HUCURAT
SURESİ
Allah'a Ve
Rasulullah'a İtaat, Rasulullah'a Hitap Ederken Edebe Riayet
Etmek:
1- Ey
iman edenler! Allah
ve Rasulünün huzurunda öne geçmeyin. Allah'tan korkun; çünkü Allah
hakkıyla işiten ve her şeyi bilendir.
2- Ey iman edenler! Seslerinizi
peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın. Birbirinize bağırdığınız gibi ona
yüksek sözle bağırmayın. Yoksa hiç farkında olmadan amelleriniz boşa
gidiverir.
3- Rasulullah'ın yanında seslerini
alçaltanlar gerçekte Allah'ın takva için kalplerini seçtiği kimselerdir. Onlar
için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.
4- Hücrelerin arkasından seni
çağıranlar (var ya) onların çoğunun akılları ermez.
5- Eğer sen çıkıncaya kadar onlar
sabretselerdi elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Allah çok bağışlayıcı
ve çok merhamet edicidir.
Açıklaması:
Müminlerin, peygamberleri ile olan
münasebetlerinde riayet etmeleri gereken ihtiram, tazim ve saygı esasına dayanan
özel edep kuralları şunlardır:
1- "Ey iman
edenler! Allah ve Rasulünün huzurunda öne geçmeyin. Allah'tan korkun. Çünkü
Allah hakkıyla işiten ve her şeyi bilendir." Yani ey gerçek imana sahip
müminler! Allah ve Rasulü bir konuda hüküm vermeden önce siz söz söylemede
yahut hüküm vermede veya bir iş yapmada acele davranmayın ve öne geçmeyin.
Belki siz haksız olarak bir hüküm verebilirsiniz. Bütün işlerinizde Allah'tan
korkun. Allah ve Rasulünün (s.a.) izin vermediği bir konuda haddi aşmaktan
sakının. Zira Allah sözlerinizi çok iyi bir şekilde duyar, fiillerinizi ve
niyetlerinizi de çok iyi bilir. Yaptığınız hiçbir şey ona gizli
kalmaz.
Bu ayet açıkça
Allah'ın kitabına ve Rasulullah'm (s.a.) sünnetine ma-halefeti yasaklamaktadır.
Allah'ın dinini tebliğ ettiği için burada Rasulullah (s.a.) da özellikle
zikredilmiştir.
İbni Abbas bu ayetin "kitap ve
sünnetin zıddmı söylemeyen" manasına geldiğini söylemiştir. Dahhak da "Allah ve
Rasulü dışında siz dini bir mesele hakkında hükmetmeyin." manasına geldiğini
söylemiştir.
Bu ayet, ictihad kaynaklarının
hüküm vermede öncelik sırasını da göstermektedir. Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud,
Tirmizi ve İbni Mace Muaz b. Cebelden şöyle rivayet
etmektedirler:
Yemen'e gönderirken Rasulullah
(s.a.) ona "Neyle hükmedeceksin?" diye sordu. Muaz "Allah'ın kitabıyla." dedi.
Rasulullah (s.a.) "Peki onda bula-mazsan?" deyince Muaz "Rasulullah'm (s.a.)
sünnetiyle." dedi. Rasulullah "Peki onda da bulamazsan?" dedi. Muaz "O zaman
kendi görüşümle ictihad ederim" deyince, Rasulullah (s.a.) onun göğsüne vurdu ve
"Rasulünün elçisini Allah Rasulünün hoşnut olduğu bir şeye muvaffak kılan Allah
'a ham-dolsun." buyurdular.
Yani Muaz b. Cebel
kendi görüşünü ve içtihadını Kitap ve Sünnet'ten sonraya bırakmıştır. Şayet önce
söyleseydi işte o zaman Allah ve Rasulünün (s.a.) önüne geçmiş olurdu. Özetle
onun bu sözü, içtihadı içine alan bir edep örneğidir. Bundan sonra Allah Tealâ
konuşmada riayet edilmesi gereken edep kurallarından bahsederek şöyle
buyurmuştur: "Ey iman edenler! Seslerinizi peygamberin sesinden yüksek
çıkarmayın." Yani ey Allah ve Rasulüne iman eden müminler! Rasulullah (s.a.)
ile konuştuğunuz zaman seslerinizi onun sesinin üstüne çıkarmayın. Çünkü yüksek
sesle konuşmak ihtiramın azlığına, yavaş sesle konuşmak ise tazim ve saygıya
delâlet etmektedir. Allah'ın müminlere öğrettiği ikinci edep de şudur:
"Birbirinize bağırdığınız gibi ona yüksek sözle (sesle) bağırmayın." Yani
onunla konuştuğunuz zaman, kendi aranızda alışkanlık haline getirdiğiniz gibi,
yüksek sesle konuşmanın aksine ona sakin bir edayla ve teenni ile hitap edin.
Ona saygı göstererek sizi sıkmadan ve usandırmadan yavaş bir eda ile tebliğ
ettiği peygamberlik vazifesinin kadrini takdir ederek "Ya Rasulullah! veya Ya
Nebiyyallah!" diye ona hitap ediniz.
"Yoksa hiç farkında olmadan
amelleriniz boşa gidiverir." Yani Allah Tealâ sizi alışılmışın dışında sesinizi
yükseltmekten nehyetmiştir. Zira bunda farkında olmadan sevabın gitme veya
Rasulullah'ı küçümsemenin küfre götürme endişesi ve korkusu vardır. Nitekim
Malik, Ahmed, Tirmizi, Nesai ve diğerlerinin Bilal b. Haristen rivayet ettikleri
sahih bir hadiste şöyle denilmiştir: "Muhakkak bir kimse Allah'ı razı edecek bir
söz söyler de pek üzerinde durmazsa, karşılık olarak Allah o kimse için cenneti
farz kılar. Bir kimse de Allah 'ı kızdıracak bir söz söyler ve ona pek aldırış
etmezse, cehennemde göklerle yer arasından daha uzak bir derinliğin içine
düşer."
Allah, Rasulüne (s.a.) aykırı
hareket etmenin tehlikelerinden sakındırdıktan sonra "Rasulullah'in yanında
seslerin alçaltanlar gerçekte Allah 'm takva için kalplerini seçtiği
kimselerdir. Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır." buyurarak
Rasulullah'ın huzurunda yavaş konuşmayı emretmiştir. Ayetin manası şöyledir:
Rasulullah (s.a.) ile konuşurken, onun meclislerinde bulunurken seslerini
kısanların kalplerini Allah elbette takva için halis kılmış, temizlemiş ve ona
uygun bir mahal kılmıştır. Nasıl altın, ateşle diğer maddelerden arıtılıp iyisi
kötüsünden ayrılmışsa, aynı şekilde Rasulullah'ın (s.a.) huzurunda edepli bir
şekilde bulunanların da Allah kalplerini kötü olan her şeyden temizlemiştir.
Ayrıca edepli bir halde seslerini kısmalarına ve diğer itaatlanna karşılık
onlara büyük bir sevap verilecek ve günahları da affedilecektir. Bunun bir
benzeri de şu ayet-i ke-rime'dir: "(Muhammed'i (s.a.) size gördermemiz) Allah'a
ve Rasulüne (s.a.) inanmanız, onun dinine yardımcı olmanız ve ona saygı duymanız
ve sabah akşam onu teşbih etmeniz içindir." (Fetih, 48/9)
İmam Ahmed, Mücahid'in şöyle
dediğini rivayet etmektedir: Hz. Ömer'e "Ey müminlerin emiri! Günah işlemeye
istek duymayan ve günah işlemeyen bir adan hakkında ne dersiniz?" diye yazılı
olarak soru soruldu. Hz. Ömer de cevap olarak, "masiyete istek duyup da onu
yapmayanlar, "gerçekte Allah'ın takva için kalplerini seçtiği kimselerdir. Onlar
için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır." dedi.
Sonra Allah Tealâ, Rasulullah'ın
(s.a.) evi olan hücrelerin arkasından ve önünden bedevi Arapların yaptığı gibi
Rasulullah'a (s.a.) seslenenleri kınamıştır. Allah Tealâ onları en iyi ve en
üstün şekilde irşad ederek şöyle buyurmuştur:
"Hücrelerin arkasından seni
çağıranlar (var ya) onların çoğunun akılları ermez." Yani uzaktan,
Rasulullah'ın (s.a.) hanımlarına ait hücrelerin (evlerin) arkasından sana
bağıranların -ki onlar Temim kabilesinin kaba insanlarıdır- çoğunun toplum
kurallarına, adaba ve buna benzer şeylere akıllan ermez. Onlar sana
gösterilmesi vacib olan saygı ve ihtiramı idrak edemezler.
"Onların çoğunun" deyimi ile ya
onların tamamı kastedilmiştir (zira Araplar yalandan sakınmak ve ihtiyatlı
konuşmak için bir şeyin çoğunluğunu zikrederek tamamını kastetmektedir), yahut
da maksat onların çoğunlukla akıllarının ermediğini ifade
etmektir.
"Eğer sen çıkıncaya kadar onlar
sabretselerdi elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. (Bununla beraber)
Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir." Yani her zaman ki gibi sen
çıkıncaya kadar sabretselerdi bu hususta dünya ve ahirette kendileri için hayır
ve maslahat gerçekleşirdi. Çünkü böyle bir harekette Rasulullah'a (s.a.) karşı
güzel edebe riayet edilmiş ve lâyık olduğu tazim ve saygı gösterilmiş olur.
Allah Tealâ kulların günahlarını bağışlayıcıdır. Onlara çok merhamet eder.
Böylece onlar tevbe ve istiğfara teşvik edilmişlerdir. [1]
Genel Edep
Kuralları -1- Gelen Haberin Araştırılması
Gerekliliği:
6- Ey iman edenler! Eğer bir fasık
size bir haber getirirse onu iyice araştırın. Yoksa bilmeyerek bir topluluğa
kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.
7- Hem biliniz ki aranızda
Allah'ın peygamberi vardır. Şayet o birçok konuda size uysaydı elbetteki
sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah imanı size sevdirdi ve onu sizin
kalplerinizde süsledi. İnkarcılığı, fasıklığı ve isyanı da size çirkin
gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.
8- (Bu size) Allah'ın bir lütfü ve
nimetidir. Allah hakkıyla bilendir. Yegâne hüküm ve hikmet
sahibidir.
Açıklaması:
"Ey iman edenler! Eğer size bir
fasık bir haber getirirse onu iyice araştırın. Yoksa bilmeyerek bir topluluğa
kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz." Yani ey Allah ve
Rasulünü (s.a.) tasdik eden müminler! Şayet bir şeyin yalan olup olmadığına
dikkat etmeyen bir fasık size başka bir kimseye zarar verme mahiyetinde olan bir
haber getirirse gerçeği iyice araştırarak, o konuda kesin bilgiye sahip olun.
Gerçeğin iyice ortaya çıkması için o haberi ve olayı derinlemesine
araştırmadan, hüküm vermede acele davranmayın. Zira bunda durumunu bilmeden bir
kavme hak etmedikleri bir zararı verme ve onlara eza etme ihtimali vardır.
Sonra da onlar hakkında hatalı hüküm verdiğiniz için pişman olursunuz. Böyle bir
şeyin hiç olmamasını temenni ederek buna çok üzülürsünüz.
"Fasık" kelimesi ile haber
manasına gelen "nebe" kelimesinin nekre getirilmesi bu hükmün bütün fasık ve
haberlere şamil olduğuna delâlet etmektedir. Ayet-i kerimede sanki şöyle
söylenmiştir: Herhangi bir fasık size herhangi bir haberi getirirse durup onu
araştırın, işin açıklanmasını ve hakikatin ortaya çıkmasını isteyin. Sadece
fasık kimsenin sözüne itimat etmeyin. Zira kim fasıklıktan sakınmazsa fasıklığm
bir çeşidi olan yalan söylemekten de sakınmaz.[2]
Bu ayet adil olan bir kimsenin
verdiği haberin hüccet olduğuna ve fasık kimsenin yaptığı şehadetin kabul
edilmeyeceğine delâlet etmektedir.
Sonra Allah Tealâ meselelerini
saygı ve hürmetle sormaları için aralarında Allah Rasulünün bulunduğunu
müslümanlara hatırlatmıştır. Allah şöyle buyurmuştur:
"Hem biliniz ki aranızda Allah 'in
peygamberi bulunmaktadır. Eğer o birçok konuda size uyacak olsaydı kesinlikle
sıkıntıya düşerdiniz." Yani biliniz ki beraberinizde Allah Rasulü (s..)
bulunmaktadır. Dolayısıyla ona hürmet gösterin ve emrine boyun eğin. Çünkü o
size fayda verecek şeyleri daha iyi bilir. Hakka uymayan söz söylemeyin. Haberin
doğruluğunu iyice araştırmadan, insanlar hakkında hüküm vermede acele etmeyin.
Eğer o verdiğiniz haberler ile ima ettiğiniz isabetsiz görüşlerin çoğuna
uysaydı, bu sizin sıkıntı, günah ve helake uğramanıza sebep olurdu. Fakat o
iyice araştırmadan ve üzerinde derinlemesine düşünmeden, kendisine ulaştırılan
haber veya görüşle hemen amel etmez.
Allah Tealâ nakledilen haberleri
iyice araştırma emrinin devam ettiğini göstermek için "size itaat etseydi"
demiş, "size uyacak olsaydı." diyerek gelecek zaman sigasını kullanmıştır. Bunun
delili "birçok konuda" sözüdür. Yani devamlı olarak kendileri için ortaya çıkan
görüşlerin çoğunda Rasu-lullah'ın kendilerine uymasını isteseler o takdirde
günaha girer ve helak olurlardı.
"birçok konuda" sözünde bütün
görüş ve düşüncelerin hataya nispet edilmemesi açısından müminlere de iltifat
edilmiştir.
Bu ayette konuşma adabı güzel bir
şekilde öğretilmiş ve azınlık da olsa bir kısım insanların görüşlerinin doğru
olabileceğine işaret edilmiştir. Bu sebeple "Fakat Allah size imanı sevdirdi ve
onu kalplerinizde süsledi. İnkarcılığı, fasıklığı ve isyanı da kötü gösterdi.
İşte doğru yolu bulanlar bunlardır." buyurularak bazılarının Beni Mustalik'in
durumu anlaşılmca-ya kadar beklemenin zaruri olduğuna dair görüşüne işaret
edilmiştir.
Allah size imanı her şeyden çok
sevdirecek ve onu kalplerinizin derinliklerine yerleştirerek tevfikiyle imanı
size güzel göstermiş ve yaratıcıyı inkâr, peygamberi yalanlama manasına gelen
küfrü, din sınırından çıkmak manasına gelen fasıklık ve aykırı davranma ve
itaatsizlik manasına gelen isyanı size çirkin
göstermiştir.
İşte bütün bu sıfatlara sahip
olanlar dinin gerektirdiği şeyleri yaparak, dinî edebe riayet ederek hak
yolunda istikamet üzere bulunanlardır. İyice araştırmadan başkalarının ithamına
meyletmezler. "(Bu size) Allah'ın bir lütfü ve nimetidir. Allah hakkıyla
bilendir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir."
İlâhi bir lütuf ve katından bir
nimet olsun diye, imanı size Allah sevdirdi ve daha önce geçen üç şeyi de
çirkin gösterdi. Allah olmuş ve ileride vuku bulacak bütün işleri en iyi
bilendir. Mahlukâtın işlerini düzenleyip idare etmede, sözlerinde,
yaptıklarında, koyduğu hükümlerde ve takdirinde hüküm ve hikmet sahibidir. [3]
Dahili
Anlaşmazlıkları Çözme Yolları Ve Bağilere Uygulanacak
Hükümler:
9- Eğer müminlerden iki zümre
birbiriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Şayet onlardan biri ötekine karşı
halâ tecavüz ederse Allah'ın emrine donunceye kadar sız o tecavüz edenle
savaşın. Eğer (Allah'ın emrine) dönerse adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah
adil davrananları sever.
10- Muminler ancak
kardeştirler. Öyleyse iki kardeşinizin
arasını düzeltin. Allah'tan korkun ki merhamet olunasınız.
Açıklaması:
"Eğer müminlerden iki zümre
birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin." Yani şayet müslüman iki grup
birbirleriyle savaşırlarsa idarecilerin nasihat ederek, onları Allah'ın hükmüne
çağırarak, onlara doğruyu gösterip şüphe ve ihtilâf sebeplerini ortadan
kaldırarak onları barıştırması gerekir.
Ayette "in" (şayet) edatının
kullanılması, müslümanlar arasında savaş meydana gelmesinin uygun olmadığına,
olsa bile bunun çok nadir olduğuna işaret içindir. Burada idarecilere hitap
edilmiştir. Ayette kullanılan emir sigası bunun vacip olduğunu ifade
etmektedir.
Buhari ve diğerleri büyük günah
bile olsa masiyetin kişiyi imandan çıkartmayacağına bu ayeti delil
getirmişlerdir.
Buhari'nin Sahih'inde Ebû
Bekre'nin şöyle dediği sabit olmuştur: Rasulullah (s.a.) bir gün hutbe irad
ediyordu. Hasan b. Ali (r.a.) da onun yanındaydı. Bir ona bir de insanlara
bakmaya başladı. Şöyle diyordu: "Benim bu oğlum seyyiddir. Umulur ki Allah Tealâ
onun sebebiyle müslümanlar-dan iki büyük zümreyi barıştırır." Rasulullah'ın
(s.a.) buyurduğu gibi uzun savaşlardan sonra Allah Tealâ onun vasıtasıyla
Iraklılar ve Şamlıların arasını ıslah etmiştir.
"Şayet onlardan biri halâ ötekine
tecavüz ederse Allah'ın emrine dönün-ceye kadar siz o tecavüz edenlerle
savaşın." Yani gruplardan biri diğerine karşı haddi aşar, ona zulmeder, nasihate
ve Allah'ın emrine boyun eğmez ise Allah'ın hükmüne ve isyan çıkarmama emrine
dönünceye kadar müslü-manların bu zalim gruba karşı savaşmaları gerekmektedir.
Onlara karşı yapılan harp silahlı veya başka yollarla olabilir. Onlara karşı
maslahatı, yani Allah'ın hükmüne dönmelerini gerçekleştirecek uygun bir yol
takip edilir. Silahsız olarak bu maksat gerçekleştirildiği takdirde fazlası
taşkınlığa yol açar. Ancak onları yola getirecek bir vesile olarak silah
kullanma zorunlu hale gelmişse, onlar Allah'ın hükmüne dönünceye kadar bu
yapılır.
"Eğer (Allah'ın emrine) dönerse
artık aralarını adaletle düzeltin. (Her işinizde) adil davranın. Şüphesiz ki
Allah adil davrananları sever." Yani zalim olan taraf savaştan sonra zulmünden
vazgeçer, Allah'ın emrine ve hükmüne razı olursa müslümanların bu iki grup
arasında adaletle hükmetmesi, Allah'ın hükmüne uygun doğru hükmü araştırması ve
zulümden vazgeçmesi için zulme uğrayan tarafın hakkını vermesi
gerekir.
Ey aracılar! Onların arasında
hükmederken adaletli olun. Şüphesiz Allah adil olanları sever ve onları en güzel
bir şekilde mükâfatlandırır. Bununla Allah her hususta adil davranmayı
emretmiştir.
İbni Ebi Hatim ve Nesai Abdullah
b. Amr'ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.) şöyle
buyurmuştur: "Dünyada adil davrananlar, Rahman'ın huzurunda bu davranışlarına
karşılık inciden yapılmış minberlerde oturacaklardır.[4]
Müslim ve Nesai Abdullah b.
Amr'dan, oda Rasulullah'dan (s.a.) şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:
"Verdikleri hükümlerde, yetkili tayin edildikleri hususlarda ve ahalileri
hakkında adil davranan kimseler Allah katında arşın sağındaki nurdan minberler
üzerindedirler."
Sonra Allah Tealâ harp dışında en
küçük bir anlaşmazlık bile olsa müslümanların birbirlerini barıştırmalarını
emretmiştir. Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır:
"Müminler ancak kardeştirler.
Öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin. Allah'tan korkun ki merhamet
olunasınız."
Doğruyu tam olarak göstermek için
Allah Tealâ müminlerin kardeş olduğunu, iman gibi tek bir aslın onları bir araya
getirdiğini bu yüzden kavgalı iki kardeşin arasını düzeltmenin gerektiğini
zikretmiş, iki kardeşin arasını düzeltmeye önem vermelerine ek olarak da onlara
Allah'tan korkmalarını emretmiştir. Mana şöyledir: Onların arasını düzeltin. Bu
arabuluculukta ve diğer bütün konularda Allah'tan sakınmak ve O'na karşı korku
ve haşyet duymak prensibiniz olsun. Şöyle ki: Her ikisi de kardeşiniz olduğu,
İslâm'da herkes haklar konusunda eşit olduğu, herhangi bir üstünlük ve fark
olmadığı için, onlardan birine meyletmeyip sadece hak ve adaleti
gerçekleştirmeye çalışın. Emirlere uymak, yasaklardan sakınmak manasına gelen
takva sebebiyle belki size merhamet edilir.
Burada şu husus dikkat
çekmektedir: Allah Tealâ iki kişinin birbiriyle nizalaşmasından (çekişme ve
kavgasından) bahsederken "Allah'tan korkun" demiştir. İki grubun arasını
düzeltmeden bahsederken böyle dememiştir. Bunun sebebi şudur: İki kişinin
birbiriyle kavgalı olması durumunda bu kavganın genişleme korkusu vardır. İki
grubun kavga etmesi durumunda ise fitne ve mefsedetin eseri zaten herkesi içine
almakta olduğu için geneldir.
"innemâ: ancak" kelimesi hasr
içindir. Kardeşliğin ancak müminler arasında olabileceğini, mümin ve kâfir
arasında kardeşlik olamayacağını ifade etmektedir. Zira İslâm, kendisine tabi
olan fertler arasındaki ortak bağdır. "innema" edatı aynı şekilde arabuluculuk
emri ve onun vacip olmasının ancak İslâm kardeşliğinin bulunması durumunda söz
konusu olduğunu ifade eder. Yoksa kâfirler arasında söz konusu değildir. Şayet
kâfir zımmi veya müste'men (eman dilemiş ve ona eman verilmiş) ise ona yardım
etmek, onu korumak ve ondan zulmü gidermek vaciptir. Hasmı harbî (harp
durumunda) olduğundan müslümana da mutlak olarak yardım etmek
gerekir.
Din kardeşliğini vurgulayan birçok
hadis-i şerif rivayet edilmiştir. Sa-hih-i Buharı de gelen diğer bir hadis de
şöyledir:
"Kul kardeşine yardım ettiği
müddetçe Allah Tealâ da ona yardım eder."
Yine Buhari'de şöyle rivayet
edilmiştir: "Birbirlerini sevmede ve birbirlerine acımada müminler bir vücuda
benzerler. Vücudun bir uzvu hastalandığında diğer uzuvlar da uykusuzluk ve ateş
ile onun acısına iştirak ederler. " "Mümin mümin için bir bina gibidir. Onlar
birbirlerini tutarlar." Rasu-lullah (s.a.) bunu söylerken parmaklarını bir
birine geçirdi."
Ahmed Sehl b. Sa'd es-Saidi'den
Rasulullah'm (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Müminler içinde bir
mümin bedendeki bir başa benzer. Nasıl beden, başta olan bir rahatsızlık
sebebiyle elem duyarsa mümin de iman ehli için öyle elem duyar." [5]
Müminlerin
Birbirlerine Ve Diğer İnsanlara Karşı Göstermeleri Gereken Davranış
Kuralları:
11- Ey iman edenler! Bir kavim
diğer bir kavimle alay etmesin. Belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdır.
Kadınlar da kadınları alaya almasınlar.
Belki (alay edilenler) kendilerinden
daha hayırlıdır. Bir- birinizi ayıplamayın ve kötü lakaplarla çağırmayın.
İmandan sonra fasıklık ne kötü bir
addır! Artık kim tevbe etmezse, işte
onlar zalim- lerin ta kendileridir.
12- Ey iman edenler! Zannın bir
çokaçının. Çünkü zannın bir kısmı
günahtır. Birbirinizin kusu- runu araştırmayın. Birbirinizin gıy- betini
yapmayın. Hiç sizden birisi kardeşinin
etini yemekten hoş- lamr mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkunuz. Şüphesiz Allah
tevbeleri kabul edici ve ǰk merhamet
edicidir.
13- Ey insanlar! Doğrusu biz sizi
bir erkekle bir dişiden yarattık. Tanış-
manız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Sizin Allah nezdinde en üstün
olanınız, şüphesiz takvaca en ileri olanınızdır. Muhakkak ki Allah her şeyi
bilen ve her şeyden haberdar olandır.
Mücahid şöyle demiştir: Ayette
geçen alay etme işi zenginin fakir ile alay etmesidir.
İbni Zeyd demiştir ki “Allah'ın
günahlarını kapattığı kimse Allah'ın günahlarını açığa çıkardığı kimse ile alay
etmesin. Belki de dünyada onun günahlarının açığa çıkarılması, ahirette kendisi
için daha hayırlıdır.
Açıklaması:
İslam Ahlakı ve
Allah’ın Mü’min Kullarına Tedip İçin Koyduğu
Kaideler:
1- İnsanlarla
alay etmenin yasaklanması.
"Ey iman edenler! Bir kavim diğer
bir kavimle alay etmesin. Belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar
da kadınları alaya almasın. Belki (alay edilenler) kendilerinden daha
hayırlıdır." Yani ey Allah ve Rasulüne (s.a.) iman edenler! Erkeklerden oluşan
bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki alay edilenler Allah
katında alay edenlerden daha hayırlıdır. Yahut Allah nezdinde hakir görülenin
kadri, kendisini hakir görüp alay edenden daha büyüktür. Belki Allah onu daha
çok sevmektedir. İşte bu hareket kesin olarak haramdır. Şu sözde olduğu gibi bu
ayette de yasaklama ve haram kılma hükmünün illeti
zikredilmiştir:
Şiir: Fakiri küçük
görme sakın, belki zaman yükseltirken onu, eğilir diz çökersin
sen.
"Belki de onlar kendilerinden daha
hayırlıdır." sözü yasaklama hükmünün illet ve sebebini ortaya
koymaktadır.
Hakim ve Hilye'de Ebu Nu'am'm Ebu
Hüreyre'den rivayet ettikleri bir hadiste Rasulullah (s.a.) şöyle
buyurmuştur:
"Saçı başı dağınık, toz
içerisinde, elbisesi yırtık ve insanların gözlerinden ırak nice insanlar vardır
ki Allah için bir şey yapacağına yemin etse (Allah) onu muhakkak yerine
getirir."
Ahmed ve Müslim'in rivayetinde
hadisin lafzı şöyledir: "Kapılardan kovulmuş, saçı başı dağınık nice insanlar
vardır ki Allah için bir şey yapmaya yemin etse (Allah) onu mutlaka yerine
getirir."
Normalde kadınlar da erkeklerle
birlikte buradaki hitabın şümulüne girseler de söz konusu yasaklamanın onlara
şamil olmadığı vehmini gidermek için yasaklama onlar için de ayrıca zikredilmiş
ve böylece yasaklamanın manası kadınlar için de vurgulanmıştır. Bu yapılırken
şöyle bir üslûp kullanılmıştır. Önce erkekler hakkındaki yasaklama nass olarak
zikredilmiş, kadınlar hakkındaki yasaklama ise ona atfedilmiştir. Alay etmek
çoğunlukla bir topluluk içinde yapıldığı için burada çokluk kipi
kullanılmıştır. Ayette kadınlar da kadınlarla alay etmesin denilmiştir. Belki
onlardan alaya maruz kalanlar alay edenlerden daha
hayırlıdır.
Buradaki yasaklama hükmü sadece
erkek ve kadın topluluklarına tahsis edilmiş değildir. Tek tek fertlere de
şamildir. Zira yasaklamanın illeti geneldir. İllet umumi olduğu için hükmün de
umumi olması gerekir.
Müslim İbni Mace Ebu Hüreyre'nin
şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:
Rasulullah (s.a.)
şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah Tealâ sizin şekillerinize ve mallarınıza
bakmaz. Fakat kalplerinize ve amellerinize bakar." Dolayısıyla ayrıcalık ancak
kalbin ihlâsı, gönül temizliği ve amellerin sadece Allah için yapılmasıyla elde
edilebilir. Ne dış görünüş ve servetle, ne renk ve suretle, ne de soy ve cinsle
bir ayrıcalık kazanılabilir.
2- İşaretle ve
sözle ayıplamanın yasaklanması.
"Birbirinizi ayıplamayın." Yani
insanları ayıplamayın, birbirinize kötü söylemeyin, söz ve fiille veya işaretle
alay etmeyin. Allah Tealâ kaş göz hareketleriyle veya söz ve fiille müminlerin
ayıplanmasını, insanın kendisini ayıplaması gibi kabul etmiştir. Zira müminler
tek bir nefis gibidirler. Bir mümin kardeşini ayıpladığında sanki kendisini
ayıplamış gibidir.
Bunun bir benzeri de şu ayettir:
"Nefislerinizi öldürmeyin." (Nisa, 4/29). Yani birbirinizi
öldürmeyin.
Ahmed ve Müslim Numan b. Beşir'den
O da Rasulullah (s.a.)'dan şöyle rivayet etmişlerdir: Rasulullah (s.a.)
buyurmuştur ki: "Müminler bir insan gibidirler. Baş acı çektiğinde hepsi acı
çekerler, göz acı çektiğinde yine hepsi acı çekerler."
Sözle ve fiil ile alay edenler
kötülenmişlerdir. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:
"Sözle ve fiille alay edenlere
yazıklar olsun." Hemz fiille, lemz ise sözle olur. Allah Tealâ "Çokça ayıplayan
ve durmadan laf götürüp getiren kimselerden hiçbirine itaat etme." (Kalem,
68/11) ayetinde bu vasıfla muttasıf olan kimseleri ayıplamıştır. Bu ayetin
manası şöyledir: Bunlar insanları hakir görüp kötü söz söyler ve onlarla alay
ederler ve sözle ayıplama manasına gelen koğuculuk için insanlar arasında
koşuştururlar.[6]
"Suhriyye" kelimesi ile "lemz"
kelimeleri arasında şöyle bir fark vardır: Güldürücü bir şekilde bir şahsı onun
yanında mutlak olarak hakir görmek suhriyyedir. Lemz ise ister onun yanında
ister arkasından olsun güldürücü veya başka bir tarzda bir kimsenin kusurlarına
dikkatleri çekmektir. Buna göre lemz, suhriye kelimesinden daha geneldir.
Genellik ifade etmesi için âmm (umumi) olan şeyin hâss (özel) olan şeye
atfedilmesi kabilinden lemz, suhriye kelimesine
atfedilmiştir.
3- Bir şahsı
işittiğinde hoşlanmayacağı kötü lakaplarla çağırma.
"Birbirinizi kötü lakaplarla
çağırmayın." Yani bir müslümanın kardeşine fasık, münafık diye hitap etmesi
veya müslüman olan birine Yahudi veya Hristiyan demesi yahut bir kimseye köpek,
eşek, domuz diye hitap edilmesi gibi birbirinize kızdırıcı kötü lakaplar
takmayın. Sözü geçen ifadelerle hitap eden kişi tazir cezasına çarptırılır.
Âlimler ister kendisinin veya babasının, isterse annesinin veya kendisine nispet
edilen herhangi bir şahsın bir vasfı olsun, bir insana hoşlanmadığı bir lakabın
verilmesinin haram olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Ayette geçen tenabüz bu ad
takma fiilinin birden fazla kişi arasında olduğunu gösterir. Bu kelimenin
kullanılmasının sebebi şudur: Onlardan her biri diğerine hemen kötü bir lakapla
mukabelede bulunur. Yani bir kimseye kötü lakapla çağırma onun da aynı şekilde
mukabelede bulunmasına yol açar. Sözlü ayıplama böyle değildir. Zira çoğunlukla
bir taraf böyle bir davranışta bulunur.
Bu genel hükümden bir kimsenin
kendisinin kötü kabul etmediği bir lakapla meşhur olması durumu istisna
edilmiştir. Bu durumda böyle lakapların bir şahıs için kullanılması caizdir.
Hadis ravilerinden A'meş (şaşı) ve A'rac (topal) isimleri buna misal
gösterilebilir.
Övgü ifade eden lakapların
verilmesi haram ve mekruh değildir. Nitekim Hz. Ebu Bekir'e (r.a.) eski
manasına gelen "Atik" lakabı, Hz. Ömer'e (r.a.) hakla batılı ayıran manasına
gelen "Faruk", Hz. Osman'a iki nur sahibi manasına gelen "Zünnureyn", Hz.
Ali'ye de toprak sahibi manasına gelen "Ebu Türab[7]
Halid b. Velid"e Allah'ın kılıcı manasına gelen "Seyful-lah", Amr b. Assa
İslâm'ın dahisi manasına gelen "Dahiyet'ül-İslâm" lakabı
verilmiştir.
"imandan sonra faşıklık ne kötü
bir isimdir." Yani iman ettikten ve tevbe ettikten sonra bir kimseye fasık,
kâfir veya zinakâr denilmesi veya imana girdikten sonra fasık diye zikredilmesi
çok çirkin bir vasıftır. Buradaki fasıklıktan maksat, cahiliye ehlinin İslâm'a
girdikten ve İslâm'ı iyice anladıktan sonra yaptıkları gibi çirkin lakaplarla
insanların birbirlerini çağırmalarıdır. Burada özellikle bir kimseye çirkin
lakaplarla hitap edilmesinden hasıl olan fasıklık sıfatının imanla bir arada
bulunması zemme-dilmiştir. Söz konusu davranış fasıklık kabul edilerek bunun
kötülüğü ortaya konmuş ve bu davranış çok iğrenç gösterilmiştir. Böylece söz
konusu yasaklamanın illet ve sebebi ortaya konmuştur.
"Kim tevbe etmezse, işte onlar
zalimlerin ta kendileridir." Allah'ın yasak kıldığı bu üç davranıştan dolayı
(alay etme, ayıplama, kötü lakaplarla çağırma) tevbe etmeyen kimseler
zalimlerdendir. İtaattan sonra isyan etmeleri ve kendi nefislerini azaba maruz
bırakmaları yüzünden başkaları değil de nefislerine zulmedenler bizzat
onlardır.
Asilerin burada
zulüm sıfatıyla vasfedilmelerinin sebebi şudur: Bir kimsenin yasak olan şeyi
yapmada ısrar etmesi küfürdür. Zira yasaklanan bir hususu emredilen bir şeymiş
gibi yapması sebebiyle bir şeyi konulması gereken yerin dışında başka bir yere
koymuş olmaktadır.
4- Suizannm
yasaklanması ve haram kılınması:
"Ey iman edenler! Zannın bir
çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır." Yani Ey Allah ve Rasulünü
(s.a.) tasdik edenler! Zannın çoğundan uzak durun. Çünkü bunlar arasında hayır
sahibi kimseler hakkında suizanda bulunmak gibi bazıları vardır ki işte bizzat
bunlar kötüdür. Zira bu, dış görünüş itibariyle doğru, salih ve emin olan bir
kimseyle alâkalıdır.
Açıktan sarhoş olan veya
fahişelerle zina edenler gibi açıktan günah işleyen kimseler hakkında onlardan
uzak durmak ve onların tuttuğu yoldan sakınmak ve sakındırmak için suizan
beslemek caizdir. Ancak bu zannın sözle ifade edilmesi gerekir. Çünkü içteki
zannın söylenip açığa vurulması günahtır.
Sonra Allah Tealâ hayır yapan
kimseler hakkında suizanda bulunmak veya mümin bir kimse hakkında kötü bir
düşünceye sahip olmak gibi bir kısım zanlann günaha düşürmesini zanda bulunma
yasağının illeti olarak göstermiştir. Nitekim Allah Tealâ başka bir ayette de
şöyle buyurmuştur: "Böylece siz kötü bir zanda bulundunuz ve helak olmayı hak
eden bir kavim oldunuz." (Fetih, 48/12).
Mümin kimseler hakkında suizanda
bulunulmasını haram kılan birçok hadis-i şerif varid
olmuştur:
İbni Mace Abdullah b. Ömer'in
şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasu-lullah'ı (s.a.) Kabe'yi tavaf ederken
gördüm. Şöyle diyordu: "Sen ne hoşsun, kokun da ne kadar hoş. Sen ne büyüksün,
hürmetin de ne kadar büyük. Muhammed'in nefsini kudret elinde bulunduran Allah'a
yemin ederim ki müminin hürmeti onun mal ve canı Allah katından senin
hürmetinden daha büyüktür." Bir mümin hakkında ancak hüsnüzanda bulunmak
gerekir.
İbni Abbas bu ayet hakkında şöyle
demiştir:
Allah Tealâ bir müminin bir mümin
hakkında hüsnüzan dışında bir düşünceye sahip olmasını
yasaklamıştır.
İmam Malik, Buhari, Müslim ve Ebu
Davud Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Rasulullah (s.a.)
buyurmuştur ki: "Zandan sakının ha. Çünkü zan sözlerin en yalan olanıdır.
Birbirinizin mahrem hallerini araştırıp soruşturmayın, birbirinizle çekişmeyin,
birbirinize haset etmeyin, birbirinize kızmayın ve birbirinize sırt çevirmeyin.
Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz."
Müslim ve Tirmizi'nin başka bir
rivayeti de şöyledir: "Birbirinizle alâkanızı kesmeyin, birbirinize sırt
çevirmeyin, birbirinize kızmayın, birbirinize haset etmeyin. Kardeş olun ey
Allah'ın kulları! Bir müslümana diğer bir müslüman kardeşine üç günden fazla
dargın durması helâl olmaz."
5- Mahrem
hallerin araştırılmasının haram kılınması:
"Birbirinizin gizli hallerini
araştırmayın." Yani müslümanların mahrem hallerini ve kusurlarını araştırıp da
onların gizlediği şeyleri açığa çıkarmaya çalışmayın. Onların sırlarına muttali
olmak istemeyin. Tecessüs, gizli olan kusurların ve mahrem şeylerin
araştırılmasıdır. Tahassüs ise haber araştırmak, hoşlanmadıkları halde bir
topluluğun sözlerini dinlemek veya kapı arkasından konuşulanlara kulak
vermektir.
Ebu Davud, Ebu Berze el-Eslemi'nin
şöyle dediğini nakletmiştir: Rasulullah (s.a.) bize bir hutbe irad etti ve
şöyle buyurdu: "Ey kalplerine iman girmediği halde dilleriyle mümin olduklarını
söyleyenler! Müslümanların mahrem hallerini araştırmayın. Müslümanların mahrem
hallerini araştıran kimseyi, Allah, kendi evinde rezil rüsvay
eder."
Taberani Harise b. en-Numan'ın
şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.) şöyle
buyurmuştur:
"Ümmetimin (hoş olmayan) üç huyu
vardır: Uğursuz sayma,[8]
haset etme ve suizanda bulunma." Bir adam "Ya Rasulallah! Bu özelliklere sahip
kimselerin bunlardan kurtulmalarını sağlayacak şeyler nelerdir?" deyince
Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Haset etmişsen Allah'a istiğfar et.
Zanda
bulunmuşsan onun zaten hakikati yoktur. Bir kuşun
uçmasını uğursuz say-mışsan geç git."
Yine Ebu Davud, Ebu Ümame ve diğer sahabelerden
Rasulullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Bir hükümdar insanlardan şüphe duyarsa şüphesiz onları
ifsad eder."
Ebu
Gılabe şöyle demiştir: Hz. Ömer e Ebu Mihcen es-Sakafi'nin evinde
arkadaşlarıyla içki içtiği haber verilince derhal oraya gitti. İçeri girince bir
de baktı ki onun yanında sadece bir kimse var. Ebu Mihcen Hz. Ömer'e "Senin
böyle yapman helâl değildir. Çünkü Allah tecessüsü yasaklamıştır." deyince Hz.
Ömer dışarı çıkıp orayı terketti.
6- Bir kimsenin
arkasından hoşlanmadığı şeyleri söylemek manasına gelen gıybetin haram
kılınması:
"Birbirinizin gıybetini yapmayın. Hiç sizden bı^nı olu
kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiksindiniz... Yan: birbirinizin
arkasından hoşlanılmayan şeyleri söylemeyin. İster bu arkadan konuşma açıktan
ister işaret vb. şeylerle olsun farketmez. Gıybeti yapılan kimse bundan
rahatsızlık duyar. Bu hüküm bir kimsenin din ve dünyasında ahlâk ve fıtratında,
malı, evlâdı, zevcesi, hizmetçisi, giysisi vb. hakkında hoşuna gitmeyen her sözü
içine alır.
Ebu
Davud, Tirmizi ve İbni Cerir'in Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri bir hadiste
Rasulullah (s.a.) gıybetin ne olduğunu açıklamıştır. "Rasulul-lah'a Ya
Rasulallah! Gıybet nedir?" denildi Rasulullah (s.a.): "Kardeşini hoşlanmadığı
bir şekilde zikretmendir.' buyurdu. Peki söylediğim şey kardeşimde varsa?"
denilince Rasulullah (s.a.) 'Şayet söylediğin şey onda varsa onun gıybetini
yapmış olursun. Yok söylediğin şey onda mevcud değilse ona iftira etmiş
olursun." buyurdu.
Ebu
Davud Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Peygamber (s.a.)'e
"Safiyye'nin şu şu özellikleri (kusur olarak! sana yeter. Yani o kısa
boyludur." dedim. Bunun üzerine Rasulullah s.a. şöyle buyurdu: "Sen öyle bir
şey söyledin ki bu sözün deniz suyuna karıştırılacak olsa onu
bulandırırdı."
Sonra Allah Tealâ gıybetten nefret ettirmek için gıybeti
ölü insanın etini yemeye benzetmiştir. Sizden birisi hiç ölü kardeşinin etini
yemekten hoşlanır mı? Bundan nasıl tiksindiyseniz bir kimsenin arkasından kötü
konuşmaktan da aynı şekilde kaçının. Allah Tealâ gıybeti ölü insanın bedenini
yemeğe benzetmiştir. Bu teşbihi insanları gıybetten tiksindirmek için yapmıştır.
Zira insan etinin yenmesinin dinen haram olması bir yana zaten insanın tabiatı
buna karşı bir tiksinti duyar.
Bu
ayet gıybetin dinen haram ve çirkin olduğuna delâlet etmektedir. Bu sebeple
gıybetin haramlığı konusunda icma vardır. Gıybet eden kimsenin Allah'a tevbe
etmesi ve gıybet ettiği kimseden de helâllik dilemesi ge-
rekmektedir. Bu hükümden ancak cerh ve tadil ile vaaz ve
nasihatte olduğu gibi fayda tarafı ağır basan konular istisna edilmiştir.
Buhari'nin Ai-şe'den rivayet ettiği bir hadis buna misal gösterilebilir:
Günahkâr bir adam huzuruna gelmek için izin istediğinde Rasulullah (s.a.)
"Aşiretinin ne kötü bir mensubudur! Ona izin verin." buyurmuştur. Aynı şekilde
Rasulullah'm (s.a.) Fatıma b. Kays'a söylediği sözü de fayda tarafı ağır
bastığında bir kimsenin arkasından konuşulabileceğine misaldir. Rasulullah şöyle
buyurdu: "Ebu Cehm'e gelince o sopasını omuzundan indirmez. Muaviye ise malı
olmayan bir fakirdir.[9]
Gıybetin haram kılınması, insanlık onurunun korunmasıyla
yakından alâkalıdır. Bu durum birçok sahih hadiste değişik açılardan ifade
edilmektedir.
Buhari ve Müslim'in Ebu Bekre'den rivayet ettikleri bir
hadiste Rasulullah (s.a.) veda hutbesinde şunları söylemiştir: "Şu içinde
bulunduğunuz gün, şu ay ve şu belde nasıl muhterem ise şüphesiz kanlarınız,
mallarınız ve namuslarınız da öyle size muhterem ve
mukaddestir."
Ebu
Davud ve Tirmizi Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Rasulullah
(s.a.) şöyle buyurmuştur: "Müslümanın malı, namusu ve canı başka bir müslümana
haramdır. Bir müslüman kardeşini tahkir etmesi, bir kimseye şer olarak
yeter."
Yine Ebu Davud, Ebi Bürde el-Belvi'nin şöyle dediğini
rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Ey kalplerine iman
girmediği halde dilleriyle iman ettiklerini söyleyenler! Müslümanların gıybetini
yapmayın ve onların gizli hallerini araştırmayın. Müslümanların mahrem
hallerini araştıran kimsenin de Allah mahrem hallerini araştırır. Allah kimin
mahrem hallerini anştırırsa kendi evinde onu rezil rüsvay
eder."
"Öyleyse Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah tevbeleri
kabul edici ve çok merhamet edicidir." Yani size emrettiği ve yasak ettiği
şeylerde Allah'tan sakının Allah'ı gözetip O'ndan korkun. Gıybetten tiksinip
uzaklasın: Şüphesiz Allah Tealâ kendisine tevbe edenin tevbesini kabul eder ve
tekrar kendisine yönelen kimseye de çok merhamet eder.
Alimlerin çoğunluğuna göre gıybet eden kimsenin tevbe
ederken takip edeceği yol şöyledir:
a) Gıybet
etmeyi terketmeli.
b) Bir daha o
günaha dönmemeye kesin olarak karar vermeli.
c) Yaptığına
pişman olmalı,
d) Gıybetini
ettiği kimseden helâllik dilemeli.
Bazı alimler ise şöyle demişlerdir: Gıybet edenin
gıybetini yaptığı kimseden helâllik dilemesi şart değildir. Zira gıybetini
yaptığını ona bildirmesi halinde belki de öncekinden daha çok o kişiye
rahatsızlık vermiş olabilir. Öyleyse gıybet eden kimsenin gıybet ettiği
meclislerde aynı şahsı övmesi ve mümkün oldukça gıybete konu olan hususun onda
bulunmadığını söylemesi gerekir.
Nitekim Ahmed ve Ebu Davud Muaz b. Enes el-Cüheni'den
şöyle rivayet etmişlerdir: Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Gıybet eden
bir münafığa karşı bir mümini koruyan kimseye Allah kıyamet günü onu cehennem
ateşinden koruyacak bir melek gönderir. Kötülemek maksadıyla bir mümin hakkında
bir şey uyduran kimseyi Allah, söylediği şeyden sıyrılıp çıkıncaya kadar
cehennem köprüsünde hapseder.
7- Kök ve
yaratılış itibariyle insanlar arasında eşitliğin olması ve takvanın üstünlük
ölçüsü kabul edilmesi:
"Ey
insanlar! Doğrusu biz sızı bir erkekle bir dişiden yarattık. Tanışmanız için de
sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Sızın Allah nezdinde en üstün olanınız
şüphesiz takvaca en iteri olanınızdır. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilen ve her
şeyden hakkıyla haberdar olandır. Daha önceki ayetlerde üstün ahlâk ile
edeplenmeleri için iman sahibi kimselere hitap edilmiştir. Burada ise Allah,
muhataplardan istenen şeyin beyanına münasip olması, önceki ayette yasaklanan
hususların, vurgulanması ve insanlarla alay etme, kaş göz hareketleri ve söz
ile onlan ayıplama vb. mutlak yasaklar hakkındaki hitabın bütün insanlara
genelleştirilmesi için Ey insanlar!" diyerek, insan cinsinin vasfı olan
insanlık sıfatıyla nida etmiştir.
Buna göre mana şudur: Ey insanoğlu' Şüphesiz sizi bir
asıldan, yani Adem ve Havva'dan yarattık. O halde şovunuz aynı olduğu için siz
eşitsiniz. Bir ana ve bir babadan meydana geldiğiniz için soylarınız ile
övünmeye mahal yoktur. Dolayısıyla bu konuda herkes müsavidir. O halde
birbiri-niz ile alay etmeniz ve birbirinizi ayıplamanız doğru değildir. Siz soy
itibariyle kardeşsiniz.
Birbirinizi bilmezlikten gelmeniz ve birbirinize
muhalefet etmeniz için değil sizi birbirinizle tanışasmız diye milletler ve onun
bir alt birimi olan kabileler halinde yarattık. Ayette kastedilen mana şudur:
Allah Tealâ sizi tanışmanız için yaratmıştır; soylar ile övünmeniz için değil.
Zira aranızda üstünlük ölçüsü ancak takvadır. Öyleyse kim takva sıfatıyla
muttasıf olursa en değerli, en üstün ve en şerefli olan ancak odur. Allah sizi
ve yaptıklarınızı çok iyi bilmektedir. İçinizde sakladığınız düşüncelerden,
durumlardan ve yaptığınız işlerden de çok iyi
haberdardır.
Bu
ayet evlilikte din birliği dışında küfür=denklik şartı ileri sürmeyen Malikiler
için bir delildir. Zira "Sizin Allah nezdinde en üstün olanınız takvaca en
ileri olanınızdır." sözü buna delâlet etmektedir. Bu konuda birçok sahih hadis
vardır.
Ebu
Bekir el-Bezzar Müsned'inde Huzeyfe'den şöyle rivayet etmektedir: Rasulullah
(s.a.) buyurmuşlardır ki: "Hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Adem ise
topraktandır. Vallahi bir kavim ya babalarıyla övünmeyi terkeder
yahut..."
İbni Ebi Hatim ve Tirmizi İbni Ömer'in şöyle söylediğini
rivayet etmişlerdir: Mekke'nin fethedildiği gün Rasulullah (s.a.) devesi
Kasva'nm üzerinde elindeki asa ile rükünleri selamlayarak Kabe'yi tavaf etti.
Mes-cid-i Haram'da devesini çöktürecek bir yer bulamadı. Neticede kendisi
insanların önüne gelip durduktan sonra deveyi oradan çıkartıp Batn-ı Mesire
götürdü. Ve deve oraya çöktürüldü. Bir müddet sonra Rasulullah bineğinin
üzerinde insanlara bir hutbe irad etti. Allah'a hamdedip lâyıkı veçhile ona
sena ettikten sonra şöyle buyurdu:
"Ey
insanlar! Allah Tealâ şüphesiz cahiliye ayıbını ve atalarla, ecdatla
büyüklenmeyi sizden gidermiştir. İnsanlar iki kısımdır: Bir kısmı iyilik
sahibi, muttaki ve Allah nezdinde çok değerlidir. Bir kısmı ise günahkâr, şaki
ve Allah o göre değersizdir." Allah Tealâ şöyle
buyurmuştur:
"Ey
insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Tanışmanız için
sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Sizin Allah katında en üstün olanınız
şüphesiz takvaca en ileri olanınızdır. Muhakkak ki Allah her şeyi bilen ve her
şeyden haberdar olandır." Rasulullah (s.a.) sonra "Ben bu sözümü söylüyor,
kendim için ve sizin için Allah'tan mağfiret diliyorum." buyurdular.[10]
Taberi Âdabu'n-Nüfus'da şöyle rivayet etmektedir:
Rasulullah (s.a.) Teşrik günlerinin ortasında Mina'da devesinin üstünde şöyle
bir hutbe irad
etmiştir:
"Ey
insanlar! Dikkat edin. Şüphesiz Rabbiniz tektir, babanız da tektir. Dikkat edin.
Ne Arab'ın Acem'e, Acem'in Arab'a ne de siyahın kızıl deriliye, kızıl derilinin
de siyaha bir üstünlüğü söz konusu değildir. Üstünlük ancak takva ile olur.
Dikkat edin. Tebliğ ettim mi?" Orada bulunanlar "Evet" deyince Rasulullah
(s.a.) "Burada hazır bulunanlar, bunları burada olmayanlara tebliğ etsinler."
buyurdu.
Müslim ve İbni Mace'nin Ebu Hüreyre'den rivayet
ettikleri şu hadis daha önce geçmiştir:
"Allah Tealâ sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz.
Fakat kalplerinize ve amellerinize bakar."
Taberani'nin Ebu Malik el-Eşari'den rivayet ettiği bir
hadiste Rasulullah (s.a. şöyle buyurmuştur: "Allah sizin ne soyunuza
sopunuza ne de beden ve mallarınıza bakar. Fakat o
sizin kalplerinize bakar. Doğru ve
temiz bir kalbe sahip olana Allah Tealâ sevgi ve şefkat gösterir. Adem'in evlâtlarısınız siz. Sizin
Allah tarafından en çok sevileniniz şüphesiz en muttaki ola-nınızdır." [11]
Gerçek İmanın
Esasları
14-
Bedeviler 'İman ettik" dediler. De ki:
Siz iman etmediniz. Fakat "Teslim olduk" deyin. Zira henüz iman kalplerinize
girmedi. Eğer Allah a ve Rasulüne itaat ederseniz yaptığınız amellerden hiçbir
şey ekşitilmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı çok
merhametlidir.
15- Müminler
ancak Allah'a, Rasulüne iman edip sonra da asla şüpheye düşmeyen ve Allah
yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir, işte imanlarında sadık
olanlar bizzat onlardır.
16- De ki: Siz
dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz?! Halbuki Allah göklerde ve yerde ne varsa
hepsini bi
lir. Allah şüphesiz her şeyi bilendir.
lir. Allah şüphesiz her şeyi bilendir.
17- Müslüman
olmalarını senin başına kakıyorlar. De ki: Müslüman olmanızı başıma kakmayın.
Aksine, şayet gerçekten de iman sahibi iseniz sizi imana muvaffak ettiği için
size Allah minnet eder.
18- Şüphesiz ki
Allah göklerde ve yerdeki gaybı bilmektedir. Allah yaptıklarınızı çok iyi
görmektedir.
Açıklaması
Bedeviler: "İman ettik dediler. De ki: Sız iman
etmediniz. Fakat "Teslim olduk" deyin. Zira henüz iman kalplerinize girmedi."
Yani çölde hayat sürenlerden bir topluluk -ki onlar kendilerinin iman makamında
oldukların iddia ederek İslâm'a girenlerin ilklerinden olan Esed oğullarıdır-
"Biz Allah'ı ve Rasulünü (s.a.) tasdik ettik, artık iman tam olarak kalplerimize
yerleşmiştir." demişlerdi.
Allah Tealâ onların kâmil bir imana sahip olmadıklarını,
tasdiklerinin ise ihlâs, gönül huzuru ve Allah'a tam olarak güven duygusundan
doğan sahih bir tasdik olmadığını açıklayarak onların bu sözlerini reddetmiş ve
onların "Ya Rasulallah! Biz sana boyun eğdik ve teslim olduk. Bundan sonra
seninle savaşmayacağız." demelerini emretmiştir. Onlara imanın henüz kalplerine
yerleşmediğini, aksine onların iddilarmm gerçek bir itikad ve halis bir niyet
taşımayan sırf dille söylenmiş bir söz olduğunu bildirmiştir. Bu sebeple onların
iman etmedikleri haber verildiği zamana kadar olumsuz bir manaya delâlet eden
"lemmâ" cezim harfiyle ifade edilmiştir, "siz iman etmediniz" sözüyle sadece
geçmişte onların mümin olmadıkları kaste-dilmemiştir. Aksine onların imansızlık
halleri bu haberin verildiği zamanda da devam etmektedir.
Bu
ayet imanın İslâm'dan daha hususi olduğuna delâlet etmektedir. Ehl-i Sünnet
mezhebi bu görüştedir. Nitekim Cebrail hadisi buna delâlet etmektedir. Bu
hadiste Cebrail (a.s.) Rasulullah'a (s.a.) önce İslâm'ı, sonra imanı, sonra da
ihsanı sorarak genel olandan özel olana sonra da en özel olana yükselmiştir.
Bundan dolayıdır ki iman ancak kalp ile gerçekleşir. İman gönül huzuru ve
Allah'a güven duygusu ile kalbin tasdikidir. Mücer-red olarak dilin şehadet
getirmesi ve Rasulullah'm (s.a.) getirdiklerine zahiren boyun eğmek manasına
gelen İslâm daha geneldir.
Bu
görüş bazı Ehl-i Sünnet alimlerine[12]
göre iman ve İslâm'ın bir kabul edilmesine mani değildir. Bunun delili Allah'ın
Lût (a.s.) ve beraberindeki müminler hakkındaki şu
sözüdür:
"Biz oradaki bütün müminleri çıkardık. Orada bir ev
dışında hiç müs-lüman bulamadık." (Zariyat, 51/35, 36).
Sonra Allah Tealâ "Eğer Allah'a ve Rasulüne itaat
ederseniz yaptığınız amellerden hiçbir şey eksiltilmez. Şüphesiz Allah çok
bağışlayıcı ve çok merhametlidir." buyurarak onları gerçek imana teşvik
etmiştir. Yani eğer Allah ve Rasulüne (s.a.) tam olarak iman eder, sahih bir
şekilde onları tasdik eder ve ihlâsla amel ederseniz, yaptığınız amellerinizin
mükâfatından hiçbir şey eksiltmez. O halde ihlâssız yaparak amellerinizi zayi
etmeyin. Allah Tealâ kendisine yönelip tevbe eden ve ihlâsla amel eden
kimselerin günahlarını örter ve onları affeder. Onlara acır ve tevbe ettikten
sonra onlara azap etmez. Bu ayetle daha önce işlenen günahlardan tevbe etmeye
müminler teşvik edilmiş ve sonradan iman etmiş olanların gönülleri teselli
edilmiştir. Bunun bir benzeri de şu ayettir: "Biz onların amellerinden hiç
eksiltmedik." (Tur. 52/21).
Sonra Allah Tealâ müminlerin sahip olması gereken
sıfatları ve imanın hakikatini beyan buyurmuştur: "Müminler ancak Allah 'a ve
Rasulüne iman edip sonra da asla şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla ve
canlarıyla cihad eden kimselerdir. İşte imanlarında sadık olanlar bizzat
onlardır." Yani sahih ve halis imana sahip kâmil müminler o kimselerdir ki
Allah'ı ve onun Rasulü Muhammed (s.a.)'i tam olarak kalbiyle tasdik edip bunu
diliyle ikrar eder, sonra da bundan asla şüphe duymaz ve imanı asla sarsılmaz.
Bilakis tek bir hal üzere, yani tasdik hali üzere sabit kalırlar. Gerçek
müminler Allah'a itaat etmek ve onun rızasına nail olmak için Allah'ın dinini
yüceltmek maksadıyla mallarıyla ve canlarıyla hakkıyla cihad ederler. İşte söz
konusu bu vasıflara sahip olan kimseler gerçekten iman sıfatına sahip ve
müminlerin arasına girmeye lâyık doğru sözlü kimselerdir. Bu kimseler, iman ile
kalpleri dolmadığı halde rnuslüman olduklarını açıklayan bir kısım bedeviler
gibi değildirler.
İmam Ahmed Ebu Said el-Hudri'nin şöyle dediğin: rivayet
etmektedir: Rasulullah (s.a.) buyurmuştur ki: "Müminler dünyada uç kısma
ayrılmıştır: a) Allah ve Rasulüne (s.a.) iman edip bu hususta asla şüpheye
düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler. b>
Kendileri sebebiyle insanların mallarına karşı güvende olduğu kimseler, o Bir
şeye aşırı istek duyduğunda Allah Tealâ'nın terkettiği
kimseler.
Allah Tealâ onlara, yaptıkları işlerin hakikatini
bildiğini şöyle bildirmiştir:
"De
ki: Siz dinînizi Allah'a mı öğretiyorsunuz?! Hc'.b^k: Allah göklerde ve yerde
ne varsa hepsini bilir. Allah şüphesiz her şeyi bilendir." Ey peygamber onlara
şöyle söyle: İman ettik diyerek içinizdeki dindarlığı Allah'a mı haber
veriyorsunuz. Halbuki O her şeyi bilir. Hiçbir şey O na gizli değildir. Allah
göklerde ve yerde bulunan cansız varlıkları, bitkileri, hayvanları, insanları ve
cinleri bilmekte iken sizin varlığını iddia ettiğiniz imanın gerçekliğini nasıl
bilmez? O halde kalplerinizde bulunanın aksini ileri sürmekten
sakının.
Bu
ayette dinin sadece Allah için olması gerektiğine işaret edilmiştir. Yani sanki
şöyle denmiştir: Siz dine Allah için değil de kendi menfaatiniz için girdiniz.
Bu davranışınız asla makbul değildir
Daha sonra Allah Tealâ onların müslürnanlığının Allah
için olmadığını şu kavliyle açıklamıştır:
"Müslüman olmalarını senin basma kakıyorlar." Yani ey
Peygamber! Onlar "Bütün sahip olduğumuz şeyler ve ailelerimizle sana geldik.
Falan filan kabileler gibi sana karşı savaşmadık da." diyerek müslüman
olmalarını sana yapılmış bir iyilik olarak görüyorlar.
Onların bu davranışını Allah Tealâ şöyle reddetmiştir:
"De ki: Müslüman olmanızı başıma kakmayın. Aksine gerçekten de iman sahibi
iseniz sizi imana muvaffak ettiği için size Allah minnet eder." Yani Ey
Peygamber! De ki: Ey bedeviler, İslâm dinine girmeyi bana yapılmış bir iyilik
saymayın. Zira imanın faydası yine size dönecektir. Dolayısıyla Allah'ın bunu
başınıza kakma hakkı vardır. Zira şayet sizin mümin olduğunuz iddiası doğru
ise, sizi imana irşad edip imanın yolunu göstermesi ve İslâm dinini ka-bule sizi
muvaffak kılması sebebiyle asıl size nimet verip minnet eden, noksan sıfatlardan
münezzeh olan Allah'tır. Burada onların iman iddiasında yalancı olduklarına da
işaret edilmiştir.
Rasulullah (s.a.)'ın Huneyn günü Ensar'a söylediği şu
sözler de buna benzer: "Ey Ensar! Sizi dalâlet içinde bulmuştum Allah benim
sayemde sizi hidayete ulaştırmadı mı? Darmadağınık bir haldeydiniz. Benim
sayemde Allah sizi bir araya getirmedi mi? Siz aç ve fakir bir halde
bulunuyorken benim sayemde Allah sizi zenginleştirmedi mi?" deyince Ensar: "Evet
ya Rasulullah! Allah ve Rasulü en büyük nimeti vermiş ve en büyük ihsanda
bulunmuştur." demiştir.
Daha sonra da Cenab-ı Allah şöyle buyurarak her şeyi
bildiğini vurgulamıştır:
"Şüphesiz ki Allah göklerde ve yerdeki gaybı
bilmektedir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görmektedir." Yani Allah Tealâ
göklerin ve yerin her tarafındaki görünen ve görünmeyen her şeyi çok iyi
bilmektedir. İnsanın içinde gizlediği düşünceler de bu cümledendir. Allah Tealâ
yaptığınız bütün amellere muttalidir. Bu sebeple yapılan bir iyiliğe iyilikle,
kötülüğe de kötülükle karşılık verecektir.
Zihinlerde ve kalplerin derinliklerinde iyice yerleşsin
ve daima gönüllerde ifadesini bulsun diye, ayette Allah'ın bütün kâinatı
bildiği gerçeği tekrar edilip vurgulanmıştır.
[13]
[1] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/446-448.
[2] Razî,
XXVIII/119.
[3] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/454-456.
[4] İsnadı iyi ve sağlamdır.
Ricali Buhari'nin şartlarına uygundur.
[5] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/463-465.
[6] Karafi, Furûk,
IV/209.
[7] Beni Mudlece arazisinde bir
hurmanın altında Rasulullah tarafından uykusundan uyandırıldığında üzerinde
toprak kaldığı için Hz. Ali'ye Ebu Türab denmiştir.
[8] Tayra: Uğursuz sayma ve
kötüye yorma demektir. Tatayyür denilmesi daha ince bir mana ifade eder.
Tatayyür kalpte bulunan kötü zan manasına gelirken tayra ise bu zanna bağlı
olarak kaçma vs. fiillerdir. Bunların ikisi de haramdır. Zira "Rasulullah (s.a.)
bir şeyi güzele yormayı sever, uğursuz saymaktan hoşlanmazdı." Ayrıca uğursuz
sayma aynı zamanda Allah Teala hakkında kötü zanda bulunmak demektir. Fe'l,
beraberinde hayır bulunduğu zannedilen şeydir ki tayra ve tatayyürün zıddıdır.
Güzel söz ve güzel isimlendirme caiz olan uğurlu saymadır. Mushaftan çıkarılan
uğurluluk, kum falı ve kura çekmek ile arpa falı gibi şeyler haramdır. Zira
bunlar fal okları türün-dendir. Cahileyet zamanında üç tane ok vardı birinde
"yap" birinde "yapma" diğerinde ise "boş" yazılıydı. Bunlardan birisi çekilirdi.
Şayet "yap" yazılı ok çıkarsa hemen o iş yapılırdı, "yapma" yazılı ok bulunursa
bu uğursuzluğe yorumlanarak ondan vazgeçilir-di. Şayet "boş" yazılı ok çıkmış
ise o zaman kura tekrar edilirdi. İşte kura ile hareket etme gaybın bu oklar ile
taksim edilmesini talep etme manasına gelir. Bu yüzden bu işe kısmet ve nasip
istemek manasına istiksam denir. Yani kötüden iyi taksimin çıkmasını istemektir,
(bkz. Karafi, Furûk, IV/238, 240).
[9] Sübül'üs-Selâm,
III/129.
[10] Hadisin senedinde Ali b. Medeni'nin babası olan Abdullah
b. Cafer vardır. Bu zat zayıftır.
[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/476-485.
[12] Razî, XXVIII/141.
[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/493-496.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder