MUHAMMED
SURESİ
Kafirlerle
Müminler Arasındaki Farkın Beyanı:
1- İnkâr edenlerin ve Allah
yolundan alıkoyanların işlerini Allah boşa çıkarmıştır.
2- İman edip, yararlı işler
yapanların, Rableri tarafından hak olarak Muhammed'e indirilene inananların
günahlarını Allah örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.
3- Bunun sebebi, inkâr
edenlerin batıla uymaları, inananların da, Rablerinden gelen hakka uymuş
olmalarıdır. İşte böylece Allah, insanlara kendilerinden misallerini
açıklar.
Açıklaması
"İnkâr
edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların işlerini Allah boşa çıkarmıştır."
Allah'ın birliğini ve ayetlerini inkâr edenler, Allah'ı bırakıp, putlara
tapanlar, başkalarını Allah'ın dini İslâm'a girmekten men edenlerin -bunlar
Kureyş kâfirleridir- amellerinin sevaplarını, Allah boşa çıkarıp, zayi etmiş
olup bunlara ahirette hiçbir mükâfat vermeyecektir.
Sıla-ı
rahim (akrabaları ziyaret), esirleri hürriyetine kavuşturmak, misafirleri
ağırlamak, Mescidi Haramı onarmak, su dağıtıp hacılara hizmet etmek ve sığınmak
isteyene güvence verip sığındırmak gibi güzel ahlâklar diye niteledikleri bütün
bu davranışlar küfür ve Allah yolundan alıkoymak günahları dolayısıyla makbul
değildir.
Ayetin
benzeri şudur: "Onların yaptıkları her işi ele alarak zerre zerre dağılan toza
çeviririz." (Furkan, 25/23),
Kâfirlerin durumunu ve
cezalarını beyan ettikten sonra, Allah Tealâ müminlerin halini ve mükâfatlarını
beyan ederek şöyle buyurdu: "İman edip yararlı işler yapanların, Rableri
tarafından hak olarak Muhammed'e indirilene inananların günahlarını Allah örtmüş
ve hallerini düzeltmiştir." Allah'ı tasdik edip, itaat eden, emir ve yasaklarına
tabi olan, Allah'ı memnun edecek yararlı işler (salih ameller) yapan,
peygamberi Muhammed (s.a.)'e indirdiği Kur'an'ı doğrulayan ve onun hak olduğuna
ve Allah'ın kelâmı bulunduğuna iman edenlerin geçmişte işledikleri günahlarını
Allah silecek, iman ve amel-i salihleri sayesinde onların günahlarını
bağışlayacak, onların dünya ve ahiret durumlarını düzeltecek, masiyetlerden
koruyacak, dünya ve ahirette onları hayırlı amellere yöneltecek ve ahirette
onları cennet nimetlerine varis kılacaktır. Bu müjde, yararlı işler yapan
müminlerden Muhacir, Ensar ve onlardan sonra gelen bütün müminleri de
kapsamaktadır.
"Rableri tarafından hak
olarak Muhammed'e indirilene inananların." ifadesi âmm (genel anlam ifade eden
cümle) üzerine hass'ın (hususi mana ifade eden cümle) atfı şeklindedir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.)'in peygamber olarak gönderilişinden
(bi'setinden) sonra, imanın sahih olabilmesi için, ona ve ona indirilen
Kur'an'a iman etmenin şart olduğuna delildir. "Rableri tarafından hak
olarak..." cümlesi ise güzel bir cümle-i mu'teri-ze, yani ara
cümledir.
Sonra
yüce Allah, kâfirlerin amellerini boşa çıkarmasının ve müminlerin işlerini
düzeltip mutlu kılmasının sebebini şöyle beyan etti: "Bunun sebebi, inkâr
edenlerin batıla uymaları, inananların da, Rablerinden gelen hakka uymuş
olmalarıdır." Hek iki grup için ifade edilen bu ceza, kâfirlerin Allah'a şirk
koşma, masiyetlere dalma ve bunu hakka tercih etmeleri gibi batıla sapmaları;
müminlerin de, tevhit, iman ve yararlı işler gibi Allah'ın, uyulmasını emrettiği
hakka tabi olmaları sebebiyledir.
"İşte
böylece Allah, insanlara kendilerinden misallerini açıklar." İşte Allah, böyle
açık bir şekilde, insanlara (mümin, kâfir) iki grubun, ibret olacak durumlarını
açıklar, amellerinin hangi noktaya varacağını ve onların ahirette ne halde
olacaklarını açıklar. [1]
Savaş,
Esirler, Allah Yolunda Öldürülenlerin Hükümleri Ve İslam'ın
Zaferi:
4- (Savaşta) inkâr edenlerle
karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup,
sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Sonra da artık ya karşılıksız veya
fidye karşılığı salıverin. Harp ağırlığını kaybedip sona erinceye kadar,
kâfirlere karşı böyle davranın. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam
alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere
gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.
5, 6- Allah onları muratlarına
erdirir, durumlarını düzeltir. Ve onları, kendilerine tanıttığı cennetine
sokar.
7- Ey iman edenler! Eğer siz
Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı
sabit kılar.
8- İnkâr edenlere gelince,
onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını boşa
çıkarmıştır.
9- Bunun sebebi, Allah'ın
indirdiğini beğenmemeleridir. Allah da onların yaptıklarını boşa
çıkarmıştır.
Açıklaması:
"(Savaşta) inkâr edenlerle
karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun." Yani savaşta kâfirlerle karşı karşıya
geldiğiniz zamanda onları kılıçlarla biçin ve boyunlarını vurun. Bu,
müslümanlarla anlaşmaları bulunmayan müşrik ve Ehl-i Kitap (Yahudi ve Hristiyan)
kâfirleriyle, savaşın gerekçeleri oluşup, zulüm dayanılmaz bir hale geldiğinde,
cihad emridir. Artık bu, şefkat ve barışın olmayacağı bir savaştır. Bu kâfirlere
karşı harbin tabiatı neyi gerektiriyorsa o silahı kullanmak gerekir. Nitekim
yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de
yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse
zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur." (Bakara,
2/93).
Ayet
esaretten sonra karşılıksız salıvermekle fidye alarak serbest bırakmak arasında
müslümanları muhayyer bırakmaktadır. Sünnette ise kâfirleri esir aldıktan sonra
maslahat için katlin caiz olduğu beyan edildiği gibi, geçmişte hakim olan adete
uygun olarak ve misli ile muamele edilerek köle yapmanın da mubah olduğu beyan
edilmiştir. Doğrusu bu ayet Bedir savaşından sonra nazil olmuştur. Bu sebeple
yüce Allah, kendilerinden fidye almak için o gün pek çok esir elde etmelerine
karşı müminlere sitem etmiştir.
Sonra
yüce Allah savaşın meşru olmasındaki hikmeti şöyle diyerek beyan
etmiştir:
"Durum
şu ki, Allah dileseydi onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek
ister." İşte bu, kâfirle savaşmanın hükmüdür. Müminler! Siz savaşmadan da,
Allah, düşmanlarından intikam almaya; yere batırma,zelzele ve suya garketme gibi
dilediği azap çeşitleriyle onları helak etmeye kadirdir. Allah ancak size
onlarla harp etmeyi şunun için emretmiştir: Sizi birbirinizle denemek, Allah
yolunda cihad edenleri ve bu yolun zorluklarına karşı sabredenleri ortaya
çıkarmak, bunların mükâfatlarını artırmak ve bunların eliyle kâfirleri
cezalandırmak, azap gelmeden önce ölüm korkusunun onları imana sevketmesi
içindir. Dolayısıyla cihadın hikmeti insanları imtihan etmek, zorluklara karşı
sabırlarını denemektir: "Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden
sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?" (Ali İmran,
3/142)
Sonra
da Allah Tealâ kendi yolunda cihad eden şehidlerin mükâfatını şöyle dile
getirmiştir:
1- "Allah yolunda öldürülenlere
gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz." Yani şüphesiz Allah yolunda
öldürülenlerin ecrini Allah zayi etmez. Kâfirlerin amelleri zayi olduğu gibi,
Allah müminlerin amellerini boşa çıkarmayacaktır.
Ahmed
b. Hanbel, Tirmizi ve İbni Mace'nin Mikdad b. Ma'di Karib el-Kindi (r.a.)'den
rivayet ettiklerine göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah
yanında şehidin altı özelliği vardır: Kanının ilk aktığı anda günahlarının
affedilmesi, cennetteki makamını görmesi, iman elbisesini giymesi, hurilerle
evlendirilmesi, kabir azabından kurtarılması ve büyük korkudan emin olması.
Şehidin başına inci ve yakutla süslü vakar tacı takılır. Ondaki bir yakut,
dünyadan da içindekilerinden de daha kıymetlidir. Şehid, yetmiş iki huri ile
evlendirilir, akrabalarından yetmiş kişi hakkında şefaatçi
kılınır."
Müslim'in Sahihinde de
Abdullah b. Amr ve Ebu Katade'den rivayete göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle
buyurmuştur: "Şehidin borcu hariç bütün günahları
bağışlanır."
2- "Allah onları muratlarına
erdirecek, gönüllerini şadedecek ve onları, kendilerine tanıttığı cennete
sokacaktır." Yani yüce Allah onları, sevdiği ve razı olduğu amelleri yapmaya
muvaffak kılacak, onlara cennetin yolunu gösterecek, ahiretteki hal ve
durumlarını düzeltecek, amelleri korunup ebe-dileştirecek, onları cennet
bahçelerine koyacak, orada sevinip mutlu olacaklardır. Allah Tealâ bu cenneti
onlara bildirmiş ve yolunu göstermiş olacaktır, onlar kılavuzsuz cennetteki
evlerini ve makamlarını bulacaklardır.
Buhari'nin Sahihi 'indeki
bir hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: "Canım kudret elinde olan Allah'a
yemin olsun ki, cennet ehlinden biri cennetteki menzilini, dünyadaki evinden
daha iyi bilecektir."
Mücahid de şöyle demiştir:
Cennet ehli cennetteki evlerini ve meskenlerini Allah'ın kendilerine taksim
ettiği şekilde hata yapmadan, sanki yaratıldıklarından beri oranın sakinleri
imiş gibi, kimseye yol sormadan bulacaktırlar. "Allah onları hidayete iletecek
ve durumlarını düzeltecektir." ayetinde lafız ve mana açısından yukarıda geçen
ayetler dikkate alındığında, bir tekrar var, bu açık. Birincisi nimetin sebebi,
ikincisi nimetin kendisidir.
İnsanlar cennette amellerine
göre derece sahibi olacaklardır. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:
"Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır." (Enam,
6/132).
Sonra
yüce Allah müminlere, dinine yardım etmek şartıyla, zafer müjdesi verdi ve
onları bu şartı gerçekleştirmeye teşvik ederek şöyle buyurdu: "Ey iman edenler!
Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder,
ayaklarınızı kaydırmaz. "Allah'a, Kur'an'a ve İslâm'a inanan müminler! Eğer siz
Allah'ın dinine yardım ederseniz, o da düşmanlarınıza karşı size yardım eder;
savaş anında harp meydanlarında ayaklarınızı kaydırmaz; nihayet galebe, izzet ve
üstünlük sizin olur ve Allah'ın kelimesi (davası) en yücelerde
bulunur.
Bunu
pekiştirmek ve müminlerin kalplerini güçlendirmek için Allah Tealâ mücahitlerin
mükâfatını beyan ettikten sonra kâfirlerin cezasını zikrederek şöyle
buyurdu:
"İnkâr
edenlere gelince onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını boşa
çıkarmıştır." Allah'ı ve peygamberin risaletini inkâr edenler için hüsran,
rüsvaylık ve bedbahtlık vardır. Yüce Allah onların amellerini hiçe sayarak boşa
çıkarmıştır. Dolayısıyla onların bu ameller sebebiyle hiçbir mükâfatları
olmadığı gibi, ahirette de umulacak hiçbir hayırları yoktur. "...onlara yıkım
vardır..." sözü, Allah'ın dinine ve Rasulüne yardım edenlerin ayaklarının
kaydırılmamasına mukabildir.
Daha
sonra da yüce Allah, bu hüsranın, amelleri boşa çıkarmanın, küfür ve dalâlet
üzerinde devam etmenin sebebini şöyle diyerek belirtti:
Bunun
sebebi, Allah'ın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah da onların amellerini boşa
çıkarmıştır. Bu helak ve amellerin boşa gitmesi onların Allah'ın Kur'an'ında
peygamberi Muhammed (s.a.)'e indirdiği emir ve yasakları (teklifleri)
beğenmemeleri yüzündendir. Onlar, Allah'ın Kur'an'ını istemezler, sevmezler. Bu
sebeple Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Amellerden maksat, küfür
halinde yaptıkları hayır amelleridir. Çünkü kâfirin yaptığı amel, müslüman
olmadan kabul edilmez. [2]
Geçmiş
Ümmetlerin İzlerine Bakmak, Müminlerin Ve Kâfirlerin Hallerini
Düşünmek:
10-
Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu
görmezler mi? Allah onların kökünü kazıdı. Kâfirlere de o kötü sonucun benzerleri
vardır.
11-
Bu, Allah'ın inananların yardı-cısısı olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince,
onların yardımcıları yoktur.
12-
Muhakkak ki Allah, inanıp iyi işler yapanları, altlarından ırmaklar akan
cennetlere koyar; inkâr edenler ise (dünyadan) faydalanırlar, hayvanların
yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.
13-
Senin şehrinden -ki ora halkı seni çıkardı- daha kuvvetli nice şehirleri yok
ettik; onlara bir yardım eden de çıkmadı.
14-
Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, kötü işi kendisine güzel
görünen ve heveslerine uyan kimse gibi olur mu?
Açıklaması:
"Yeryüzünde dolaşıp
kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Allah onların
kökünü kazıdı. Kâfirlere de o kötü sonucun benzerleri vardır." Yani Allah'a
şirk koşan, peygamberini yalanlayan bu insanlar, ibret almak için, Ad, Semud,
Lût kavminin ve diğerlerinin yurtlarında gezip geçmiş milletlerin akıbetlerinin
nice olduğunu, daha önceki kâfirlerin vardıkları sonu görmediler mi? Çünkü
yalanlamaları ve inkârları sebebiyle ülkelerindeki azap izleri halâ
bulunmaktadır. Şüphesiz ki Allah, onların ülkelerini başlarına yıkmış, onları
helak edip aile, çocuk ve mallarından zikre değer hiçbir şey bırakmamıştır.
Aralarındaki müminleri ise kurtarmıştır.
Bu
yalanlayıcı kâfirler ve tüm inançsız milletler için daha önceki kâfirlerin
akıbetlerinin benzerleri vardır. Kureyş kâfirleri dünyada, Bedir Savaşında ve
Mekke'nin fethinde hiç de sevmedikleri bir bozguna uğratılarak
cezalandırılmıştır. Ahirette ise cehennem ateşinde çok şiddetli azap onlar
içindir.
Bu
cezanın sebebini de yüce Allah şöyle belirtmiştir:
"Bu
Allah'ın, inananların yardımcısı olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince onların
yardımcıları yoktur." Yani Allah'ın, kâfirleri mahvedip, köklerini kazıması,
müminlerin ise kurtuluşu, Onun, mümin kullarına ve Rasulüne itaat edenlere
yardımcı olması dolayısı iledir. Allah'ı inkâr edip, peygamberini tekzip
edenlerin ise kendilerinden azabı savacak hiçbir yardımcıları yoktur. Bu
sebeple başlarına azap gelmişttir.
Allah
Tealâ inanan ve inanmayanların dünyadaki halini takiben, ahi-retteki durumlarını
şöyle beyan etmiştir:
1- "Muhakkak ki Allah, inanıp
iyi işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar." Allah,
kıyamet gününde kendisine inanıp tasdik edenleri, güzel güzel işler yapanları,
farzları yerine getirip günahlardan kaçınanları yüceltmek için, köşklerinin
altlarından nehirler akan cennetlere koyarak
mükâfatlandıracaktır.
2- "İnkâr edenler ise
(dünyadan) faydalanırlar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir."
Allah'ın varlığını ve birliğini inkâr edenler, peygamberini yalanlayanlar dünya
nimetinden yararlanırlar, hayvanlar gibi yerler, mideleri ve tenasül
uzuvlarından başka hiçbir düşünceleri yoktur, akıbetten gafildirler. Bu sebeple
Ahmed b. Hanbel, Buhari, Müslim, Tirmi-zi ve İbni Mace'nin Abdullah b. Ömer'den
rivayet ettikleri sahih bir hadiste şöyle denilmektedir. "Mümin, bir mide ile
yer, kâfir ise yedi mide ile." Ceza gününde cehennem ateşi onların kalacağı
mesken ve menzilleridir.
Kısacası Allah, ahiret
aleminde mümini cennete, kâfiri ise cehenneme koyacaktır.
Sonra
Allah Tealâ Mekke müşriklerini aşağıdaki şu sözüyle tehdit etmiştir: "Senin
şehrinden ki ora (halkı) seni çıkardı daha kuvvetli nice şehirleri yok ettik;
onlara bir yardım eden de çıkmadı." Seni Mekke'den çıkaran Mekke halkından daha
güçlü kuvvetli olan nice şehir halklarını ve geçmiş milletleri biz helak ettik.
Onlar, kendilerinden azabı giderecek bir yardımcı ve dost bulamadılar. Onlardan
daha zayıf olan Kureyş'i helak etmemiz ise çok daha
kolaydır.
Bu,
Hatemu'l-enbiya (peygamberlerin sonuncusu) olan efendimiz Allah Rusulü'nü
(s.a.) yalanlamaları sebebi ile Mekke halkına yönelik şiddetli bir tehdittir.
Yüce Allah peygamberleri yalanlayan azılı milletleri böylece helak edince, aynı
helaki onlara benzeyenlere de yapar. Rahmet peygamberi Hz. Muhammed Mustafa
(s.a.) sebebiyle, dünyada köklerini kazıyacak azap gerçekleştirilmeyecek olsa
da, ahirette mutlaka onlar azaba duçar olacaklardır.
Daha
sonra yüce Allah, mümin ve kâfir gruplarının cezalandırılmala-rındaki
farklılığın sebebini açıklamış ve inkâr üslûbu ile şöyle
buyurmuştur:
"Rabbinden apaçık bir delil
üzerinde bulunan kimse, kötü işi kendisine güzel görünen ve heveslerine uyan
kimse gibi olur mu?" Basiret üzere bulunan, dininin esaslarına kesin şekilde
inanan ve Allah'ın birliğini kabul edecek tarzda güzel bir fıtrat (fıtrât-ı
selime) üzere yaratılan bir kimse, kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve onu
güzel zanneden kimse gibi midir? Halbuki bu kişi putlara tapmakta, Allah'a şirk
koşmakta, günahlar işlemektedir. Bunlar, putlara tapınmakta heva heveslerine
uymuşlar, sağlam delil bir yana en ufak şüpheyi gerektirecek bir sebep
olmaksızın, çeşitli sapıklıkların içine dalmışlardır. Netice olarak: Bu iki
grup eşit olamazlar.
Yukardaki ayetin benzerleri
yüce Allah'ın şu sözleridir:
"Rabbinden sana indirilenin
hak olduğunu bilen kimse, (inkâr eden) kör kimse gibi olur mu? (Fakat bunu)
ancak akıl sahipleri anlar." (Ra'd, 13/19). "Cehennem ehliyle cennet ahli bir
olmaz. Cennet ehli, isteklerine erişenlerdir." (Haşr, 59/20). [3]
Cennet
Nimetinin Ve Cehennem Azabının Tasviri:
15-
Muttakilere vaadolunan cennen durumu şöyledir: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar,
tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere ıezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada
meyvelerin her çeşidi onlarmdır. Rablerinden de bağışlama vardır. hiç bu, ateşte
ebedi kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin
durumu gibi olur mu?
Açıklaması:
Yüce
Allah bu ayette mümin ve kâfirlerden her birine iki çeşit cezadan (karşılıktan)
bahsetmiştir: maddî ve manevî ceza. Müminlerin iki tür cezaları içecek ve
yiyecek ile günahlarının bağışlanması ve rıza-i ilâhîdir. Kâfirlerin iki çeşit
cezalarına gelince; son derece kaynar su ve cehennemde ebedî kalmak. Allah
önceki ayette, ileriyi gören ve inandığı konularda delili bulunan kimseyi
(mümini) heva hevesine tabi olan insandan önce zikredince bu ayette de aynı
sırayı gözeterek ahirette müminin durumunu kâfirin durumunun önüne
almıştır.
Ayetin
manası şöyledir: Emirlerine itaat edip, yasaklarından kaçınarak Allah'ın
azabından kendilerini koruyan muttaki kullarına Allah'ın va-adettiği cennetin o
hayret verici tasviri duyduğunuz şekildedir.
Sonra
Allah cennet ehlinin içeceklerini zikretmeye başlamıştır:
O
cennette, uzun süre beklediği için rengi, kokusu ve tadı değişmeyen sudan
meydana gelen nehirler vardır. Hatta bu, yerden fışkıran tertemiz tatlı bir
sudur. Onda çer çöp, bitki artıkları yoktur. Ondan içen ebediyyen susuzluk
çekmez. Cenabı Allah cennet nimetlerine önce suyu zikrederek başladı. Çünkü su
insanlar için diğer içeceklerden çok daha faydalıdır. İbni Ebi Hatim'in İbni
Mesud'dan (r.a.) rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Cennet ırmakları, misk
denilen bir dağdan fışkırır."
O
cennette ekşimeyen sütten ırmaklar vardır. Halbuki dünya sütleri bozulur, ekşir.
Merfu bir hadiste şöyle denilmiştir: "Cennetteki süt, deve, sığır ve koyunların
memelerinden çıkmamıştır." Cennet içecekleri arasında ikinci olarak yüce Allah
sütü zikretmiştir. Çünkü süt bütün insanlar için zaruridir. O tam bir gıda ve
lezzetle yenilecek bir yiyecektir.
Cennette, tadı leziz, içimi
güzel şaraptan ırmaklar vardır. Dünya şarabı gibi tadı ve kokusu çirkin ve acı
da değildir. Bilakis görünümü, tadı ve kokusu güzeldir: "O cennet şarabında ne
sersemletme vardır ne de onunla sarhoş olurlar."(Saffat, 37/47). "Bu şaraptan ne
başlara ağrıtılır, ne da akılları giderilir." (Vakıa, 56/19). Yani bu cennet
şarabında hiçbir zarar olmadığı gibi, aklı giderecek sarhoşluk verici hiçbir
madde de yoktur. Onu içenin başı ağrımadığı gibi aklı da zayi olmaz. O, içenler
için lezzetli bir içecektir. "Berraktır, içenlere lezzet verir." (Saffat,
37/46).
Merfu
bir hadis-i şerifte şöyle denilmiştir: "Bu cennet şarabını insanlar ayaklarıyla
sıkmamışlardır.' Cennet şarabı da üçüncü sırada zikredilmiştir. Çünkü bu zaruri
değildir. Onda zevk neşesi vardır. Onun tadı leziz, içimi güzeldir. İçenler
ondan tiksinmez. Yemek yenilip, suya tam kanıldıktan sonra o cennet şarabı zevk
için içilir.
Cennette rengi, tadı ve
kokusu son derece güzel süzülmüş baldan ırmaklar vardır. O bala, mum, tortu, ve
çer çöpden hiçbir şey karışmamıştır. Merfu bir hadiste şöyle gelmiştir: "Bu bal,
arıların karınlarından çıkmamıştır." Zaruri olmadığı için bal dördüncü sırada
zikredilmiştir. Bala çeşitli tatları ve arzulanan zevk duygularını kendisinde
birleştirmiştir. Şüphesiz yiyeceklerin en lezizleri tatlılardır. Bal ise
bunların en zirve noktasında bulunur. Balda insan bedeni için çok faydalar
vardır. "Onda insanlar için şifa vardır." (Nahl, 16/69). Dünyada içecek ve
yiyeceklerden sonra balda şifa vardır; ahirette ise hayır
vardır.
Yüce
Allah ayet-i kerimede bu dört cins ırmağı zikretmiştir. Çünkü bunlar: Zarureti
(suyu), ihtiyacı (sütü), zevki (sarhoşluk vermeyen şarabı) ve faydalı ilacı
(balı) bir araya getirmiştir.
İmam
Ahmed b. Hanbel, Tirmizi ve Beyhaki'nin, Muaviye b. Hay-de'den rivayet
ettiklerine göre o şöyle demiştir: Allah Rasulünü şöyle derken duydum:
"Cennette süt denizi, su denizi, bal denizi ve şarap denizi vardır. Sonra
ırmaklar bu denizlerden meydana gelirler."
Sonra
Allah Tealâ zevk ve lezzet verici yiyeceği zikretmiştir. Bu da olgun
meyvelerdir. Çenette Allah'ın emir ve yasaklarına riayet eden muttaki kullarına
çeşitli, şahane renkleri bulunan, güzel kokulu ve tatları hoş meyveler vardır.
"Orada güven içinde (canlarının çektiği) her meyveyi isterler." (Duhan, 44/55),
"İkisinde de her türlü meyveden çift çift vardır." (Rahman, 55/52). Cennette
yemek, ihtiyaç için değil de, lezzet için olduğundan Allah burada meyveleri
zikretti; et ve ekmek vs.iyi zikretmedi.
Yüce
Allah yiyecek ve içecekten maddi mükâfatı belirttikten sonra, manevi mükâfatı
zikretti. Bu manevi mükâfat da bütün bu maddi mükâfat yanında cennet ehlinin
Allah'ın mağfiretini ve rızasını elde etmeleri; Allah'ın lütfü, keremi ve
rahmeti olarak, hatalarının ve günahlarının üzerinin örtülmesidir. Günahlarının
bağışlanması (mağfiret) cennete girmeden evvel olacaktır. Ayet-i kerimedeki
"mağfireten" kelimesi "lehum" üzerine atfedilmiştir. Buna göre mana şöyledir: O
muttakiler için cennette meyveler vardır ve cennete girmeden önce günahlarının
affı da vardır.
Daha
sonra da Allah Tealâ muttakilere vaadettiği cennet nimetleriyle, kâfirleri
tehdit ettiği cehennemi mukayese etmiş ve şu açıklamayı getirmiştir: Cennetteki
makamlarını zikrettiğimiz ve içerisinde bulundukları nimet ve ebedîliği
açıkladığımız bu insanlar (müminler), cehennemde ebedî olarak kalacak insan gibi
midir? Cennet derecelerinde (tabakalarında) olanların eşit olamayacağı
noktasında her hangi bir şüphe yoktur. İçinde meyvelere ve çeşitli ırmaklar
bulunan cennet ehli, içinde kaynar su bulunan cehennem ehli gibi değildir.
Onlar elem verici azap içerisindedir.
Nitekim Allah şöyle
buyurmuştur: "Onların yeri ateştir." (Muhammed,47/12).
Ebedîlik cennet ehli ile
cehennem ehli arasında müşterek bir özelliktir. Ancak ikisi arasında fark
vardır. Müminler sürekli nimet içerisinde ebedîdirler, kâfirler ise elem verici
azap içerisinde ebedîdirler.
Cehennem ehlinin şarabına
gelince; o, dayanılamayacak derecede kaynar bir sudur. Cehennemliklere işte bu
su içirilecektir. Onlar bunu içmeye mecbur edilecektir. Bu su da bağırsakları ve
iç organları parça parça edecek derecede sıcak olduğundan karında ne varsa
eritecektir. Şimdi bunların şarabı, yukarıda zikri geçen cennet ehlinin şarabı
gibi olur mu? [4]
İnanç
Ayetlerini Duyduklarında Münafıkların Ve Doğruyu Bulanların
Hali:
16-
Onların arasında seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıkınca,
kendilerine bilgi verilmiş olanlara: Az önce ne demişti? diye sorarlar. Bunlar,
Allah'ın kalplerini mühürlediği, heva ve heveslerine uyan
kimselerdir.
17- Doğruyu bulanlara gelince, Allah onların
hidayetlerini artırır ve sakınmalarını sağlar.
18-
Onlar kıyamet gününün ansızın gelip çatmasını mı bekliyorlar? Şüphesiz onun
alâmetleri belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye
yarar?
19-
Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve
mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız
yeri de duracağınız yeri de bilir.
Açıklaması:
"Onların arasından seni
dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıkınca kendilerine bilgi verilmiş
olanlara: Az önce ne demişti? diye sorarlar." Yani cehennemde ebedî olarak
kalacak bu kâfirlerden bir kısmı da münafıklardır. Onlar, Peygamber (s.a.)'in
hutbelerinde ve sohbet meclislerinde konuşmalarını ve tilâvetini dinlerler, ama
idrakleri ve inançları ol: madiği için bundan hiçbir şey anlamazlar. Peygamberin
yanından ayrıldıklarında da, sahabenin bilginlerine küçümseyerek, alaylı bir
tarzda "Az önce Muhammed ne dedi?" diye sorarlar. Yani "Biz onun sözüne dikkat
etmedik, ne konuştuğuna aldırmadık, ne dediğini de anlamadık demek
isterler.
Bu
sebeple Allah Tealâ onların içyüzlerini ortaya koyacak bir şekilde tasvir
ederek, şöyle buyurdu:
"Bunlar, Allah'ın kalplerini
mühürlediği, heva ve heveslerine uyan kimselerdir." İşte bu münafıklar,
nifakları sebebiyle, Allah'ın kalplerini mühürlediği kimselerdir. Bu sebeple
onlar inanmazlar ve gerçeği bulamazlar, kalpleri hiçbir hayra yönelmez. Küfür ve
inatta duygularına heva ve heveslerine tabi olmuşlardır. Kafasızlıkları
yüzünden ya da istifade edecekleri şeye kulak vermediklerinden, tam aksine
kendilerine zararı dokunacak şeyleri ön plana çıkardıklarından hakka tabi olmayı
terketmişlerdir. Böylece onlar gerçek bir anlayış ve güzel bir yönelişten
mahrum kalmışlardır.
Sonra
Allah bu münafıkları doğruyu bulan müminlerle karşılaştırarak şöyle
buyurmuştur:
"Doğruyu bulanlara gelince,
Allah onların hidayetlerini artırır ve sakınmalarını sağlar." Hayır yoluna
girmek niyyetini taşıyanları Allah muvaffak kılar, onların gönüllerini (imana)
açar ve onlar da Allah'a inanır, O'nun emirlerine göre hareket ederler. Allah
onları hidayet üzerinde sabit kılar, tevfiki ile hidayetlerini artırır, onların
gönüllerine gerçeği ilham eder ve razı olacağı işler konusunda onlara başarı
nasip ederek kötülüklerden sakınmada onlara yardımcı olur.
Sonra
kıyametin gelişiyle onları tehdit ederek yüce Allah şöyle
buyurdu:
"Onlar, kıyamet gününün
ansızın gelip çatmasını mı bekliyorlar1? Şüphesiz onun alâmetleri belirmiştir.
Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?" Bu münafık ve kâfirler
gafil oldukları halde, kıyametin ansızın kendilerine gelmesini mi bekliyorlar?
Onun alâmetleri ortaya çıkmıştır. Bunlardan birisi de Muhammed (s.a.)'in,
peygamber olarak gönderilişidir. Buhari, Müslim ve diğer kaynakların Enes
(r.a.)'den rivayet ettikleri bir hadiste Enes (r.a.) şöyle demiştir. Allah
Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: "-Orta parmağı ve işaret parmağını göstererek-
Ben ve kıyamet, işte bu ikisi gibi gönderildik."
Kıyamet onlara gelip
çattığında onu hatırlamanın ne yararı var? Nitekim yüce Allah şöyle
buyurmuştur: "İnsan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne
faydası var?" (Fecr, 89/23). Yani kıyamet günü gelip çattığında daha önce
inanmamış olanların o gün inanmalarının ve kıyameti hatırlamalarının
kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.
Bu
ayetten kastedilen mana şudur: Allah'a imanın peygamberin doğruluğunun ve
öldükten sonra dirilmenin (ba'sin) gerçek olduğuna dair deliller pek çoktur. Bu
deliller; Kur'an'da insanın fıtratında, ruhunda, aklında ve görünür dünyada
(alem-i şehadet ve histe) bütün açıklığıyla parlamaktadır. İnsanlar, ölüm ve
kıyamet gelmeden, yakın bir zamanda inanmazlarsa, ömür bitip, amel ve teklif
yurdu olan dünya yok olduktan sonra iman etmenin kendilerine hiçbir faydası
olmayacaktır.
Sonra
Allah Tealâ, peygamber (s.a.)'e davasında sebat etmeyi ve istiğfarı emrederek
şöyle buyurmuştur: "Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. Hem kendinin hem de
mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah,
gezip dolaştığınız yeri de, duracağınız yeri de bilir." Ey peygamber! Mutluluk
ve bedbahtlık noktasında mümin ve kâfirin halini ve kıyamet alâmetlerinin
ortaya çıkışını öğrenince bulunduğun tevhid inancında ve nefsi kontrol etme
hususunda sebat et! Allah'tan başka bir ilâh olmadığını, O'ndan başka Rab
bulunmadığını bil. Öldükten sonra dirilmenin (ba'sin) gerçek olduğunu ve
şüphesiz geleceğini kabul et. Evla (daha uygun) olanın aksine, az uygun
işlerinden dolayı af dile, sana tabi olan ümmetinin günahları için de af dile.
Mümin erkekler ve mümin kadınların günahlarının bağışlanması için Allah'a dua
et. Allah, gündüz yaptığınız işleri ve geceleyin ne gibi işlerle meşgul
olduğunuzu bilir. Geceleyin nerede kalacağınızı da bilir. Şöyle de denilmiştir:
Ahiret yurdundaki sığınacağınız yeri bilir. İbni Kesir şöyle demiştir: Birinci
mana daha uygun ve daha zahirdir. Burada güzel güzel çalışmaya teşvik ve
Allah'ın emirlerine muhalefetten sakındırma vardır.
Bu
ayet, tıpkı aşağıdaki ayetlere benziyor: "Geceleyin sizi öldüren (ölmüş gibi
uyutan), gündüzün de ne işlediğinizi bilen; sonra belirlenmiş ecel tamamlansın
diye gündüzün sizi dirilten (uyandıran) O'dur." (En'am, 6/60), "Yeryüzünde
yürüyen her canlının rızkı yalnızca Allah 'm üzerindedir. Allah o canlının
durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi apaçık bir
kitapta (levh-i mahfuz'da)dır." (Hud, 11/6).
İstiğfar ve dua konusundaki
ilâhî emre uygun olarak peygamberimiz (s.a.) de dua ederdi. İşte Buhari ve
Müslim'in Sahih'inde yer aldığına göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle derdi:
"Allah'ım! Hatamı, cehaletimi, aşırı davranışlarımı ve benim bilmeyip de senin
bildiğin günahlarımı bağışla. Allah'ım! Şakamı da, ciddimi de bağışla, bilmeden
ve kasten yaptığım günahları da bağışla. Hepsi sence
malûmdur.''
Yine
sahih bir hadis-i şerifte ifade edildiğine göre Allah Rasulü (s.a.) namazının
sonunda şöyle dua ederdi: "Allah'ım! Benim önceki günahlarımı da, sonraki
günahlarımı da bağışla! Açıkça yaptığımı, gizlice işlediğimi, aşırılığımı ve
benden daha iyi bildiğin hatalarımı, affet. Sen benim ilâhım-sın, senden başka
hiçbir ilâh yoktur."
Müslim'in Sahih'inde
peygamberimizin şöyle dediği sabit olmuştur: "Ey insanlar! Rabbinize tevbe
ediniz çünkü ben, Allah'a günde yetmiş defadan fazla, tevbe ve istiğfar
ederim."
Ebu
Ya'la, Ebu Bekir es-Sıdık (r.a.)'dan, o da Allah'ın Rasulünden rivayet
etmiştir. Allah Rusulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Kelime-i Tevhid'e (La ilahe
illallah'a) ve istiğfara devam ediniz. Bunları çok yapınız. Çünkü iblis (şeytan)
şöyle demiştir: Ben, insanları günahlarla mahvettim. İnsanlar da beni kelime-i
tevhid ve istiğfarla perişan ettiler. Ben bu durumu görünce onları heva ve
heveslerle mahvettim. Onlar halâ doğru yolda olduklarını
zannediyorlar."
Bir
rivayete göre İblis şöyle demiştir: "İzzetin ve celâlin hakkı için, insanların
ruhları bedenlerinde bulunduğu sürece, onları yoldan çıkarmaya devam edeceğim."
Allah azze ve celle de: "İzzetim ve celâlim hakkı için, onlar benden
affedilmelerini diledikleri sürece, ben de onları affetmeye devam edeceğim."
buyurmuştur.
Süfyan
b. Uyeyne'ye ilmin fazileti sorulmuş o da "Bil ki, Allah'tan başka ilâh
yoktur." ayetini okumuştur. Çünkü bu ayette Allah önce ilmi, sonra da ameli
emretmiştir. [5]
Amelle
İlgili Ayetler Nazil Olduğunda Münafıkların Ve Müminlerin
Durumu:
20- İman etmiş olanlar: "Keşke ci-had hakkında
bir sure indirilmiş olsaydı!" derler. Ama hükmü açık bir SUre indiriliP de'
onda edilince, kalplerinde hastalık olanların ölüm baygınlığı geçiren kimSenİn
bakışı gibi sana baktıkıarmı görürsün.
Korktukları başlarına geleşi adamlar!
21- (Onların vazifesi) itaat ve güzel sözdür. İş ciddiye bindiği zaman Allah'a
sadakat gösterselerdi, elbette
kendileri için daha olurdu. dönerseniz,
yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye dönmüş olmaz mısınız?
23-
işte bunlar, Allah'ın lanetlediği sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği
kimselerdir.
Açıklaması:
"İman
etmiş olanlar: "Keşke cihad hakkında bir sure indirilmiş olsaydı!" derler. Ama
hükmü apaçık bir sure indirilip de, onda savaştan söz edilince kalplerinde
hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana
baktıklarını görürsün. Korktukları başlarına gelesi
adamlar!"
Samimi
müminler cihadın meşru kılınmasını temenni eder, cihad sevabına olan
düşkünlükleri ve mücahidlerin derecelerine kavuşma arzularından dolayı
"Rabbimiz bize, savaşı emrettiği bir sure indirseydi" diyerek, yüce Rablerinden
istekte bulunurlar. Savaşı emreden ve içerisinde, cihadın müslümanlara farz
kılındığı zikredilen bir sure indirildiğinde müslüman-lar buna sevinirler,
münafıklara ise bu zor gelir. Kalplerinde şüphe, hastalık ve nifak bulunan
münafıkları ise sen -savaştan ödleri koptuğu ve düşmanlarla karşı karşıya
gelmekten kortukları için- ölüm anında gözleri dışarı fırlayan kimsenin sana
bakışı gibi baktıklarını görürsün. Veyl, ölüm ve helak onlara pek
yakındır.
Mana
şöyledir: Onlara en lâyık olan ve yakışanı dinleyip itaat etmeleri, ya da
cezaya müstahak olmalarıdır.
Bu
birinci manaya göre onların helakinin yaklaştığı noktasında onları bir
tehdittir."Ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını
görürsün." ayeti, düşmanla karşılaşmalarında münafıkların kalplerindeki korku
ve endişe halini pek güzel bir şekilde tasvir etmektedir. Ayette ayrıca, savaş
emredildiğinde münafıkların halinin rezilliği gözler önüne serilmektedir. Ancak
savaştan önce münafıklar her iki gruba, müminlere de, kâfirlere de gidip
gelirlerdi.
Bu
ayetin benzeri Allah Tealâ'nın şu kavlidir:
"Kendilerine ellerinizi
savaştan çekin, namazı kılın ve zekatı verin, denilen kimseleri görmedin mi?
Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir grup hemen Allah'tan korkar
gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da,
Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha
bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?" dediler. (Nisa,
4/77).
Bu
tehditten sonra yüce Allah, onları teşvik ederek şöyle buyurmuştur: "(Onların
vazifesi) itaat ve güzel sözdür." Yani Allah için samimi bir itaat ve güzel bir
söz, onlar için başkalarından daha hayırlı ve daha
idealdir.
"îş
ciddiye bindiği zaman, Allah 'a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için
daha hayırlı olurdu." Yani durum ciddiyet kazanıp savaş farz kılındığında,
sözlerinde ve savaş konusunda samimi olup, halis bir niyetle Allah'a itaat
etselerdi, onlar için imanı ortaya koyup, itaat etmek, isyan edip, karşı
gelmekten daha hayırlı olurdu.
Sonra
Allah, onları kınamış ve onların, "Adam öldürmek ortalığı fesada vermektir;
Araplar da bizim akrabalarımız ve kabilelerimizdir." şeklindeki şüphelerine
şöyle diyerek cevap vermiştir:
"Geri
dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye
dönmüş olmaz mısınız?" Eğer siz itaat ve cihaddan yüz çevirir, savaşın
hükümlerini geçerli kılmaktan uzaklaşırsanız; ya da idareyi üzerinize alırsanız,
belki de cahiliyye dönemindeki kötülüklerinize döner, kan akıtırsınız, yeryüzünü
zulüm, yağma, soygun ve kötülüklerle ifsad eder, birbirinizi öldürerek,
ana-babaya isyan edip kız çocuklarını diri diri toprağa gömerek ve diğer
cahiliyye kötülükleriyle akrabalık bağlarını koparırsınız. Katade ve diğerleri
ayetin anlamı konusunda şöyle demişlerdir: "İmandan yüz çevirirseniz, tekrar
yeryüzünde bozgunculuk yapmanız ve kan akıtmanızdan
korkulur.
Ebu
Hayyan şöyle demiştir: En doğrusu, bu ayette ifadesini bulan hitabın savaş
konusunda, münafıklara yapılmış bir hitap olduğudur. Bu konuda da ayetler
geçmiştir. Yani siz, müslümanlara yardım etmemekle savaş konusunda Allah'ın
emrine itaat etmekten yüz çevirirseniz, yeryüzünde fesat çıkarmaktan başka
sizden ne beklenir? Eğer müslümanlara yardım etmezseniz aranızdaki akrabalık
bağlarını koparmış olursunuz. Bu hitabın münafıklara yapıldığının kanıtı, hemen
o hitabın peşinden gelen şu ayettir: "İşte bunlar, Allah 'm kendilerini
lanetlediği kimselerdir." Bütün bu ayetler, münafıklar hakkındadır. "Asa"
kelimesinde ifadesini bulan "bir işin, durumun olmasını umma, bekleme" manası
Allah için söz konusu olamaz. Çünkü yüce Allah olanı ve olacağı bilir. Bu ancak
münafıkları bilip tanıyan kimse ile ilgilidir. Sanki Allah, onlara şöyle
demektedir: Bizim, onların helak olma noktasında bilgimiz vardır. Siz eğer
savaştan yüz çevirirseniz, şöyle şöyle yapmaktan başka sizden ne beklenir?[6]
Bu,
münafıkları düşünmeye, ırkçılığı ve cedeli bırakmaya teşviktir. Yüce Allah çok
iyi biliyor ki, onlar, milletin idaresini üzerlerine alsalar veya bu dinden yüz
çevirseler -cahiliyye dönemi insanlarının adeti olduğu gibi- onlardan; adam
öldürmek yağmalamak ve diğer bozgunculuklardan başka hiçbir şey meydana
gelmez.
Bu
sebeple Allah Tealâ onları lanetleyerek şöyle buyurmuştur:
"İşte
bunlar, Allah'ın kendilerini lanetlediği, sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği
kimselerdir." Yani bu zalimler ve haksız yere kan dökücüler, Allah'ın
kendilerini rahmetinden uzaklaştırdığı ve kovduğu kimselerdir. Bu sebeple yüce
Allah onların kulaklarını dünyada sağırlaştırdığı için, hakkı duyamıyorlar,
basiretlerini yok ettiği için gerçeği göremiyorlar ve Allah'ın adil nizamını
gösteren kainat delillerini düşünemiyorlar ve haksız olarak mallara ve canlara
el uzatılamayacağına dair, kulları için koymuş olduğu dinî hükümleri
anlayamıyorlar. Allah (c.c.) ayette "Onları sağır kıldı." buyurdu, "kulaklarını
sağırlaştırdı" demedi. Çünkü duymak, kulağın bulunup bulunmamasıyla farklılık
arzetmez. Zira kulağı kesilmiş olan kimse de duyar. Ama görmek bizzat göze
bağlıdır. Bu sebeple Allah ayette gözleri zikretti, ama kulağı
zikretmedi.
Bu,
genelde yeryüzünde fesat çıkarma, özelde akrabalık bağlarını koparma konusunda
bir yasaklamadır. Yeryüzünde ıslahı (onarmayı, düzeltmeyi) ve sıla-ı rahimi,
akrabalara iyilik yapmayı emreden bir ifadedir.
Buhari
ve Müslim'in Ebu Hüreyre'den onun da Efendimiz'den rivayet ettiği bir hadiste
Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: "Allah mahlû-katı yaratmıştır. Bu
yaratma işini bitirdiği vakit, rahim (akrabalık) ayağa kalkmış ve Rahmanın
belini[7]
tutmuş. Bunun üzerine Rahman (rahime) "Sen sus" buyurmuştur. Rahim de, "Bu,
ilginin kesilmesinden sana sığınanın makamıdır." demiştir. Yüce Allah da,
"Evet, sana sıla yapana, benim sıla yapmam, senden alâkayı kesene, benim de
alâkayı kesmemden hoşnut olur musun?" buyurmuş. Rahim, evet razıyım demiş. Allah
Tealâ hazretleri de: Bu sana verilmiştir, buyurmuştur." Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle
demiştir:
"Siz
döner de yeryüzünde fesat çıkarır ve akrabalık bağlarını keser misiniz?"
ayetlerini okuyun. [8]
Dinden
Döndükten Sonra, Ruhları Kabzedilirken Ve Cihadın Hikmeti Hatırlatıldağında
Münafıkların Hali:
24-
Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli
mi?
25-
Şüphesiz ki, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra, arkalarına dönenleri, şeytan süslü göstermiş ve kendilerine uzun zaman
göstermiştir'
26-Bunun sebebi; onların,
Allah'ın indirdiSinden
hoşlanmayanlara: "Bazı hususlarda size
itaat edecedemeeridir- Oysa Allah, onlann gizlediklerini
biliyor.
27-Ya
melekler onların yüzlerine ve
suratlarına vurarak canlarını alırken
durumları nasıl olacak?!
28-
Bunun sebebi onların Aılahı gazaplandıran şeylerin ardınca git- meleri ve O'nu
razı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır. Bü yüzden Allah onların işlerini boşa
çıkar.
29-
Kalplerinde hastalık olanlar, yoksa
Allah'ın, kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?
30-
Biz dileseydik onları sana göste- rirdik de, sen onları yüzlerinden ta- nırdın.
Andolsun ki sen onları ko- nuşma tarzlarından tanırsın. Allah, işlediklerinizi
bilir.
31-
Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenlerleri belirle-yinceye ve
haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.
Açıklaması:
"Onlar
Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?" Yani bu münafıklar ve
başkaları Kuranı anlamaya çalışıp düşünmüyorlar mı, Kur'an'da bulunan
engelleyici nasihatler, açık ve kesin delillerle ortaya konan hükümlerle amel
etmiyorlar mı? Yoksa kalplerinde birtakım kilitler mi var? Bu sebeple manalarını
anlayamıyorlar, hiçbir şey düşünemiyorlar mı, kalpleri hakka açılmıyor mu?
Ayetin zahiri tüm kâfirlere hitaptır.
Ayet,
o münafık ve kâfirleri kınamakta ve onlara Kur'an'ı düşünmelerini ve anlamaya
çalışmalarını emretmekte, onları Kur'an'dan yüz çevirmekten sakmdırmaktadır. Bu
ayet, önceki ayeti teyit eder mahiyette gelmiştir. Çünkü yüce Allah önceki
ayette şöyle buyurdu: "İşte bunlar, Allah'ın kendilerini lanetlediği..."
Kendisinden, ya da dürüstlükten, hayırdan ve diğer güzel işlerden
uzaklaştırdığı, kimselerdir. Onları sağırlaştırmış, gerçek sözü duymazlar, körleştirmiş, İslâm
yolunu bulup tabi olamazlar. Kur'an-ı Kerim'in anlattığına göre onlar iki hal
arasındadır. Allah, onları hayırdan uzaklaştırdığı için ya Kur'an'ı düşünmezler,
ya da düşünürler ama kalpleri kilitli olduğu için manaları kalplerine
girmez.
Sonra
da yüce Allah, Peygamberimiz (s.a.)'in nitelikleri, peygamber olarak gönderilişi
(bi'seti) hakkındaki gerçek kendilerine besbelli olan ve buna rağmen irtidad
eden (dinden dönen) ehli kitaba (Yahudi ve Hristiyan-lara) işaret ederek şöyle
buyurmuştur: "Şüphesiz ki, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra,
arkalarına dönenleri, şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir." Yani
Allah Rasulü (s.a.)'nün getirmiş olduğu açık mucizeler ve gün ışığı gibi
delillerle gerçek yol (İslâm yolu) kendilerine apaçık belli olduktan sonra
imandan ayrılıp, küfre dönenlere şeytan, hatalarını süslü göstermiş, o hatalara
düşmeyi onlara kolaylaştırmış, küfrü (inançsızlığı) güzel olarak takdim etmiş,
onları birtakım boş arzu ve emellerle aldatmış, ömürlerinin uzun olacağını ve
ecellerinin uzayacağını onlara vaadet-miştir.
Bu
ayetin, Kitap Ehli hakkında olduğu söylenmiştir. Katade şöyle demiştir: Bu
ayet, Yahudilerden bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Onlar, Tevrat'tan Allah
Rasulü (s.a.)'nün durumunu öğrenmişlerdi. Peygamber (s.a.) bu şekliyle
kendilerine besbelli olmuştu. Ancak o peygamber olarak gönderilip, Yahudiler,
kendisiyle yüz yüze gelince ona haset ettiler ve daha önceki kabulleriyle sahip
oldukları hidayet yolundan ayrıldılar.
Bir
görüşe göre de bu ayet münafıklar hakkındadır. İbni Abbas ve diğerleri (r.a.)
şöyle demişlerdir: Bu ayet, daha önce müslüman olmuş, sonra da kalpleri ölmüş
birtakım münafıklar hakkında nazil olmuştur.
Ebu
Hayyan'ın da zikrettiği gibi ayetten açıkça anlaşılan şudur: Ayet, lafzının
şümulüne giren herkesi içerisine almaktadır.
Sonra
yüce Allah, onların sapıklıklarının bazı sebeplerini beyan ederek şöyle
buyurmuştur:
"Bunun
sebebi; onların, Allah 'm indirdiğinden hoşlanmayanlara: "Bazı hususlarda size
itaat edeceğiz." demeleridir. Oysa Allah onların gizlediklerini biliyor." İman
ettikten sonra irtidad (dinden dönme) ve küfrün sebebi şudur: Dinden dönen bu
münafık ve Yahudiler, Allah'ın Kur'an'da indirdiklerini beğenmeyen müşriklere
veya Yahudilere (Medine Yahudilerinden Beni Kurayza ve Beni Nadir Yahudileri)
bazı konularda size itaat edeceğiz, demişler ve Peygambere düşmanlıkta,
getirdiklerine muhalefet etmekte ve onunla birlikte cihada gitmekten geri
kalmakta itaat etmişlerdir. Yani bu münafıklar, müşriklerle birlikte İslâm'ın
aleyhine gizlice komplolara katılmışlardır. İşte bu, münafıkların işidir.
İçlerinde olanlarla, dışlarında olanlar farklıdır.
Bu
sebeple Allah Tealâ onları deşifre etmiş, onların gizlediklerini ve aşikâr
yaptıklarını bildiğini belirtmiştir. Nitekim bir ayette şöyle buyurmuştur:
"Allah da onların gizlice kurduklarını yazar." (Nisa,
4/81).
Tefsirini yaptığımız ayetin
benzeri Allah Tealâ'nm şu sözüdür: "Münafıkların, Kitap Ehlinden inkâr eden
dostlarına: Eğer siz yurdunuzdan çı-karıhrsanız, mutlaka biz de sizinle beraber
çıkarız, sizin aleyhinizde kimseye asla uymayız. Eğer savaşa tutuşursanız
mutlaka yardım ederiz" dediklerini görmedin mi? Allah, onların yalancı
olduklarına şahitlik eder." (Haşr, 59/11).
Sonra
da yüce Allah onların kötü durumlarını ve ruhları alınırken maruz kalacakları
korkuları zikrederek şöyle buyurmuştur:
"Ya
melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarark canlarını alırken durumları
nasıl olacak!" Ruhlarını almak için melekler onlara geldiğinde, yüzlerine ve
sırtlarına vurarak şiddetle canlarını çıkardığında onların hali nice olacak? Bu,
dünyada iken hoşlanmadıkları ve korktukları bir haldir. Bundan dolayı savaşa
(cihada) gitmekten korkuyorlardı. Nitekim Allah az-ze ve celle şöyle
buyurmuştur: "Melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak ve "Tadın yakıcı cehennem
azabını!" diyerek o kâfirlerin canlarını alırken onları bir görseydin!" (Enfal,
8/50), "O zalimler ölümün (boğucu) dalgaları içinde, melekler de pençelerini
uzatmış, onlara: "Haydi canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı gerçek olmayanı
söylemenizden ve O'nun ayetlerine karşı kibirlilik taslamış olmanızdan ötürü,
bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız. " derken onların halini bir
görsen!" (En'am, 6/93). Yani bütün bunların manası kâfir ve münafıkları korkutup
tehdit etmektir. Azap bir süre ertelense de, nihayet bu, ömrün bitmesine
kadardır.
Bu
korkuların sebebini Allah Tealâ ayette şöyle belirmiştir: "Bunun sebebi, onların
Allah'ı gazaplandıran şeylerin ardınca gitmeleri ve O'nu razı edecek şeylerden
hoşlanmamalarıdır. Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır." O
münafıkların canlarının bu şekilde alınması: Onların, Allah'ı kızdıracak
imansızlık ve kötülüklerin ardınca gitmeleri, Allah düşmanlarıyla birlikte
peygambere karşı komplo kurup onunla ve ashabıyla savaşa tutuşmaları ve Allah'ı
memnun edecek gerçek iman, tevhid ve itaati sevmemeleri sebebiyledir. Bu yüzden
de Allah onların yapmış oldukları iyilik, vermiş oldukları sadakalar, fakirlere
ve darda kalmışlara yaptıkları yardımlar gibi hayır amellerini boşa çıkarmıştır.
Çünkü onlar bu hayrı, şirk ve küfür esnasında ve şeytanın emriyle işlemişlerdir.
Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: "Onların yaptıkları her bir (iyi) işi ele
alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız)" (Purkan,
25/23).
Sonra
Allah münafıkları kınadı ve kısa görüşlü oldukları ve müminlere
düşmanlıklarından dolayı onları tehdit ederek şöyle
buyurdu:
"Kalplerinde hastalık
olanlar, yoksa Allah'ın, kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?"
Kalplerinde şüphe, nifak, ve müminlere karşı düşmanlık bulunan bu münafıklar
yoksa Allah'ın, kendilerinin müminler hakkında düşüncelerini, kinlerini ve
düşmanlıklarını ortaya çıkarmayacağına mı inanıyorlar? Sakın bunu böyle
düşünmesinler! Çünkü Allah, görünmeyen (gayb) alemleri de, görünen (şehadet)
alemleri de bilir.
Böylece onların durumlarını
gayet açık bir şekilde ortaya koyacak ve onları rezil edecektir. Nitekim Fadıha
suresi de denilen Berâ'e suresinde (Tevbe suresi) onların ne tür insanlar
olduklarını anlatmıştır.
Daha
sonra da yukarıdaki manayı şu sözüyle teyid etmiştir: "Biz dile-seydik onları
sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki sen onları
konuşma tarzlarından tanırsın. Allah işlediklerinizi bilir." Ey Muhammedi Biz
dileseydik sana onların şahıslarını bildirirdik ve onların bizzat kendilerini
görme yerine geçecek bir bilgiyle sana tarif ederdik. Sen de onları, kendilerine
has alâmetleriyle tanırdın. Fakat Allah bunu bütün münafıklar hakkında yapmadı.
Böylece yaratıklarının ayıplarını örtüp meseleleri dış görünüşüne (zahirine)
hamletti.
Allah'a andolsun ki, Ya
Muhammedi Sen o münafıkları sözlerinin mana, maksat ve üslubuyla tanırsın.
Onlar, senin ve müslümanlann davalarına tarizde bulunurlar (üstü kapalı
kötüleme yaparlar). Peygamber (s.a.)'e, dışı güzel, içi çirkin birtakım
lafızlarla hitap ederler. Kelbi şöyle demiştir: Bu ayet indikten sonra
peygamberin yanında konuşan herhangi bir müna-fıkı peygamber tanırdı. Enes'ten
rivayet edildiğine göre: Bu ayet indikten sonra peygambere, münafıkların hiçbir
hali saklı kalmamıştır. Biz savaşların birinde bulunuyorduk, bu savaşta
münafıklardan dokuz tane vardı, insanlar bunlardan şikâyet ediyordu. Bir gece
uyudular, sabah olduğunda, herbirinin alnında, "Bu münafıktır." yazısı
vardı.
Allah'a hiçbir şey saklı
kalmaz. O, insanların bütün amellerini bilir. Bu amellere göre onları hayırla
mükâfatlandırır veya şerle cezalandırır. Bu, bir bakıma müjde, bir bakıma da
tehdit ve korkutmadır.
Sonra
da Allah Tealâ seri tekliflere nisbetle dünya hayatının yolunu açıkça ortaya
koydu ve şöyle buyurdu:
"Andolsun ki, içinizden
cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar
sizi imtihan edeceğiz." Andolsun ki, sizi birtakım emirler ve yasaklarla imtihan
edeceğiz, size imtihan edilenin muamelesini yapacağız. İmtihan yollarından biri
de Allah yolunda cihaddır. Bunu biz, hadise tam olarak ortaya çıksın diye
yapıyoruz. Allah Tealâ, tüm hadiseleri ve gerçekleri olmadan evvel bilir. Ancak
cihad teklifi, Allah'ın cihad emrine uyup yolunda hakkıyla cihad edenleri,
dininde sebat edip mükellef tutulduğu şeylerin zorluklarına göğüs gerenleri
ortaya çıkarır. Allah, insanların cihadla ilgili haberlerini, onları denemek
için ortaya çıkarır. Böylece Allah'ın emirlerine itaat edenlerle, asi olanlar,
insanlar yanında belli olur. Bunun için İbni Abbas bu gibi yerlerde "Bilmemiz
için" yerine"Görmemiz için" demektedir. Hz. Ali de aynı yorumu
getirmektedir.
İbrahim b. el-Eş'as şöyle
demiştir: Fudayl b. İyaz bu ayeti okuduğunda ağlar ve şöyle derdi: Allah'ım!
Bizi imtihan etme, çünkü sen bizi imtihan edersen, rezil eder, günahlarımızı
örten örtüleri kaldırırsın. [9]
Bazı
Ehl-i Kitap Kafirleriyle Bazı Müminlerin Dünya Ve Ahiretteki
Halleri:
32-
İnkâr edip, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan
sonra peygambere karşı gelenler, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onların
yaptıklannı °Şa çıkaracaktır.
33. Ey
iman edenler, Mlsih,a itaat edin' Peygambere iedin erinizi boşa
çıkarmayın.
35-
Üstün durumda iken gevşeyip ba"ŞaÇ inle beraberdir. O, amellerinizi asla
eksilt-meyecektir.
Açıklaması:
"İnkâr
edip Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra
peygambere karşı gelenler, Allah 'a hiçbir zarar veremezler. Allah, onların
yaptıklarını boşa çıkaracaktır." Allah'ın birliğini (tevhid) inkâr edenler,
İslâm'dan ve Allah Rasulüne (s.a.) tabi olmaktan menederek insanları Allah'ın
dininden ve hak yoldan uzaklaştıranlar, hak kendilerine ayan beyan belli
olduktan sonra, peygambere isyan edip ona düşman olanlar; peygamberin, Allah'ın
Rasulü olduğunu, açık mucizeler ve kesin delillerle Allah tarafından
gönderildiğini bilenler inanmamak ve küfürde ısrarları dolayısıyla Allah'a asla
zarar veremezler.
Çünkü
hiçbir kul Rablerine zarar verecek noktaya ulaşamaz ki, O'na zarar versin. O, ne
olursa olsun, başkalarının zarar vermesinden münezzehtir. Onlar, ancak kendi
nefislerine zarar verirler ve kıyamet gününde o nefislere yazık ederler. Allah,
küfürlerinden dolayı onların amellerinin sevabını boşa
çıkaracaktır.
Sonra
yüce Allah, mümin kullarına, kendisine ve rasulüne (s.a.) itaati emretti. Çünkü
bu itaat, insanların dünya ve ahiret mutluluğuna sebeptir. Onları, amelleri boşa
çıkaracak olan irtidattan (dinden dönme) sakındırarak şöyle buyurdu: "Ey iman
edenler! Allah 'a itaat edin, peygambere itaat edin. Amellerinizi (işlerinizi)
boşa çıkarmayın." Allah'a ve Rasulüne inananlar! Emirlerine, yasaklarından
kaçarak Allah'a ve Rasulüne itaat ediniz! Dinden dönerek (riddetle), ya da büyük
günahlarla, riya (gösteriş) ve gösteriş için başa kakarak ve eza ederek
amellerinizin sevaplarını boşa çıkarmayın. Riddetle (dinden dönerek) amellerin
sevabının boşa çıkarılmasının delili bundan sonra gelecek olan "Allah onları
asla bağışlamaz." ayetidir.
Kebairle (büyük günahlarla)
amellerin sevaplarının boşa çıkacağına dair delil ise, Ebu'l-Aliye'den nüzul
sebebi ile ilgili olarak zikredilen şu husustur: Peygamberin ashabından
bazıları, şirk ile birlikte hiçbir amelin faydası olmadığı gibi, Lâ İlahe
İllallah=Kelime-i tevhidi söyledikten sonra hiçbir günahın zararı olmayacağı
görüşünü benimsiyorlardı. Nihayet, yukarda sözü edilen ayet nazil oldu. Bu
sebeple amellerinin sevabının zayi olacağı noktasında büyük günahlardan
korkuyorlardı.
Katade
(r.a.) şöyle demiştir: Kötü ameliyle iyi amelinin sevabını gidermeyen bir kula
Allah merhamet etsin. İbni Abbas (r.a.)'dan da şöyle rivayet edilmiştir:
Amellerinizin sevabını; riya ve suma ile, ya da şüphe ve nifakla ortadan
kaldırmayınız!.
Muhammed b. Nasr
el-Mervezi'nin İbni Ömer (r.a.)'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir:
Biz, Allah Rasulünün ashabı (arkadaşları) hasenattan (iyiliklerden) her şeyin
makbul olduğunu düşünüyorduk. Nihayet "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin,
peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın." ayeti nazil oldu.
"Amellerimizi boşa çıkaran bu şey nedir?" diye kendi kendimize sorduk, yine biz
cezayı gerektiren büyük günahlar, çirkin şeylerdir, diye cevapladık. Sonra
"Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (günahları)
dilediği kimse için bağışlar." (Nisa, 4/48, 116) ayeti indi. Bu ayet nazil
olunca artık bu konuda konuşmayı bıraktık. Biz, büyük günahlara ve çirkin
işlere girmiş insanlar adına korkar, endişe ederdik, fakat bunlara bulaşmamış
kimseler için Allah'ın rahmetini dilerdik.
Sonra
Allah Tealâ şunu açıkladı ki, kulun amelleri batıl da olsa, Allah'ın fazlı
(ihsanı) bakidir. Küfür üzerine ölmedikçe dilerse Allah onu bağışlar. Allah
Tealâ şöyle buyurdu: "înkâr edip Allah yolundan alıkoyanları ve sonra da kâfir
olarak ölenleri Allah asla bağışlamaz." Yani Allah'ın birliğini inkâr edenler,
insanları Allah'ın dininden ve Rasulüne tabi olmaktan alıkoyanlar, küfürde ısrar
ettikleri halde ölenlere asla af yoktur. Bilakis onlar cehennemde ceza
göreceklerdir. Katade şöyle demiştir: Bu ayet, peygambere kendi babası hakkında
soran ve babasının, küfründe samimi olduğunu söyleyen bir adam hakkında nazil
olmuştur. Kelbi'den Bedir'e katılanların reisleri hakkında nazil olduğu da
rivayet edilmiştir.
Ayetin
benzeri şudur: "Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, bundan
başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar." (Nisa, 4/48). Bundan daha
fazla da müsamaha olamaz. Çünkü Allah, mümin olarak ölene mağfiret ve
rahmetiyle muamele edecektir. Küfür üzere ölene ne mağfiret vardır, ne de
rahmet!
Sonra
da Allah, kâfirin dünyada da, ahirette de hürmete değer bir durumu olmadığını
açıkladı ve onlarla savaşmayı emrederek şöyle buyurdu:
"Üstün
durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O,
amellerinizi asla eksiltmeyecektir." Müminler! Kâfirlerle savaşmakta zafiyet
göstermeyin. Acz ve zaaf göstererek, istek sizden gelmek üzere, kâfirleri
barışa davet etmeyin. Bu durum, ancak zaaf anında olur. Müşrikler de benimserse
barışı kabul etmeye hiçbir engel olamaz. Ama güçlü kuvvetli, düşmanlarınıza
galip durumda iken ilk defa sulh talebinde siz bulunmayın. Allah, onlara karşı
yardım ve zaferiyle sizinle beraberdir. Amellerinizin sevabından hiçbir şeyi
eksiltmeyecektir. "Allah sizinle beraberdir." cümlesi düşmanlara karşı zafer
elde edileceğini ifade eden büyük bir müjdedir.
Kâfirlerin güçlü olması ve
müslümanlara göre sayıca çok bulunması halinde ise, müslümanlarm lideri (imam)
eğer sulh ve barışta maslahat (kamu yaran) görürse bunu yapar. Nitekim Allah
Rasulü (s.a.) Kureyş kâfirleri kendisini Mekke'ye girmekten engellediğinde ve
onu barışa davet edip on yıl aralarında savaşı sona erdirmeyi istediklerinde
onlara bu konuda olumlu cevap vermişti. [10]
Cihada
Teşvikin Gönüllerden Dünya Sevgisini Çıkarmak İle Teyit
Edilmesi:
36-
Dünya hayatı bir oyun ve eğlencedir. Şayet iman eder ve takva sahibi
olursanız, Allah size mükâfatınızı verir ve sizden mallarınızı (tamamen
sarfetmenizi) istemez.
37-Eğer onları isteseydi de
(vermeniz için) ısrar etseydi cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kininizi ortaya
çıkarırdı.
38-
İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılmakta olanlarsınız. Sizden bazıları
cimrilik ediyor, kim cimrilik ederse ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah
zengindir siz ise fakirsiniz. Şayet ondan yüz çevirirseniz yerinize sizden başka
bir toplum getirir. Sonra onlar sizin gibi de olmazlar.
Açıklaması:
"Dünya
hayatı sadece bir oyun ve eğlencedir." Yani ey müminler! Düşmanlara karşı cihad
etmeyi şiddetle arzu edin. Dünya hayatını küçümseyip ahireti talep edin. Çünkü
dünyada elde edilen şeyler bir oyun ve eğlencedir, bir boş iş ve bir
aldanıştır. Dünyada insan için Allah yoluna girmek, onun rızasını talep etmek,
O'na ibadet ve itaat etmek gibi Allah rızası için yapılan işler dışında kalıcı
hiçbir amel yoktur. Bu ayette dünyayı küçümseme ve aşağılama
vardır.
Oyun,
hali hazırda zaruri olmadığı gibi gelecekte de faydası olmayan her şey demektir.
Bu tür işlerle meşgul olunmaz. Eğer zaruri işleri varken hiçbir faydası olmayan
oyunla vakit geçirilirse buna da eğlence denir. İnsanları meşgul edip önemli
işlerini yapmalarına engel olduğu için müzik aletleri de eğlence
manasmdadır.
Dünya
hayatını, dünyaya karşı aşırı istekli olmayı, dünya nimetlerine aldanarak
ahireti ihmal etmeyi kötüleyen birçok ayet gelmiştir. Allah Te-alâ'nın şu sözü
dünyayı kötüleyen ayetlerinden biridir. "Biliniz ki dünya hayatı sadece bir
oyun, eğlence, bir süs, aranızda övünmede daha çok mal ve evlât sahibi olma
isteğinden ibarettir." (Hadid, 57/20).
Daha
sonra Allah Tealâ "Şayet iman eder ve takva sahibi olursanız size mükâfatınızı
verir ve sizden mallarınızı (tamamen sarfetmenizi) istemez." buyurarak sevap
vaadini tekrar vurgulamış ve müminleri ahirete teşvik etmiştir. Buna göre ayetin
manası şöyledir: Eğer Allah ve Rasulüne (s.a.) tam manasıyla iman eder; farzları
eda etmek, yasaklarından azami ölçüde kaçınmakla gerçek takvaya ulaşırsanız,
yaptığınız iyi amellerin ve itaatinizin sevabını Allah size verir. Zekât ve
başka yollarla mallarınızın tamamını elden çıkarmanızı istemez. Allah Tealâ
zengindir. Sizden hiçbir şey talep etmez. Fakir kardeşlerinize yardımcı olmanız
için size sadece mallarınızın zekâtını vermenizi farz kılmıştır. Zaten bunun
faydası ve sevabı yine size dönecektir.
Dünyaya karşı aşırı istekli
olmanın sebebini ise Cenabı Hak şöyle ifade etmiştir: "Eğer onları
(mallarınızı) isteseydi de (vermeniz için) ısrar etseydi cimrilik yapardınız,
bu da sizin kininizi ortaya çıkarırdı." Yani şayet Rabbiniz bütün mallarınızı
isteseydi ve ısrar ederek sizi vermeye zorlasaydı cimrilik edip vermez ve
Allah'ın bu emrine uymazdınız. İşte böylece sizin kinleriniz de apaçık ortaya
çıkmış olurdu.
Katade
demiştir ki: Allah Tealâ, malların infak için çıkartılmasının içteki kin ve
nefretin ortaya çıkmasını sağladığını bildirmiştir. Katade'nin bu görüşü
gerçekten yerinde bir tesbittir. Nitekim İbni Kesir de bunun gerçek ve doğru
olduğunu ifade etmiştir. Çünkü nefis malı çok sever, onu ancak daha çok sevdiği
bir şahıs için harcar.
Sonra
Allah Tealâ daha önce geçen olayları açıklamış ve bunu şu sözüyle
vurgulamıştır: "İşte sizler Allah yolunda infak etmeye çağınhyorsu-nuz." Sizler
ey ilâhî hitaba muhatap olanlar! Allah yolunda yani cihad, zekât ve diğer hayır
yollarına mallarınızı harcamaya davet ediliyorsunuz.
"Sizden bazıları cimrilik
ediyor, cimrilik eden kendine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir siz ise
fakirsiniz." Bir kısmınız az bir malı vermede bile cimrilik etmiş ve Allah
yolunda harcama yapma çağrısına icabet etmemişken mallarınızın tamamını
cimrilik yapmadan nasıl harcayabilirsiniz? Malını infak etme hususunda cimrilik
yapan kendisini sevap ve mükâfattan mahrum bıraktığı için yine kendisi zarar
eder. Ayrıca cimrilik yapmanız sebebiyle düşmanlar size galip gelirler de
izzetiniz, mallarınız ve hatta canlarınız helak olup
gider.
Allah
Tealâ sizin mallarınıza muhtaç olmaktan münezzehtir. Mutlak zenginliğin
sahibidir. O kendi dışında her şeyden müstağni olduğu gibi aynı zamanda her şey
daima Ona muhtaçtır. Bu sebeple "siz fakirsiniz" buyurmuştur. Yani siz ey
bizzat Allah ve onun nezdindeki hayır ve rahmete muhtaç olan kullar! O noksan
sıfatlardan münezzeh olan, muhtaç olduğu için size harcamada bulunmanızı
emretmiyor. Aksine siz sevaba muhtaçsınız. Bu yüzden infakta bulunmanızı
emretmektedir.
Bütün
bunların peşinden Allah Tealâ, emaneti üstlenmekten yüz çevirmeleri durumunda
bir kavmin yerine daha faziletli bir kavmi getirmek hususundaki ilâhî kanununu
(sünnetullah) dile getirmiştir. Sakındırarak hatırlatma yaparak ve tahdit ederek
Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: "Eğer yüz çevirirseniz yerinize başka bir toplum
getirir. Sonra onlar sizin gibi de olmazlar." Yani eğer siz imandan, takvadan,
itaattan ve Allah'ın dinine uymaktan yüz çevirirseniz sizden daha itaatkâr bir
kavmi sizin yerine getirir. Onlar iman ve takvadan vazgeçmek ve Allah yolunda
cimrilik yapmak hususunda sizin gibi olmazlar.
İbni
Cerir, İbni Ebi Hatim, Abdurrezzak, Beyhaki, Tirmizi ve diğer muhaddisler Ebu
Hüreyre (r.a.)'nin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Ra-sulullah (s.a.) "Eğer
yüz çevirirseniz yerinize başka bir toplum getirir, sonra onlar sizin gibi de
olmazlar." ayetini okuyunca Ashab-ı Kiram "Ey Allah'ın Rasulü! Biz yüz
çevirdiğimizde bizim yerimize getirilip de bizim gibi olmayacak olanlar
kimlerdir?" dediler. Ebu Hüreyre dedi ki: Rasulullah (s.a.) eliyle Selman-ı
Farisi (r.a.)'nin omuzuna vurdu sonra "Bu ve bunun kavmidir. Şayet İslâm dini
Süreyya yıldızında olsaydı Farisilerden bazıları onu mutlaka elde ederdi."
buyurdu. Ancak İbni Kesir'inde ifade ettiği gibi bu hadisin sıhhati hakkında
bazı hadis imamları tenkit edici sözler söylemişlerdir. Tirmizi: "Bu hadis
gariptir. İsnadında tenkid edilecek noktalar vardır. "
demiştir.
Kelbi,
Hasen ve İkrime'den şu söz rivayet edilmiştir: Allah Tealâ'nm başka bir kavmi
getirmesinin şartı o zamanki müslümanların yüz çevirmeleriydi. Fakat onlar yüz
çevirmemişlerdir. Dolayısıyla onların yerine -yukarıda geçtiği anlamıyla-
Araplar, Yemenliler ve Acemlerden başka bir kavim getirilmemiştir. [11]
[1] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/318-319.
[2] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/324-326.
[3] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/334-335.
[4] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/338-340.
[5] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/344-346.
[6] el-Bahru'l-Muhit,
VIII/82.
[7] Hadis-i Şerifte geçen
"hagvün" kelimesi, izar veya bel manasına gelir. Burada kastedilen, Allah'a
sımsıkı bağlanıp, onun yardımına iltica etmektir.
[8] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/351-354.
[9] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/357-361.
[10] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/365-367.
[11] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/370-372.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder