınması gereken tavrı
açıklamıştır. Rasulü Ekrem'e (s.a.) bir kaç emir vererek şöyle
buyurmuştur:
a) "(Habibim) ne derlerse sen
sabret." Yani Ey Rasul! Yeniden dirilişi yalanlayan müşriklerin sözleriyle
Yahudilerin Allah'ın yorulduğu ve istirahat ettiğine dair sözlerine sabret.
Bütün bunlar hiçbir delile dayanmayan batıl sözlerdir.
b) "Rabbini güneşin doğuşundan
ve batışından önce teşbih et. Gecenin bir kısmında da onu teşbih et. Secdelerin
akabinde de." Yani Rabbini daima her türlü acziyet ve noksanlıktan tenzih et.
Sabah ve ikindi vakitlerinde, gecenin bir bölümünde ve namazların peşinden
"Sübhanallahi ve bi-ham-dihi" (Allahı noksan sıfatlarından tenzih eder ve ona
hamdederim) diyerek sürekli O'na hamd et.
İbni
Abbas şöyle demiştir: Güneşin doğuşundan evvel emredilen teşbih ve tahmidden
maksat sabah namazı; güneşin batışından öncekinden maksat öğlen ve ikindi
namazı; gecenin bir bölümünde yapılması emredilen teşbih ve tahmidden maksat
akşam ve yatsı namazları, secdelerin peşinden yapılması emredileni ise
farzlardan sonra kılman nafile namazlar veya namazdan sonraki
tesbihattır.
Bazı
alimler de şöyle demişlerdir. Burada zikredilen teşbihten maksat namazdır. Çünkü
namazlarda Allah noksan sıfatlardan ,tenzih edildiği için (tesbihat
bulunduğundan) namaz, teşbih diye isimlendirilmektedir.
Namazlardan sonra tesbihatın
emredildiği birçok hadis vardır:
Buhari ve Müslim Ebu Hüreyre'nin (r.a.) şöyle dediğini
rivayet etmişlerdir:
Muhacirlerin fakir olanları
geldiler ve şöyle dediler: "Ey Allah'ın Rasulü (s.a.)! Ehl-i dusur[13]
yüksek derecelere ve ebedî nimetlere gittiler." Rasulullah (s.a.) "Ne oldu ki"
deyince onlar: "Bizim gibi namaz kılıyor, oruç tutuyor, bizim gibi tasadduk edip
bizim yaptığımız gibi köle azat ediyorlar." dediler. Rasulullah (s.a.) şöyle
buyurdu: "Yaptığınız takdirde sonrakileri geçebileceğiniz ve bunu yapanlar
dışında sizden üstün hiç kimsenin bulunamayacağı bir şeyi size öğreteyim mi?
Her namazın peşinden otuz üç defa sübhanallah, otuz üç defa elhamdülillah, otuz
üç defa Allahuekber deyiniz." Bunun üzerine onlar şöyle dediler: "Ya Rasulallah!
Mal sahibi kardeşlerimiz bizim yaptığımızı işitir ve aynını onlar da yapar."
Rasulullah (s.a.) "İşte bu Allah'ın dilediğine bahşettiği ihsanıdır." (Maide,
5/54) ayetini okudu.
Sahih
olan diğer bir hadis de şöyledir: "Nebi (s.a.) farz namazların peşinden "ha
ilahe illallahü vahdehü la şerike leh lehül-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve ala
külli şeyin kadir. Allahümme la mania Uma a'tayte velâ mu tiye Uma mena'te velâ
yenfau ze'l-ceddi minke'l-ced." derdi. (Hiçbir ilâh yoktur. Sadece ortağı
olmayan Allah vardır. Mülk ancak O'na aittir. Hamd de yalnız O'na aittir. O'nun
her şeye gücü yeter. Ey Allah'ım! Senin verdiğine engel olabilecek kimse
olamaz. Senin engel olduğuna da kimse veremez. Sana karşı zenginlerin
zenginliği fayda vermez. O'na ancak iman ve itaat fayda
sağlar."
c) "Nida edenin yakın bir
yerden çağıracağı güne kulak ver." Ey Peygamber! İsrafil'in (a.s.) sûra ikinci
üflemesi olan kıyamet sayhasına kulak ver. O gün İsrafil (a.s.) mahşerde bulunan
herkesin işitebileceği şekilde nida eder. "Haydi hesaba çekilmeye gelin" deyince
herkes kabirden çıkıverecekler.
Her ne
kadar sabır ve teşbih dünyada, münadinin çağrısına kulak vermek de kıyamette
olsa da "kulak ver" fiilini "sabret" ve "teşbih et" fiillerine atfetmeye bir
mani yoktur. Çünkü burada "Namaz kıl ve cennete gir" sözündeki gibi bir mana
kastedilmiştir. Bu sözün manası şudur. Dünyada namaz kıl ki ahirette cennete
giresin.
"Kulak
ver" fiilinin "bekle" manasında olduğunu söylemek de
mümkündür.
Razi
şöyle söylemiştir: Allah Tealâ'nın "yakın bir yerden" sözü bu herkesin eşit
derecede işiteceklerine işaret etmektedir. Buna göre burada zikredilen
münadinin Allah Tealâ olduğu şeklindeki yorum uzak değildir. Çünkü burada yakın
yerden maksat bizzat yer değildir. Bilakis çağrının zahir olması kastedilmiştir.
Allah'tan gelen çağrı ise daha yakındır.[14]
"O gün
gerçek sayhayı (insanlar) işiteceklerdir. İşte bu kabirden çıkış günüdür." Yani
yeniden diriliş sayhası hakikaten gerçekleşecektir. İşte o gün yeniden diriliş,
haşr ve amellerin karşılığının görüleceğini hatırlatan sûra ikinci üfürülüşün
işitileceği gündür. O gün kabirlerden çıkma günüdür.
"Şüphesiz sadece biz
diriltiriz ve yine biz öldürürüz. Hem de dönüş ancak bizedir." Yani hem dünya
da hem de ahirette yalnızca biz diriltiriz. Dünyada eceller geldiğinde ancak biz
öldürürüz. Bu konuda hiç kimse bize ortak olamaz. Hem hesaba çekilip amellerin
karşılığının görülmesi için sadece bize dönülecektir. İyiliğe karşılık iyilik,
kötülüğe karşı ise kötülükle amel eden herkese amelinin karşılığını
vereceğiz.
Bu
ayeti kerime yoktan var etmeye yeniden yaratmaya ve öldürüp hesaba çekmeye dair
ilâhî güç ve kudretin bulunduğunu ispat etmektedir. Allah Tealâ bu durumu şu
ayet-i kerime ile teyit etmektedir:
"O gün
süratle (çıkmaları için) toprak üzerlerinden yarılıp açılacaktır. İşte bu bize
göre kolay olan bir haşirdir." Yani toprağın onların üzerinden yarılarak
açılması üzerine kabirden çıkıp kendilerine nida eden münadiye doğru koşarak
mahşer yerine doğru sürüklendikleri o vakitte onların dönüşü bizedir. İşte bu
bize göre gayet kolay bir diriltme ve toplamadır. O konuda zorluk ve meşakkate
uğramamız söz konusu değildir.
Nitekim Allah Tealâ başka
bir ayette şöyle buyurmuştur:
"Bizim
buyruğumuz bir anlık bakış gibi bir tek sözden başka bir şey değildir." (Kamer,
54/50).
"Sizin
yoktan yaratılmanız da yeniden diriltilmeniz de bir canın yaratılması ve
diriltilmesi gibidir." (Lokman, 31/28).
Sonra
Allah Tealâ şu sözüyle müşrikleri tehdit etmiştir:
"Biz
onların neler söylediklerini çok iyi biliriz. Sen onlara karşı bir zorba
değilsin ki!" Biz müşriklerin Kur'an'ı yalanlamak, yeniden dirilişi ve Allah'ın
birliğini inkâr etmek hususunda sana söylediklerini harfi harfine bilmekteyiz.
Sen onları imana zorlayan bir zorba değilsin. Sen sadece tebliğ
edicisin.
Bunun
bir benzeri de şu ayetlerdir: "Sen ancak tebliğ etmekle görevlisin. Hesaba
çekmek bize düşer." (Rad, 13/40); "Habibim sen öğüt ver. Sen sadece hatırlatmada
bulunucusun. Onlar üzerinde zorba değilsin sen." (Casiye, 88/21,
22).
d) "O
halde benim tehdidimden korkacaklara Kur'an ile öğüt ver." Yani Ey Peygamber!
Sen bu Kur'an ile öğüt ver. Rabbinin sana yüklediği peygamberlik vazifesini
tebliğ et. Şüphesiz ondan sadece Allah'tan korkan, O'nun isyankârlara vaadettiği
cezadan ve tehditten çekinen, Allah'ın vaadine, fazlına ve rahmetine ümit
bağlayanlar öğüt alırlar. Diğerleriyle boşuna uğraşma. [15]
[1] Razî, XXVIII/146.
[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/504-509.
[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/512-513.
[4] Bu hadisi; Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai ve
İbni Mace Ebu Hureyre'-den, Taberani de İmran b. Husayn'dan (r.a.) rivayet
etmişlerdir.
[5] Bu hadisi Zemahşeri, Kurtubi ve Beyzavi zikretmiştir.
İbni Ebi Hatim de Ahnef b. Kays'dan aynı hadisi şu şekilde rivayet etmiştir:
"Sağdaki melek iyilikleri yazar ve o soldakinden daha güvenilirdir. Kul bir
günah işlerse soldakine dur, yazma der ve eğer kul Allah'a istiğfar ederse o
günahı yazmaktan onu men eder. Ama kul istiğfar etmezse o günahı
yazar."
[6] Ahmed, Tirmizi, Nesai ve İbni Mace rivayet etmiştir.
Tirmizi hasen-sahih demiştir. Hadisin sahih bir de şahidi
vardır.
[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/516-518.
[8] Buna göre birinci soru muhatabın durumu ikrar etmesi
için sorulmuştur. Şu halde Allah Teala cehennemin dolduğunu ortaya koymaktadır.
Yani cehennemin dolduğunu ikrar etmesini sağlamaktadır. İkinci istifham ise
olumsuzluk manasınadır. Yani bundan fazlasını alacak yerim yok. Bu birinci
istifhamın cevabıdır.
[9] Zemahşerî, III/163.
[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/522-525.
[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/527-528.
[12] Razî, XXVIII/183-184.
[13] Burada onlardan maksat servet sahibi zenginlerdir. Dusur
kelimesi disar kökünden dışa giyilen elbise manasına
gelir.
[14] Razî, XXVIII/188.
[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/534-538.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder