AHKAF
SURESİ
Allah'ın
Varlığını, Birliğini, Haşrin Olacağını İspat Ve Putperestlere
Cevap:
1- Ha, mim.
2- Bu kitap aziz ve hakim olan
Allah tarafından indirilmiştir.
3- Gökleri, yeri ve ikisi arasında
bulunanları biz, şüphesiz yerli yerinde ve belli bir süre için yarattık.
İnkâr edenler, uyarıldıkları şeylerden yüz
çevirmektedirler.
4- De ki: Söylesenize! Allah'ı
bırakıp taptığınız şeyler yeryüzünde ne yaratmışlar; göstersenize bana! Yoksa
onların göklere ortaklıkları mı vardır! Eğer doğru söyleyenlerden iseniz,
bundan evvel (size indirilmiş) bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı varsa onu
bana getirin.
5- Allah'ı bırakıp da kıyamet
gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapık kim
olabilir? (Oysa) onlar, bunların tapmalarından
habersizdirler.
6- İnsanlar bir araya
toplandıkları zaman onlara düşman kesilirler ve onlara kulluk ettiklerini inkâr
ederler.
Açıklaması:
"Ha, mim. Bu kitap aziz ve hakim
olan Allah tarafından indirilmiştir." Bu sure de Casiye suresi gibi başlamıştır.
Kur'an'ı kulu ve Rasulü Muham-med(s.a.)'e indiren ancak Allah'tır. Yoksa
müşriklerin iddia ettiği gibi o Kur'an, peygamberin kendi sözü değildir. Allah,
bu Kur'an'ı indirmekle, hiçbir şeyin üzerine çıkamayacağı bir izzete sahiptir.
O, mağlûp olmayacak bir saltanat ve güce sahiptir. Kâinatı düzenlemesinde,
sanatında, söz ve fiillerinde hikmet sahibi olup her şeyi yerli yerine koyar.
Durum böyle olunca, insanlara düşen ancak Kurana inanıp, onun içindekileri
tasdik etmek; Peygamber (s.a.)'in, nübüvvetinde ve çağırdığı tevhidde, ba'si
(öldükten sonra dirilmeyi) ve cezayı ispatında, insanları dünya ve ahiret
mutluluğuna ve faydalı güzel ahlâka çağırmasında doğruluğuna
inanmaktır.
"Gökleri, yeri ve ikisi arasında
bulunanları biz, şüphesiz yerli yerinde ve belli bir süre için yarattık. İnkâr
edenler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler." Yani biz, yukarıdaki
gökleri, aşağıdaki yerleri ve ikisi arasındaki diğer yaratıkları ancak ilâhî
iradenin gereği olan hakka uygun bir biçimde yarattık. Yoksa abes (boş) ve batıl
bir şekilde değil. O halde göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılışı
abes ve batıl değildir.
Biz bunları, artmayacak ve
eksilmeyecek olan belirli bir süreye kadar yarattık ki, o süre de kıyamet
günüdür. Çünkü kıyamet gününde göklerin, yerlerin ve diğer yaratıkların varlığı
sona erecek, gökler ve yer başka bir hal alacaktır.
Ancak bütün bu delillere, kitabın
indirilişine ve peygamberlerin gönderilişine rağmen Allah'ı inkâr edenler,
kendilerinden istenenlerden uzak bir şekilde eğlenmekte, herhangi bir hazırlık
yapmadan Kur'an'da uyarıldıkları ba's (öldükten sonra dirilme), hesap ve cezadan
yüz çevirmektedirler. Yakında bu vurdumduymazlığın akıbetini
göreceklerdir.
Allah'ın varlığını, kıyamet
gününde haşir ve ba'sin vaki olacağını ispat ettikten sonra Allah Tealâ
putperestlere şöyle cevap vermiştir:
"De ki: Söylesenize! Allah'ı
bırakıp taptığınız şeyler yeryüzünde ne yaratmışlar, göstersenize bana! Yoksa
onların göklere ortaklıkları mı vardır!" Ey peygamber! Allah ile birlikte
başkalarına da tapan bu müşriklere söyle: Ey müşrikler! Göklerin yerin ve ikisi
arasındaki diğer yaratıkların yaratılışını iyice düşündükten sonra tapındığınız
putların ve kabirlerin durumunu bana anlatın! Onlar, yerde herhangi bir şeyi tek
başlarına yaratıp meydana getirebilirler mi? Yoksa onların, göklerin hakimiyet
ve tasarrufunda ortaklıkları mı vardır?
Gerçek şu ki, onlar hiçbir şey
yaratamamışlardır, göklerde ve yerde ortaklıkları da yoktur. O halde her şeyi
yaratan Allah ile birlikte başkasına nasıl tapınır, onu Allah'a eş
koşarsınız?
"...Eğer doğru söyleyenlerden
iseniz, bundan evvel (size indirilmiş) bir kitap, yahut bir bilgi kalıntısı
varsa onu bana getirin." Yani eğer siz, putların ilâhlığı iddiasında doğru
iseniz, Kur'an'dan evvel; peygamberlere indirilen Tevrat, İncil gibi, putlara
tapmanızın doğruluğunu gösteren yazılı bir delil, belge ya da öncekilerin ve
geçmiş peygamberlerin ilminden, gittiğiniz yolun doğru olduğunu gösterecek bir
bilgiyi bana getiriniz. Mana şudur: Sizin bu konuda ne naklî ve aklî hiçbir
deliliniz yoktur.
Allah Tealâ yaratma ve diğer
konularda putların gücü olmadığnı ortaya koyduktan sonra, onların hiçbir konuda
bilgilerinin olmadığını da belirtmiş ve şöyle
buyurmuştur:
"Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe
kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapık kim olabilir?
(Oysa) onlar, bunların tapmalarından habersizdirler." Yani Allah'ı bırakıp da
birtakım putlara tapan ve onlardan, kıyamete kadar yapamayacakları şeyleri
isteyenlerden daha sapık daha cahil kim olabilir? Çünkü böyle bir kimse,
duymayan birisine dua etmiştir. Onun duayı kabul etmesini nasıl umar? Taptıkları
putlar, kendilerine dua edenlerden habersizdirler, cansız oldukları için,
duyamaz ve düşünemezler.
Mana şudur: Putların hiçbir şeye
güçleri yetmez, onların hiçbir bilgileri de yoktur. Çünkü onlar cansız bir
varlıktır. Cansıza tapmak ise sapıklıktan başka bir şey değildir. Bu ise
kınanmayı ve alayı gerektirir, "...kıyamet gününe kadar..." ifadesi Arap adetine
göre ebediliği anlatır. Yani "dünya durdukça..." demektir.
Sonra yüce Allah, insanların
taptığı putların onların kendilerine taptıkları konusunda bilgilerinin
olmadığını da şu sözüyle teyit etmiştir:
"İnsanlar bir araya toplandıkları
zaman (tapınılan putlar) onlara (kendilerine tapanlara) düşman kesilirler ve
onlara kulluk ettiklerini inkâr ederler." (Bir başka yoruma göre de, müşrikler
tapındıklarına düşman kesilirler.). Yani putlara tapan insanlar hesap yerinde
toplandıkları zaman, putlar onlara düşman olacak, onlardan uzaklaşıp, onlara
lanet edecekler ve onların kendilerine tapmalarının yanlış olduğunu
söyleyeceklerdir. Yüce Allah, putlara hayat verecek, putlar da onları tekzip
edecekler. Melekler, Mesih (İsa), Uzeyr ve şeytanlar da kıyamet gününde,
kendilerine tapanlardan uzaklaşacaklardır.
Yukarıdaki ayetin benzeri,
Allah'ın şu buyruğudur: "Onlar, kendilerine bir itibar ve kuvvet (vesilesi)
olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler. Hayır hayır! (taptıkları) Onların
ibadetlerini tanımayacaklar ve onlara hasım olacaklardır." (Meryem, 19/81-82).
Yani o putları, müşrikleri yalanlayacak ve kendilerine en fazla muhtaç
oldukları bir vakitte onlara düşman kesileceklerdir. Yüce Allah, İbrahim
(a.s.)'den hikâye ederek şöyle buyurmuştur: "(İbrahim onlara) dedi ki: Sırf
aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar
edindiniz. Sonra kıyamet günü (gelip çattığında ise) birbirinizi tanımazlıktan
gelecek ve birbirinize lanet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehennemdir ve hiç
yardımcınız da yoktur." (Ankebut, 29/25). [1]
Vahiy, Nübüvvet
Ve Kuran Etrafında Müşriklerin Şüpheleri:
7- Ayetlerimiz
onlara açıkça okunduğu zaman, inkarcılar kendilerine o hak gelince "Bu, apaçık
bir büyüdür." dediler.
8- Yoksa, onu uydurdu mu diyorlar?
De ki: "Er ben onu uydurmuşsam, AllaH tarafından bana gelecek
hic"
bir savmaya gücünüz yetmez. O sizin Kur'an hakkında yaptığınız taşkınlıkları çok daha iyi bilir. Benimle
sizin aranızda şahit olarak yeter.O bağışlayan,
esirgeyendir."
9- De ki: "Ben' pevgamberlerin
ilki
değilim. Bana ve size ne
yapılacağı- nida bilmem. Ben sadece bana vah- yedilenlere uyarım. Ben,
sadece
apaçıkbir
10- De ki: "Hiç düşündünüz mü,
şayet bu' Allah katından ise ve siz onu
inkâr etmiŞSeniz, İsrailogulla-rı'ndan bir şahit de bunun benzerini görüp
inandığı halde siz yine de büyüklük taslamışsanız (haksızlık etmiş olmaz
mısınız?) Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola
iletmez."
Açıklaması:
Ayetlerimiz onlara açıkça okunduğu
zaman; inkarcılar, kendilerine o hak gelince bu apaçık bir büyüdür." dediler.
Yani Kur'an ayetleri müşriklere apaçık bir şekilde okunduğunda onlar,
kendilerine gelen bu Kur'an gerçeği hakkında bu apaçık bir sihir, aldatıcı bir
yaldızdır, derler de onu yalanlayıp iftira ederler, kâfir olup yoldan
çıkarlar.
Sonra yüce Allah çok daha çirkin
bir şekilde Kur'an'ı sihir diye nitelemelerini zikredip şöyle diyerek onlara
cevap verdi:
"Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De
ki: Eğer ben onu uydurmuşsam, Allah tarafından bana gelecek hiçbir şeyi savmaya
gücünüz yetmez..." Yoksa onlar, "Bu Kur'an'ı Muhammed, Allah adına yalan
söyleyerek, kendi kafasından mı uydurdu?" diyorlar. Allah Tealâ onlara şöyle
cevap vermiştir: Ey Rasulüm! onlara şöyle söyle: Eğer ben faraza Allah'a iftira
edip, iddia ettiğiniz gibi yalan söylemiş olsaydım, beni size peygamber olarak
gönderdiği iddiasında bulunsaydım; durum da benim iddia ettiğim gibi
olmasaydı; Allah Tealâ beni şiddetle cezalandırırdı da yeryüzü halkından hiç
kimse, siz ve diğerleri benim Allah tarafından cezalandırılmama engel
olamazdınız. O halde nasıl olur da ben böyle bir iftiraya cüret edebilir,
kendimi azaba maruz bırakabilirim?
Ayette geçen "em" kelimesi inkâr
ve hayret uyandırmak içindir. Sanki şöyle denilmiştir: Bunu bırak, yadırganan ve
garip olan şu söze kulak ver!
Yukarıdaki ayetin mana bakımından
benzerleri şunlardır: "De ki: Gerçekten (bana bir kötülük dilerse) Allah 'a
karşı beni kimse himaye edemez, O'ndan başka sığınacak kimse de bulamam." (Cin,
72/22); "Eğer (peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu
kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık.)
Hiçbiriniz buna mani de olamazdınız." (Hakka, 69/44-47). "O sizin Kur'an
hakkında yaptığınız taşkınlıkları çok daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda
şahit olarak O yeter. O bağışlayan, esirgeyendir." Yani Allah Tealâ, Kur'an
hakkında söylediklerinizi, onu yalanlamak üzere yaptığınız taşkınlıkları;
sihirdir, kehanettir diye iftiralarınızı daha iyi bilir.
Allah Tealâ doğru şahit olarak
kâfidir. Kur'an'ın kendi nezdinden olduğuna, benim onu söze tebliğ ettiğime ve
sizin yalanlamanız ve inkârınıza şahittir. Sözden sadır olan bütün bu
iftiralara rağmen, Allah, tevbe edip, iman edenleri, Kur'an'ı tasdik edip
içindekilerle amel edenleri bağışlayıcıdır.
Bu tehdit ve korkutma, tevbeye
teşviki ve Allah'a yönelmeyi gerektiren bir ifadedir. Bu, aynen aşağıdaki
ayette ifadesini bulan manaya benzer: "Yine onlar dediler ki: (Bu ayetler)
onun, başkasına yazdırıp da kendisine sabah akşam okunmakta olan, öncekilere
ait masallardır. (Rasulüm) De ki: Onu göklerdeki ve yerdeki gizlilikleri bilen
Allah indirdi. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir."
(Furkan, 24/5-6).
Sonra yüce Allah müşriklerin bir
başka şüphesine cevap vermiştir ki, o da şudur: Peygamberden, birtakım mucizeler
getirmesini istemek ve gayba ait konulardan haber vermek. Bunu red için Allah
Tealâ şöyle buyurdu:
"De ki: Ben peygamberlerin ilki
değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem." Yani ben, dünyaya gelen ilk
peygamber değilim, bilakis Allah benden önce birçok Rasuller göndermiştir. Ben,
benzeri olmayan, ilk defa ortaya çıkmış bir peygamber değilim ki, beni
yadırgayıp size peygamber olarak gönderilişimi garip görüyorsunuz. Gelecekte
dünya ve ahirette bana ve size ne yapılacağını da biliyor değilim. Size hemen
ceza verilecek rru> yoksa bir süre mi verilecek? bilmiyorum. Gelecekte
durumumun ne olacağını bilmiyorum, Allah'ın fiillerini benim ve sizin için
takdir ettiği hükümlerini de bilmiyorum.[2]
"Ben sadece bana vahyedilene
uyarım. Ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım." Ben ancak Allah'ın Kur'an ve
sünnette bana indirdiklerine tabi olurum. Kendinden hiçbir şey uydurmam. Ben
sadece, her akıllı için gayet açık ifadelerle sizi Allah'ın azabından korkutan
bir uyarıcıyım.
Bu, Peygamber (s.a.)'in, dünyada
kendisinin ve müşriklerin durumlarının nereye varacağını bilmediğinin
delilidir. Ancak ahirette o, kendisinin ve tabilerinin kesinlikle cennette
olacaklarını bilmektedir. Ama bu, genel olarak böyledir. Yoksa belli bir şahsın
cennetlik olduğu konusunda kesin hüküm verilmez. Ancak kitap ve sünnette nassm
belirlediği cennetle müjdelenen on kişi,[3]
İbni Selâm, el-Umeysa, Bilal, Suraka, Cabir'in babası Abdullah b. Amr b. Haram,
Bi'r-i Maune'de şehit edilen yetmiş Kurra, Zeyd b. Harise, Ca'fer b. Ebi Talib,
Abdullah b. Revaha ve benzerleri (r.a.)'nin cennetlik olduğu kesinlikle
söylenebilir. Bunların dışında kalan kimseler hakkında kesin hüküm
verilemeyeceğine dair delil aşağıdaki hadistir:
Ahmed b. Hanbel ve Buhari'nin
Ummu'l-Alâ'dan rivayetine göre -Um-mu'l-Alâ: Ensar kadınlarından biridir- o
şöyle demiştir: Osman b. Maz'un öldüğünde, "Allah sana merhamet etti, ben sana
şehadet ediyorum. Andol-sun ki Allah sana ikramda bulundu." dedim. Bunun üzerine
Allah Rasulü (s.a.): "Allah'ın, ona ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun? Ona
Allah tarafından ölüm gelmiştir. Onun için hayır umuyorum (ama) Allah'a yemin
olsun ki, ben Allah'ın Rasulü olduğum halde, bana ve size ne olacağını
bilmiyorum." dedi. Ummu'1-Alâ da: Bundan sonra kimseyi tezkiye etmeyeceğim"
dedi.
Taberani ve İbni Merdüveyh'in İbni
Abbas'tan rivayeti ise şöyledir: Osman b. Maz'un ölünce hanımı veya herhangi bir
hanım şöyle dedi: Ey İbni Maz'un! Cennet sana mutlu olsun! Bunun üzerine Allah
Rasulü (s.a.) o
kadına öfke ile baktı ve "Onun
cennetlik olduğunu nereden biliyorsun? Allah 'a andolsun ki, ben Allah 'm
Rasulüyüm, fakat Allah 'm bana ne yapacağını bilmiyorum." dedi. Bunun üzerine o
kadın: "Ey Allah'ın Rasulü! O, senin arkadaşın ve süvarindir, sen daha iyi
bilirsin" dedi. Allah Rasulü (s.a.) de, "Onun için Rabbinin rahmetini umar,
günahından dolayı da onun adına korkarım." buyurdu.
Sonra Allah Tealâ müşriklerin ne
kadar zararda olduklarını şöyle ifade etti:
"De ki: Hiç düşündünüz mü; şayet
bu, Allah katından ise ve siz onu inkâr etmişseniz, İsrailoğulları'ndan bir
şahit de bunun benzerini görüp inandığı halde siz yine de büyüklük taslamışsanız
(haksızlık etmiş olmaz mısınız"?) Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru
yola iletmez." Ey Muhammedi Kur'an'ı inkâr eden bu müşriklere söyle: Bana haber
verin, eğer bu Kuran gerçekte Allah nezdinden ise, siz de onu inkâr etmişseniz,
Tevrat'ta Allah'ın indirdiklerini bilen İsrailoğulları'ndan biri de bunun
benzeri olan Kur'an'ın doğruluğuna şahitlik ediyorsa veya benim söylediğimin
benzerine şahitlik ediyorsa ve bu şahit, Kur'an'ın Allah kelâmı olduğu besbelli
olduğu için, ona inanmışsa, (bu şahit, hicretten sonra müslüman olan Abd-lullah
b. Selamdır) siz de halâ buna inanmaktan büyüklük taslamışsanız, nefsinize
zulmettiniz ve zarara uğrayanlardan oldunuz.[4]
Allah'ın "Şüphesiz Allah, zalimler
topluluğunu doğru yola iletmez." sözü şu anlama gelmektedir: Allah, onları
hayra muvaffak Tcılmaz. Bu cümle Arap dilinde "istinaf-i beyani" olarak
adlandırıp onların niçin kibirlendiklerinin sebebini
belirtmektedir.
Bir başka ifade ile ayetin manası
şudur: Eğer getirdiğim bu kitabı, size tebliğ etmem için bana Allah indirmişse,
siz de onu inkâr edip yalanla-mışsanız, insanların en sapığı ve en zalimi ya da
kendinize zulmetmiş olmaz mısınız? Bu durumda Allah'ın size ne yapacağını
zannediyorsunuz? Ayette "in kâne" diye geçen şartın cevabı açıkça
belirtilmiştir, fakat bu hazfedilen cevap tefsir kısmında "...insanların en
sapığı ve an zalimi olamaz mısınız..." şeklinde belirtilmiş olup, "...Şüphesiz
Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez" cümlesinden
alınmıştır.
Ayette geçen "İsrailoğulları'ndan
bir şahit de..." ayetindeki şahit, müfessirlerden çoğunun görüşüne göre Abdullah
b. Selâm'dır. Keşşaf sahibi müfessir Zemahşeri şöyle demektedir: Allah Rasulü
(s.a.) Medine'ye geldiğinde, Abdullah b. Selâm onun yüzüne baktı ve bu yüzün
bir yalancı yüz (veya bir yalancının yüzü) olmadığını anladı, iyice düşünüp onun
beklenen peygamber olduğuna kesinkes inandı ve şöyle dedi; Sana üç şey soracağım
ki, bunları ancak peygamber bilir: Kıyametin alâmetlerinin ilki nedir,
cennetliklerin yiyeceği ilk yiyecek nedir, çocuk babasına mı, anasına mı çeker?
Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurdu: "Kıyamet alâmetlerinin ilki, insanları
doğudan batıya doğru sevkedecek bir ateştir. Cennet ehlinin yiyeceği ilk
yiyecek ise balık ciğerinin fazlası (havyar) dır. Çocuğun durumuna gelince:
Erkeğin suyu daha önce gelirse çocuk erkeğe, kadının suyu daha erken gelirse
çocuk anneye çeker, benzer." Bunun üzerine Abdullah b. Selam: "Şe-hadet ediyorum
ki, sen gerçekten Allah'ın Rasulüsün. Ey Allah'ın Rasulü! Yahudiler gerçekten
iftiracı bir toplumdur. Eğer sen onlara, benim hakkımda soru sormadan evvel
müslüman olduğumu öğrenirlerse, senin yanında bana bühtan (iftira) ederler."
dedi. Derken Yahudiler geldi ve Nebi (s.a.) onlara: "Aranızda Abdullah nasıl
bir kimsedir?" diye sordu. Yahudiler de: "En hayırlımızdır, en hayırlımızın
oğludur, seyyidimiz (efendimiz)dir, seyyidi-mizin oğludur, en bilginimizdir ve
en bilginimizin oğludur" diye cevap verdiler. Allah Rasulü (s.a.) "Ya Abdullah
müslüman olursa... ne dersiniz?" bu-yurunca; onlar, "Allah onu bundan korusun"
dediler. Bunun üzerine Abdullah onların yanına çıktı ve "Allah'tan başka ilâh
olmadığına ve Muham-med'in Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet ediyorum" dedi.
Hemen Yahudiler: "O, en şerlimizdir ve en şerlimizin oğludur" diyerek kadru
kıymetini düşürmeye başladılar. Abdullah b. Selam, "Ey Allah'ın Rasulü! Başıma
gelmesinden korktuğum işte bu idi." dedi.[5]
Dolayısıyla bu ayet Medine'de nazil oldu, Allah Tealâ da Rasulüne (s.a.) bu
ayeti, bu Mekkî surenin içine muayyen yerine koymasını emretti.[6]
Kâfirlerin Diğer
Şüpheleri:
11- Kâfirler, iman edenler
hakkında dediler ki: "Bu (iman) bir hayır olsaydı onlar bizi geçemezlerdi."
Fakat onlar bununla doğru yola girmek arzusunda olmadıkları için "Bu eski bir
yalandır diyeceklerdir eski bir
yalandır, diyeceklerdir.
12- Ondan önce de bir rahmet ve
rehber olarak Musa'nın kitabı var- dır- Bu da zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak uzere Arap
lisanıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir
kitaptır.
13- Rabbimiz Allah'tır, deyip
sonra da dosd°Sru yaşayanlara korku yoktur ve onlar
üzülmeyeceklerdir.
14- Onlar cennet ehlidirler.
Yapmakta olduklarına karşılık orada ebedî kalacaklardır.
Açıklaması:
"İnkar edenler, iman edenler
hakkında dediler ki: Bu iş bir hayır olsaydı, onlar bizi geçemezlerdi. "Yani
Mekke kâfirleri veya Yahudiler Bilal, Ammar, Suheyb, Habbab (r.a.) ve onlar gibi
fakir ve zayıf olanların imanı hakkında kendilerinin değerli konularda önde
olduklarını Allah yanında şerefli bulunduklarını ve Allah'ın kendilerine önem
verdiğini düşünerek bu din hak olsaydı, onlar bizi imanda geçemezlerdi,
demişlerdir. Bunda çok büyük bir yanlışa düşmüşlerdir. Çünkü Allah peygamberlik
ve dini için dilediklerini seçer. Yukardaki ayet Allah Tealâ'nın şu ayetine
benzemektedir. "Aramızdan Allah'ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu
kimseler bunlar mı! demeleri için onların bir kısmını diğerleri ile işte böyle
imtihan ettik." (Enam, 6/53). Yani bunlar bizim dışımızdakiler nasıl hidayete
erdi, diye hayrete düşerler.
Allah Tealâ'nın "iman edenler
hakkında..." sözünün manası Zemahşe-ri'nin söylediği gibi onlar hakkındadır.
Yani kâfirler iman edenlerin imanı hakkında "Şayet hayır olsaydı onlar bizi
geçemezlerdi." demişlerdir. Mananın şöyle olması caizdir. Kâfirler iman
edenlere hitap ederek şöyle şöyle dediler. Allah Tealâ bu sözden sonra
kâfirlerin halini anlatıp şu ifadesiyle onlara cevap verdi: "Fakat onlar
bununla doğru yola girmek arzusunda olmadıkları için Bu eski bir yalandır"
diyecekler." Yani Kuranla hidayete ermeyince inatları ortaya çıktı, sonra
(Kur'an hakkında) öncekilerin hurafeleridir dedikleri gibi Kuranı ve ona
inananları küçültmek kastıyla "Bu Kur'an önceki insanlardan intikal eden bir
yalandır." diyeceklerdir. Bu Müslim ve Tirmizi'nin İbni Mesud'dan rivayetine
göre Rasulüllah'm bahsettiği kibirden başka bir şey değildir: "Kibir hakkı
reddetmek ve insanları küçüksemektir."
Sonra Allah Tealâ Kur'an'ın
doğruluğuna ve sıhhatine delil olarak şöyle buyurmuştur: "Ondan önce de bir
rahmet ve rehber olarak Musa 'nın kitabı vardır. Bu (Kur'an) da, zulmedenleri
uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap lisanıyla indirilmiş,
doğrulayıcı bir kitaptır." Dinde uyulan bir örnek ve iman olan Hz. Musa'ya
Tevrat'ın Allah tarafından indirildiğini itiraf etmeniz, Kur'an'ın hak, doğru
ve Allah katından olduğunu gösteren, din esaslarında Tevrat'a uygun olan bu
Kur'an Musa'nın ve daha önceki ilâhî kitapların da doğrulayıcısıdır. Allah
Kur'an'ı, peygamberin, nefislerine zulmeden Mekke müşriklerini Allah'ın azabına
karşı uyarması ve amellerini iyi yapan müminleri de müjdelemesi için
anlayacakları şekilde Arapça indirmiştir. Bu Kur'an kâfirleri korkutucu
müminleri müjdeleyici esasları kapsamaktadır. O, Tevrat'la uyuşması sebebiyle
onların zannettikleri gibi eski bir yalan değildir.
İnkarcıların şüphelerini
zikrettikten sonra Allah Tealâ, müminlerin hallerini ve mükâfatlarını da şöyle
ifade etti. "Rabbimiz Allah'tır deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara korku yoktur
ve onlar üzülmeyeceklerdir." Tevhid ve dinî kurallardan ayrılmayanlar gelecekte
başlarına kötü bir olayın gelmesinden korkmayacaklar ve geçmişte de elden
kaçırılan her hangi bir şeye üzülmeyeceklerdir. Onların mükâfatı Allah'ın
buyurduğu şekildedir. "Onlar cennet ehlidirler. Yapmakta olduklarına karşılık
orada ebedi kalacaklardır." Allah'ın emri üzere tevhid ehli olan o müminler
cennetliklerdir. Dünyada yaptıkları birtakım salih amellerinin karşılığı olarak
devamlı orada kalacaklardır. Yani alacakları karşılık dünyadaki salih amel
sebebiyledir. [7]
Ana - Babaya
İyilik Etme Ve İtaat Eden Evlâdın Durumu:
15- Biz insana, ana babasına iyilik etmesini
tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile
sütten kesilmesi otuz ay sürer. Nihayet insan, güçlü çağına erip kırk yaşına
varınca der ki: Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı
olacağın yararlı iş yapmamı temin et. Benim için de zürriyetim için de iyiliği
devam ettir. Ben sana döndüm. Ve elbette ki ben
müslüman-lardanım.
16- İşte kendilerinden, yaptıklarının en iyisini
kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız bu kimseler cennetlikler
arasındadırlar. Bu, kendilerine verilen doğru sözün
gerçekleşmesidir.
Açıklaması:
"Biz insana ana babasına iyilik
etmesini tavsiye ettik..." Yani biz insana, ana babasına gerek hayatta ve
gerekse öldükten sonra, şefkatla, iyilik yaparak, ihtiyaç anında onlar adına
harcamada bulunarak ve karşılaştıklarında güleryüz göstererek, iyi
davranmalarını tavsiye edip emrettik. Nitekim bu konu ile ilgili birçok ayet
vardır. Meselâ yüce Allah bu konu ile ilgili bazı ayetlerinde şöyle
buyurmaktadır: "Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi
davranmanızı kesin bir şekilde emretti." (İs-ra, 17/23), "...(işte bunun için)
önce bana, sonra da ana babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur." (Lokman,
31/14).
Bu önemli konuda pek çok hadis de
gelmiştir. Peygamberimiz (s.a.) ana babaya iyiliği en faziletli amellerden,
onlara isyanı ise kebairden (büyük günahlardan) saymış ve onlar vefat ettikten
sonra da iyiliğin devam edeceğini bildirmiştir. İşte bu hadislerden biri,
Buhari'nin Abdullah b. Amr
b. el-As (r.a.)'dan onun da
Peygamberimiz (s.a.)'den rivayet ettiği hadistir. Peygamberimiz (s.a.) o hadiste
şöyle buyurmuştur: "Kebair (büyük günahlar): Allah'a şirk koşmak, ana babaya
asi olmak, bir insanı öldürmek ve ye-min-i gamusdur." Bir diğer hadiste, Ebu
Davud, İbni Mace ve İbni Hıb-ban'ın Ebu Useyd Malik b. Rabia es-Sa'idî
(r.a.)'den rivayet ettikleri hadistir. Sa'idî şöyle demiştir: "Biz, Allah
Rasulünün yanında otururken aniden Seleme oğullarından bir adam çıkageldi ve "Ey
Allah'ın Rasulü! Babam anam öldükten sonra artık onlara yapabileceğim bir iyilik
kaldı mı?" diye sordu. Allah Rasulüde (s.a.): "Evet, onlara dua etmek, onlar
için istiğfarda bulunmak, onların ölümünden sonra hayatta iken verdikleri
sözleri yerine getirmek, ancak onlar sayesinde oluşan akrabaları ziyaret etmek
(sıla-ı rahimde bulunmak) ve onların dostlarına değer verip, saygı
göstermektir." buyurdu.
Yüce Allah sonra ana babaya
iyiliği tavsiye etmenin sebebini belirtti ve daha fazla önem verilmesi, itina
edilmesi için anneyi özel olarak zikrederek şöyle dedi:
"...annesi onu zahmetle taşıdı ve
zahmetle doğurdu..." Yani anası onu karnında binbir türlü meşakketle taşıdı ve
yine çok büyük zorluklarla doğurdu. Hamilelik zamanında aşermek, bayılmak,
ağırlık ve zorluk nevinden birçok yorgunluk ve zorluklara göğüs gerdi. Aynı
zamanda annesi onu doğum sancısı ve şiddetiyle dünyaya getirdi. Bütün bunlar,
anaya iyiliği ve daha fazla ihsanı gerektiren hususlardır. Nitekim Allah Tealâ
şöyle buyurdu: "O (insanın) taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürer." Yani
insanın ana rahminde taşınma ve sütten kesilme süresi otuz aydır, yani iki buçuk
yıldır. Her ikisinde de anne, bıkmadan usanmadan, uykusuzluk acılarına, süt
verme (emzirme), beslenme, temizleme ve büyütme zorluklarına severek ve
şefkatle göğüs germiştir.
Bu ayette, ana hakkının baba
hakkından daha ağır bastığına işaret vardır. Çünkü insanı meşakkatle karnında
taşıyan, meşakkatle doğuran, emziren, gözetip büyüten, yorgunluk ve sabırla ona
itina eden anadır. Çalışıp, kazanıp harcamak suretiyle yorulsa da bunların
hiçbirinde baba ananın yanında değildir. Bu sebeple hadisler, anaya iyilik
etmeyi vurgulamakta ve onu babanın derecesinden üç derece daha fazla
göstermektedir. Buha-ri ve Müslim'in Ebu Hüreyre (r.a.)'den rivayetlerine göre o
şöyle demiştir: "Adamın biri Nebi (s.a.)'ye gelerek şöyle dedi: Ey Allah'ın
Rasulü! Benimle güzel dostluğa insanların en lâyıkı kimdir? Allah Rasulü:
Annendir, dedi. Adam, sonra kimdir? diye sorunca Allah Rasulü (s.a.): Annendir,
diye cevap verdi. Adam üçüncü kez, sonra kimdir? diye sordu. Allah Rasulü (s.a.)
yine: Annendir, cevabını verdi. Adam, sonra kimdir? dedi. Peygamberimiz (s.a.)
bu sefer: Babandır, diye cevap verdi."
Ayette aynı zamanda hamilelik
süresinin en az altı ay olduğuna da
işaret vardır. Hz. Ali (r.a.) bu ayetle, Lokman süresi "...onun sütten
ayrılması da iki yıl içinde olur." (14. ayet) ve Bakara suresi (233. ayet)
"Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için analar çocuklarını iki tam yıl
emzi-rirler." ayeti ile hamilelik süresinin en az altı ay olduğunu ifade
etmiştir. Çünkü emzirme ve sütten kesme süresinin en fazlası iki tam yıldır.
Hamilelik süresi için otuz aydan geriye kalan altı aydır.
Bu, doğru bir hüküm ortaya koymak,
yani sahih bir istinbattır. Hz. Osman ve sahebeden bir topluluk da buna
muvafakat etmişlerdir. İbni Ebi Hatim ve "es-Sire en-Nebeviyye adlı kitabın
müellifi Muhammed b. İshak, Ma'mer b. Abdullah el-Cüheni'den rivayet ettiklerine
göre el-Cüheni şöyle demiştir: Bizden bir adam Cüheyne kabilesinden bir kadınla
evlendi, altı ayın bitiminde kadının bir çocuğu dünyaya geldi. Bunun üzerine bu
kadının kocası Osman (r.a.)'a gitti ve durumu ona anlattı. Hz. Osman da,
kadına adam gönderdi. Kadın elbisesini giymek için kalkınca kız kardeşi ağladı
ve kadın kızkardeşine: "Seni ağlatan nedir, niçin ağlıyorsun? Allah'a andol-sun
ki, Allah'ın yaratıklarından ondan başka hiç kimse benim hakkımda asla
şüphelenmedi. Yüce Allah benim hakkımda dilediği hükmü verecektir.' dedi. Kadın
Hz. Osman'a getirilince Hz. Osman kadının recm edilmesini emretti. Bu durum Hz.
Ali (r.a.)'ye haber verildi, Hz. Ali de Hz. Osman'a (r.a.) gelerek şöyle dedi:
"Sen ne yapıyorsun?" Hz. Osman "Altı ayın bitiminde tam bir çocuk dünyaya
getirmiş, böyle bir şey olur mu?" dedi. Hz. Ali (r.a.) ona "Sen Kur'an okumuyor
musun?" dedi. O da: "Evet" diye cevap verince, Hz. Ali "Allah'ın şu ayetlerini
duymadın mı?" dedi. "...onun taşınması ile sütten kesilmesi cem'an otuz ay
sürer..." "Emzirmeye tamamlatmak isteyen (baba) için, analar çocuklarını iki tam
yıl emzirirler..." Bu durumda geriye ancak altı ay kaldığını görüyoruz. Bunun
üzerine Hz. Osman "Allah'a yemin olsun ki, ben bunu akıl edemedim, o kadını
bana getirin." dedi.[8]
Hadisin ravisi Ma'mer el-Cüheni şöyle dedi: "Karga kargaya, yumurta yumurtaya
bu kadar benzer. Çocuğun babası çocuğu görünce: "Allah'a yemin ediyorum ve hiç
şüphe etmiyorum, bu çocuk benimdir" dedi.
Yine İbni Ebi Hatim, İbni Abbas
(r.a.)'dan rivayet ettiğine göre, o şöyle demiştir: Kadın çocuğunu dokuz ayın
bitiminde doğurursa, ona yirmi bir ay süt vermek (emzirmek) yeterlidir. Yedi
ayın bitiminde doğurursa yirmi üç ay, altı ayın bitiminde doğurursa iki tam yıl
emzirmesi kâfidir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onun taşınması ile
sütten kesilmesi ceman otuz ay sürer..."
"Nihayet insan güçlü çağına erip,
kırk yaşına varınca..." Yani insan yetişkin olarak ayakları üzerinde durup,
aklı ve gücü tam olunca ki, bu otuz yaş ile kırk yaş arasında olur. İnsan kırk
yaşına ulaştığında artık aklı zirvede anlayışı tam ve olgunluğu kemal
noktasındadır. Teyze çocukları İsa ve Yahya (a.s.) hariç kırk yaşından önce
hiçbir peygamber gönderilmemiştir.
"Der ki: Rabbim! Bana ve ana
babama verdiğin nimete şükretmemi nasip eyle!" Yani insan kırk yaşma vardığında
şöyle der: Rabbim! Bana ve ana babama vermiş olduğun hak dine ve tevhit inancına
erişme nimeti ve diğer akıl selameti, sıhhat afiyet, bolluk içinde yaşamak,
eli-ayağı düzgün yaratılmak ve küçüklüğümde ana babam beni büyütürken onlara
verdiğin şefkat gibi dünya nimetlerine karşı şükretmemi bana ilham et ve beni
buna muvaffak eyle!
"...ve razı olacağın yararlı iş
yapmamı bana nasip eyle! Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir!"
Daha önce "razı olacağın yararlı iş yapmamı" cümlesi "şükretmemi" cümlesine
matuftur. Yani Allah'ım! Benden razı olacağın salih ameli yapmaya beni muvaffak
kıl ve bana bunun ilhamını ver. Razı olunan salih amel burada kabul olmama
endişelerinden uzak olan yararlı işlerdir. Dürüstlüğü de zürriyetim içerisinde
devam ettir[9]
ve onu onlarda sabit ve sağlam eyle ki, artık dürüstlük onların tabiatı ve
ahlâkı haline gelsin.
"Ben sana döndüm ve elbetteki ben
müslümanlardanım." Yani bütün günah ve hatalardan tevbe ederek sana döndüm. Ben
sana teslim olanlardan, taatına boyun eğenlerden samimi olarak birliğini kabul
edip, rububiy-yetine (Rablığına) boyun bükenlerdenim.
İbni Kesir şöyle demiştir: Bu son
cümlede, kırk yaşına ulaşan kimsenin, tevbeyi yenilemesi ve Allah Tealâ'ya
yönelmesi ve bunda kararlı olması konusunda irşad ve yönlendirme vardır.[10]
Ebu Davud, Sünen'inde İbni Mesud (r.a.)'dan rivayet etmiştir: Allah Rasulu
(s.a.) ashabına teşehhüd'de şöyle demelerini öğretirdi: Allah'ım! Kalplerimizi
birbiriyle uzlaştır (kalplerimizi birbirine ısındır), aramızı ıslah et
(düzelt), bizi selâmet yollarına (barış yollarına) ilet, bizi küfür
karanlıklarından kurtarıp iman aydınlığına çıkar; hayasızlıkların açığından da,
gizlisinden de bizi uzaklaştır; kulaklarımız, gözlerimiz, kalplerimiz,
hanımlarımız ve çocuklarımız konusunda bize bereket nasip eyle, tevbemizi kabul
et, zira sen, tevbeleri kabul eden ve merhametli olansın. Allah'ım! bizi
nimetine şükredenlerden, o nimete karşılık seni övenlerden, ona karşılık
verenlerden kıl ve bize dünyada verdiğin nimeti, ahirette de devam
ettir.
Sonra yüce Allah şöyle diyerek bu
salih kulların mükâfatını zikretti:
"işte kendilerinden, yaptıklarının
en iyisini kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız bu kimseler
cennetlikler arasındadırlar. Bu, kendilerine verilen doğru sözün
gerçekleşmesidir." Yani bu yolda olan, yukarıdaki sıfatlarla nitelenen ve
Allah'a tevbe edip yönelen kimseler var ya, işte onlar, Allah'ın ikramına
mazhar olacak, dünyada iken yapmış oldukları salih ameli ve Allah'ın emirlerine
uygun diğer hayır amellerini Allah kabul edecek, onları affedip, kötülüklerini
ve günahlarını bağışlayacak, bu günahlardan dolayı onları cezalandırmayacaktır.
Çünkü o seyyiat (kötü ameller), hasenatın (iyi amellerin) yanında yok olup
gidecektir. "Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir." (Hud,
11/114).
Onlar cennetlikler arısındadır.
Allak nezdinde onların hükmü budur. Nitekim, tevbe edip kendine yönelene Allah
böyle vaadetmiştir. Allah'ın vaadi de şüphesiz yerine getirilecektir. O,
kitaplarında ve peygamberlerinin lisanlarıyla Allah'ın kullarına yapmış olduğu
vaaddir. Allah da, vaadini gerçekleştirecektir.
Ayetteki "ulâike" yani bu kimseler
ifadesi "Biz insana ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik..." ayetindeki
insana işarettir. İnsan fertleri düşünülerek bu işaret çokluk olarak gelmiştir.
Bu insan fertleri ana baba haklarını tanıyan, nimetlerine şükretmeye muvaffak
olabilmek için yalva-rarak Allah'a yönelen kimselerdir. Bu nitelikler, insan-ı
kâmil olabilmenin şartlandır.
"Doğru söz" terkibi, önceki
cümleyi tekid etmektedir. Yani Allah Tealâ iman ehlinin iyi davrananlarının
amellerini kabul etmeyi, kötülerinin de günahlarını affetmeyi gerçekten
vaadetmiştir. [11]
Ana Babasına
İsyan Eden Ve Öldükten Sonra Dirilmeyi Kabul Etmeyen Çocuğun
Durumu:
17- Ana babasına: "Öf be size!
Benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni tekrar diriltileceğimle mi
tehdit ediyorsunuz." diyen kimseye, ana babası, Allah'ın yardımına sığınarak:
"Yazıklar olsun sana! İman et. Allah'ın vaadi gerçektir." dedikleri halde o:
"Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir."
der.
18- İşte onlar, kendilerinden önce
cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde, haklarında (azap)
sözünün gerçekleştiği kimselerdir. Gerçekten onlar ziyana
uğrayanlardır.
19- Herkesin yaptıklarına göre
dereceleri vardır. Allah, onlara yaptıklarının karşılığını verir, asla
kendilerine haksızlık yapılmaz.
20- İnkâr edenler ateşe
arzoluna-cakları gün (onlara şöyle denir.) Dünyadaki hayatınızda bütün güzel
şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde büyüklük
taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı alçaltıcı bir azap
göreceksiniz!
Açıklaması:
"Ana babasına: Öf be size! Benden
önce nice nesiller gelip geçmişken, beni mi tekrar dirilmekle tehdit
ediyorsunuz?..." Ayet bu sözü söyleyen herkes hakkında, umumidir. Ana babası
onu Allah'a ve son güne (ahirete) iman etmeye davet ettiklerinde o, ana
babasına: Öf be size! Sizin söylediklerinizden sıkılıyorum! Siz bana, öldükten
sonra kabrimden kalkıp dirilti-leceğime dair Allah'ın vaadi olduğunu mu haber
veriyorsunuz? Bununla mı beni tehdit ediyorsunuz? Öldükten sonra bu uzak görülen
dirilme hikâyesi inandırıcı değildir. Çünkü benden önce -Ad, Semud gibi- nice
nesiller gelip geçmiştir. Onlardan hiçbiri dirilmemiştir.
"...Ana babası, Allah'ın yardımına
sığınarak: Yazıklar olsun sana! İman et. Allah'ın vaadi gerçektir." Yani ana
babası, evlâtlarını imana muvaffak kılması için Allah'a yalvarmakta ve
çocuklarına şöyle demektedirler: Yazıklar olsun sana! Allah'a ve öldükten sonra
dirilmeye (ba'se) iman et. Yoksa sen helak oldun, demektir. Allah'ın, kullarına,
onları kabirlerinden dirilteceğim diye vaadettiği son gün hakkındaki sözünü
tasdik et. Çünkü Allah'ın vaadi haktır, asla bu vaadden dönmez. Ana babanın
evlâtlarına olan bu ağır ikazdan maksat onu imana teşvik etmektir. Yoksa yok ve
helak olmasını istemek değildir.
"...O çocuk: Bu, eskilerin
masallarından başka bir şey değildir, der." Yani bu çocuk, ana babasının
söylediklerini yalanlayarak şöyle der: Bu sizin söylediğiniz öldükten sonra
dirilme hikâyesi, öncekilerin masalları ve kitaplarına yazdıkları boş şeylerden
başka bir şey değildir. Yani ana babasına karşı gelen bu evlâdın inancı ve
düşüncesine göre, öldükten sonra dirilme, aslında aklın kabul etmeyeceği batıl
bir olaydır.
Sonra Allah bu sözü söyleyenin
cezasını şöyle diyerek zikretti: "İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve
insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde, haklarında azabın gerçekleştiği
kimselerdir. Gerçekten onlar ziyana uğrayanlardır." Yani bu sözü söyleyenlere
Allah'ın azabı gerekli olmuş, ister cinlerden ister insanlardan olsun,
peygamberleri yalanlayan geçmiş inkarcı ümmetler arasında onlar da Allah'ın
gazap ve öfkesine müstahak olmuşlardır. Çünkü onlar, şeytanın vesveselerine
tabi olarak kıyamet gününde kendilerine ve aile fertlerine çok yazık
etmişlerdir.
Ayette geçen "kavi" yani sözden
maksat, Allah'ın onlardan evvel geçen cin ve insan milletleri arasında onlara da
azap edeceğini söylemesidir. İşte bu durum, cinlerin de insanlar gibi nesil
nesil ölmekte olduğunu ifade etmektedir.[12]
Buradaki "kavl"den maksat belki de Allah Tealâ'nın İblis'e söylemiş olduğu şu
sözdür: "Doğrusu ki -ben hep doğruyu söylerim- sen ve sana uyanların hepsiyle
cehennemi dolduracağım." (Sad, 38/85). Burada "ulaike: onlar" ile işaret tahkir
içindir.
Sonra yüce Allah şöyle diyerek
mümin, kâfir her iki grubun mertebelerini zikretmiştir: "Herkesin yaptıklarına
göre dereceleri vardır. Allah, onlara yaptıklarının karşılığını tam olarak
verir, asla kendilerine haksızlık yapılmaz." Cinlerden ve insanlardan her iki
grubun, yanı sıra iyi davranan müminlerle, şerli, bedbaht kâfirlerin, kıyamet
gününde Allah nezdinde yaptıkları iyi ve kötü işlerden dolayı bir karşılık
olarak yüce veya düşük mevki ve makamları vardır. Gerek iyi davranan mümine ve
gerekse kötü davranan kâfire yaptıklarının karşılığı tam olarak verilecektir.
Onlara sa-vabın eksütilmesi veya azabın artırılması tarzında asla haksızlık
edilmeyecektir. Çünkü Allah kullarına zerre kadar, zerreden de aşağı zulmetmez.
Derecat; cennet ehlinin yüce derecelerini ve cehennem ehlinin aşağı derekelerini
kapsayan makamlar ve mertebeler demektir. Ancak yüce Allah, burada her ikisi
için de (derecat) dereceler tabirini tağlib (Arap dilinde bir ifade üslûbudur;
anne ve baba için ebeveyn kelimesinin kullanılması gibi) yoluyla kullanmıştır.
Çünkü sevabın karşılığı derecelerdir. Cezanın karşılığı ise
derekelerdir.
Yüce Allah herkese hakkın
ulaştırılmasını beyan ettikten sonra, evvelâ azap durumlarını ve kâfirlerin
maruz kalacağı kıyamet korkularını beyan ederek şöyle
buyurdu:
"İnkâr edenler ateşe arz
olunacakları gün (onlara şöyle denir): Dünyadaki hayatınızda bütün güzel
şeylerinizi-harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yer yüzünde
büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı alçaltıcı bir azap
göreceksiniz." Ey peygamber! Kavmine; ateşin kâfirlere arzedileceği, yani o
ateşte azap görecekleri zamanı veya perdenin açılacağı, kâfirlerin ateşe
yaklaştırılacağı ve ateşe bakacakları günü hatırlat. Kâfirlere o gün şöyle
denilecektir: Siz, dünyadaki lezetlerinizi tam olarak aldınız ve onların
zevkini sürdünüz. Günaha aldırmadan, Allah'a asi olma noktasında şehevî
arzularınıza ve zevklerinize tabi oldunuz. Peygamberlerin getirip haber verdiği
hesap, ceza ve mükâfat vaadini yalanladığınız için bunları yaptınız. Bütün bu
zevkü safalarınızı tam olarak elde ettikten sonra artık hiçbir şeyiniz kalmadı.
Bu gün, kıyamet gününde Allah'a kulluktan, iman edip Onu bir kabul etmekten
kibirlenmeniz, itaatten uzaklaşıp, masiyetlere dalmanız sebebiyle
aşağılanacağınız, rezil rüsvay olacağınız azap ile
cezalandırılacaksınız.
İşte böylece o kâfirler yaptıkları
kötülüğün cinsinden bir ceza ile cezalandırılmışlardır. Nitekim, dünya
zevklerine dalıp, fasıklık ve masiyetlerle meşgul ve hakka tabi olmayı küçüklük
sayıp kibirlenen bu kâfirleri Allah Tealâ açaltıcı, küçük düşürücü, elem verici
ve cehennem derekelerinde bir birini izleyen pişmanlıklarla cezalandıracaktır.
Allah Tealâ bizleri bundan korusun!
Ancak sınırı aşıp aşırılık etmeden
helâl ve temiz şeylerden istifade etmek mümin, kâfir herkese mubahtır: Nitekim
Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Allah 'in size helâl kıldığı
iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşamayın. Çünkü
Allah sınırı aşanları sevmez." (Maide, 5/87), "De ki: Allah 'm kulları için
yarattığı sözü ve temiz rızıkları kim haram kıldı?" (A'raf, 7/32).[13]
Hud (A.S.)'Un
Kavmi Ad İle Olan Kıssası:
21- (Ey Muhammed!) Ad'm kardeşini
hatırla. Hani o, Ahkaf denilen yerde kavmini uyarmıştı. Ondan önce ve sonra da
uyarıcı peygamberler gelip geçmiştir. O, kavmine: "Allah'tan başkasına kulluk
etmeyin. Çünkü ben sizin için büyük bir günün azabmdan korkuyorum." demişti.
Onlar sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğru söyleyenlerden
isen o bize vaadedip
durduğun azabı haydi getir,
dediler.
23- "Onun ilmi Allah katındadır.
Ben size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Fakat ben sizi cahillik eden bir
kavim olarak görüyorum." dedi.
24- O azabı, vadilerine doğru
yayılan bir bulut halinde gördükleri zaman, bu bize yağmur yağdıracak bir
buluttur, dediler. Hud ise: O sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. O bir
rüzgârdır ki, içerisinde acı bir azap vardır.
25- O rüzgâr Rabbinin emriyle her
şeyi yıkar mahveder. Nitekim (o kasırga gelince) onların evlerinden başka bir
şey görünmez oldu. İşte biz suç işleyen toplumu böyle
cezalandırırız.
26- Andolsun ki, onlara da size
verdiğimiz kudret ve serveti vermiştik. Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler
vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine bir fayda
sağlamadı. Zira bile bile Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlardı. Alay edip
durdukları şey kendilerini kuşatıverdi.
27- Andolsun ki biz, çevrenizdeki
memleketleri de yok ettik. Belki doğru yola dönerler diye ayetleri tekrar tekrar
açıkladık.
28- Allah'tan başka kendilerine
yakınlık sağlamak için tanrı edindikleri şeyler, kendilerine yardım etselerdi
ya! Hayır, onları bırakıp gittiler. Bu onların yalanı ve uydurup durdukları
şeydir.
Açıklaması:
"Ey Muhammedi Ad kavminin kardeşi
Hud'u hatırla. Hani o, Ahkaf denilen yerde kavmini uyarmıştı. Ondan önce ve
sonra da nice peygamberler gelip geçmiştir. Hud, kavmine: Allah'tan başkasına
kulluk etmeyin. Çünkü ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum,
(demişti)" Yani, Ey peygamber! Kavmine Ad'm kardeşini hatırlat. O, din kardeşi
değil de, onların nesep kardeşi olan Hz. Hud'dur. Allah, onu Hadramevt'te Ahkaf
denilen bölgede sakin olan ilk Ad kavmine peygamber olarak
göndermişti.
Allah Tealâ onlara şunu
bildirmiştir: Hud'dan önce ve sonra gönderilen peygamberler, Lût'un yaptığı
gibi kavimlerini Allah'tan başkasına kulluk etmeyin ve Onunla birlikte bir
başka ilâhı Ona eş koşmayın, diyerek korkutmuşlardır. Hz. Hud'da (diğer
peygamberler de) kavmine şöyle demişti. Ben sizin için büyük bir günün
azabından korkuyorum.
Bu ayetin benzeri Allah'ın şu
sözüdür: "Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: İşte sizi Ad ve Semud'un başına
gelen kasırgaya benzer bir kasırgaya karşı uyarıyorum. Hani, kendilerine
önlerinden ve arkalarından peygamberler, Allah'tan başkasına tapınmayın,
uyarısıyla geldiklerinde, onlar Rabbimiz dileseydi melekler indirirdi; biz,
sizin peygamberliğinize inanmıyoruz, dediler." (Fussilet,
41/13-14).
Kavmi, Hz. Hud'a şöyle diyerek
cevap verdi:
"Onlar sen bizi tanrılarımızdan
çevirmek için mi bize geldin? Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit
ettiğin şeyi başımıza getir, dediler." Yani sen bizi ilâhlarımıza tapınmaktan
vazgeçirerek kendisine davette bulunduğun Allah'a kulluğa mı yönelteceksin?
Bize yaptığın tehdidde samimi isen o vaadettiğin büyük azabı bize
getir.
Bu tehditin gerçekleşmeyeceğini
düşündüklerinden Allah'ın azabını ve cezasını hemen istemektedirler. Nitekim
Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: "Ona inanmayanlar, onun çabuk kopmasını
isterler." (Şura, 42)18). Burada vaadin (müjdeli haberin) bazen vaid (tehdit
edici haber) yerinde kullanıldığına delil vardır.
Hud (a.s.) onlara şöyle cevap
verdi: "Hud da bilgi ancak Allah'ın kalındadır. Ben size bana gönderilen şeyi
duyuruyorum. Fakat sizin cahil bir kavim olduğunuzu görüyorum."
dedi.
Yani Hud (a.s.) şöyle dedi: Azabın
meydana geleceği vakti ben bilemem, onun ne zaman olacağına dair bilgi Allah'ın
yanındadır, benim yanımda değil. Çünkü onu takdir eden Allah'tır, ben değilim.
Ve bana o azabı ne zaman getireceğini de haber vermemiştir. Benim görevim ancak
Rabbiniz tarafından benim vasıtamla size gönderilen mesajı tebliğ edip sizi
akıbetten korkutmak ve azaptan sakındırmaktır. Yoksa o acele ettiğiniz azabı
getirmek değildir. Çünkü o, benim kudretim dahilinde değildir. Ancak ben sizi,
küfür üzerinde ısrarla devam ettiğiniz için, aklını çalıştırmayan ve anlayış
göstermeyen bir kavim görüyorum. Getirdiğim mesajla doğruyu bulamadınız, aksine
peygamberlerin işi ve vazifeleri olmayan şeyleri onlardan
istediniz.
Sonra yüce Allah azabın gelişini
anlatarak şöyle buyurdu:
"Nihayet onu, vadilerine doğru
yayılan bir bulut şeklinde görünce: Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur,
dediler." Yani onlar, azabı veya bulutu karşılarında, vadilerine doğru yönelmiş
görünce; bu, yağmur yağdıracak bir buluttur dediler, buna fevkalade sevindiler.
Çünkü uzun zamandan beri yağmur yağmıyordu, bu sebeple ona muhtaç idiler.
Halbuki o, Allah'ın da Hud'un cevabında belirttiği gibi, azap yağmuru idi. Ya da
bu (Hud'un sözü değil de) Allah Tealâ'nm sözüdür:
"raavhü -onu görünce" deki zamir
"hu -onu" zikredilmeyen bir şeyi gösterir, ama onu "bulut" kelimesi açıklığa
kavuşturmuştur. Sanki şöyle denilmiştir: Yani onlar, bulutu yayılmış bir halde
görünce... Bu, daha uygundur. Ya da zamir "Bizi tehdit ettiğin o şeyi bize
getir" ayetindeki "ma -o şey"e racidir. Yani onlar, tehdit edildikleri şeyi
(azabı) yaygın olarak görünce demektir.
Buhari, Müslim, Tirmizi ve
diğerlerinin Aişe'den rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: "Ben, Allah
Rasulü (s.a.)'nün, küçük dilini görünceye kadar (ağzını açarak) güldüğünü
görmedim. O, ancak tebessüm ediyordu. Bir bulut veya bir rüzgâr gördüğü zaman,
bu yüzünden belli oluyordu. "Ey Allah'ın Rasulü! İnsanlar bulutu gördükleri
zaman, onda yağmur var, diye seviniyorlar, halbuki görüyorum ki, sen o bulutu
gördüğün zaman yüzünde bir hoşnutsuzluk alâmeti gözüküyor dedim. "Ey Aişe! O
bulutta bir azap olmadığı konusunda bana güvence verecek bir şey var mı? Çünkü
bir kavim bu rüzgârla azaba uğratılmış; bir başka kavim de bu azap bulutunu
görmüş de, bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur, demişlerdi."
buyurdu.
Sonra Allah Tealâ bu azap
rüzgârını vasfederek şöyle buyurdu:
"(O) rüzgâr Rabbinin emriyle her
şeyi yıkar, mahveder. Nitekim (o kasırga gelince) onların evlerinden başka bir
şey görülmez oldu. İşte biz suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız." Yani bu
rüzgâr, Ad kavminin insanları ve mallarından önüne gelen her şeyi Rabbinin
izniyle harap edip yok eder. Nitekim bir ayette şöyle buyurulmuştur: "Üzerinden
geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu." (Zariyat, 51/42) yani,
o şeyi çürümüş bir eşya haline getiriyordu. Bu sebeple Allah Tealâ, onların
hepsinin mahvolduğunu, geriye kimselerinin kalmadığını, malları ve canlarından
hiçbir şeyin görünmez olduğunu, ancak harap olmuş evlerinin izlerinin
görüldüğünü beyan etmiştir.
İşte, peygamberlerimizi yalanlayan
ve emrimize aykırı hareket edenler hakkındaki hükmümüz budur. Ad kavmini,
Allah'ı inkâr etmeleri sebebiyle böyle bir azap ile cezalandırdığımız gibi,
onlardan sonra gelen asi, kâfir herkesi böyle cezalandırırız. Bundan gaye Mekke
kâfirlerini korkutmaktır.
Müslim, Tirmizi ve Nesei'nin Hz.
Aişe (r.a.)'den rivayetlerine göre o şöyle demiştir: "Şiddetli rüzgâr estiği
zaman Allah Rasulü (s.a.) şöyle derdi: Allah 'im! Senden, o rüzgârın,
içindekilerinin ve o rüzgârla gönderdiklerinin en hayırlısını istiyorum; o
rüzgârın içindekilerinin ve o rüzgârla gönderdiklerinin şerrinden yine sana
sğunıyorum." Hz. Aişe (r.a.) şöyle dedi: "Gök yüzü karıştığı zaman Allah Rasulü
(s.a.)'nün rengi değişir, dışarı çıkar, içeri girer; yerinde duramaz, ileri
geri dolaşıp dururdu. Yağmur yağdığı zaman, Allah Rasulünün bu üzüntüsü
giderdi. Hz. Aişe (r.a.) Rasulüllah'm bu durumunun farkına vardı ve Allah
Rasulüne sordu. Allah Rasulü de, "Ya Aişe! Belki de o Ad kavminin söylediği
gibidir: Nihayet onu, vadilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce: Bu
bize yağmur yağdıracak bir buluttur, dediler."
Yine Müslim'in İbni Abbas'dan
rivayetine göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle demiştir: "Ben, saba (kuzey)
rüzgârıyla muzaffer oldum. Ad kavmi ise Debûr (güney) rüzgârıyla helak
edilmiştir.
Allah Tealâ hazretleri Mekke
kâfirlerini korkutup, tehdit ettikten sonra, Ad kavminin kuvvetini şöyle
vasfetti: "Andolsun ki, onlara da size vermediğimiz kudret ve serveti
vermiştik. Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları,
gözleri ve kalpleri, kendilerine bir fayda sağlamadı." Yani hamdolsun ki, biz
dünyada Ad kavmine ve geçmiş ümmetlere o miktarda mal, evlât, sağlık sıhhat ve
uzun ömür verdik ki, benzerini ve ona yakınını bile size vermedik. Ey.Mekke
halkı! Onlar sizden çok daha güçlü; mal ve evlât bakımından çok daha zengin; çok
daha hâkim durumda idiler. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Öncekiler bunlardan
daha çoktu, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri bakımından da daha sağlam idiler."
(Ga-fir, 40/82).
Yüce Allah, onlara delilleri idrak
edebilecekleri duyu organlarını vermiş olmasına rağmen, onlar delili ve
hidayeti kabul etmekten yüz çevirdiler. Yüce Allah'ın onlara bahşettiği bilgi
ve doğru düşünme anahtarlarının onlara faydası olmamış, bu anahtarlarla da
tevhide, ulaşamamışlar; kulak, göz ve kalplerini hayırda ve yaratılış görevi
olan nimet veren Allah'a şükürde kullanmamışlardır.
Sonra Allah Tealâ, onların duyu
organlarından niçin yararlanamadıklarını şöyle diyerek beyan
etmiştir:
"Zira bile bile Allah'ın
ayetlerini inkâr ediyorlardı. Alay edip durdukları şey, kendilerini
kuşatıverdi." Yani onlar, Allah'ın ayetlerini inkâr ettikleri için, ne
kulakları ne gözleri ve ne de kalpleri onlara fayda vermemiştir. "Hadi doğru
söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir." diyerek alaylı
bir şekilde acele olarak gelmesini istedikleri o azap onları
kuşatıverdi.
Dolayısıyla Mekke halkı zaaf ve
acizlikleriyle birlikte Allah'ın azabından sakınmaya ve korkmaya daha
lâyıktırlar.
Sonra Allah Tealâ Ad kavmi gibi,
peygamberleri yalanlayan ümmetlerin kıssalarından öğüt almanın zaruretini şöyle
diyerek pekiştirmiştir:
"Andolsun biz, çevrenizdeki
memleketleri de yok ettik. Belki doğru yola dönerler diye ayetleri tekrar tekrar
açıkladık." Yani ey Mekke halkı! Çevrenizde, peygamberleri yalanlayan ülke
halklarını da helak ettik. Mesela Hicaz ülkesine komşu olan Semud, Lût kavminin
ülkesini ve Medyen'i helak ettiğimiz gibi, Yemende Sebe halkını da yok ettik. Bu
ülkeler, Mekke halkının yaz ve kış yolculuklarında uğradıkları yolları üzerinde
bulunuyordu. Biz çeşit çeşit ayetleri ortaya koyup açıkladık ki, onlar
küfürlerinden yine de dönmediler.
Daha sonra da Allah Tealâ,
çekilecek sıkıntı ve şiddetin boyutunu beyan ederek şöyle
buyurdu:
"Allah'tan başka kendilerine
yakınlık sağlamak için tanrı edindikleri şeyler, kendilerine yardım etselerdi
ya! Hayır, onları bırakıp gittiler. Bu onların yalanı ve uydurup durdukları
şeydir." Yani kendilerine şefaat etmeleri için, Allah'a yaklaşmaya vesile
yaptıkları şeyler onları içine düştükleri azaptan kurtarsaydı ya! Bu sapıklığın
ve bu hüsranın sebebi onların o putları ilâhlar edinmeleri, kendilerini Allah'a
yaklaştıracak ve Allah yanında kendilerine şefaat edeceklerine veya onların ilâh
olduğuna inanmalarıdır.
Burada Mekke halkını kınama
vardır. Ayrıca putlarının kendilerine hiçbir fayda vermediğine dair bir uyarı
vardır. Eğer bunların her hangi bir faydaları olsaydı, daha önce dalâlete
(sapıklığa) düşen milletlere faydaları olurdu.
[14]
Cinlerin
Kur’an’a İnanmaları:
29- Hani cinlerden bir
grubu, Kur'an'ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Onda hazır olunca
(birbirlerine) susun, demişler, okunması bitince uyarıcılar olarak
kavimlerine dönmüşlerdi.
30- Ey kavmimiz! dediler, doğrusu
so biz Musa.dan sonra indiriıen kendinden öncekini doğrulayan, hakka ve doğru
yola ileten bir kitap dinledik.
31- Ay kavmimiz! Allah'ın
davetçisine uyun. Ona iman edin ki, Allah da sizin günahlarınızın bir kısmını
bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun.
32- Allah'ın davetçisine uymayan kimse yer
yüzünde Allah'ı aciz bırakacak değildir. Kendisi için Allah'tan başka dostlar
da bulunmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedir.
Açıklaması:
"Hani
cinlerden bir grubu, Kur'an'ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Kuranı
dinlemeye hazır olunca (birbirlerine) susun, demişler, Kur'an'ın okunması
bitince uyarıcılar olarak kavimlerine dönmüşlerdi." Yani ey Peygamber!
Cinlerden bir grubu sana yönelttiğimizi ve kavimlerini doğruya iletmeleri için
sana gönderdiğimizi sen kendi kavmine hatırlat. Onlar Kur'an okunurken
geldiklerinde, Kur'an'ı iyice dinleyip, anlamaları için, birbirlerine
susmalarını ve Kur'an'a kulak vermelerini emretmişlerdir. Bu-hari ve Müslim'in
rivayetine göre bu olay Peygamber (s.a.)'in, Taiflileri İslâm'a davet için
gittiği seferden dönmesi sırasında, Taif yolu üzerinde, Mekke'ye bir gecelik
mesafede Batn-ı nahle denilen yerde gerçekleşmiştir. Peygamberin Kur'an
okumasını dinleyenler de Nusaybin cinlerinin eşrafından veya Musul'daki
Ninova'dandır.
Sabah
namazında Kur'an'ın okunması bitince cinler, kavimlerini Kur'an'm emrine
muhalefetten korkutmak ve Allah'ın azabından sakındırmak üzere onların yanma
döndüler.
Ayet,
Hz. Muhammed'in (s.a.) cinlere ve insanlara peygamber olarak gönderildiğine
delâlet etmektedir. Çeşitli hadisler Allah Rasulü (s.a.)'nün ilk gece cinlerin
geldiğini hissetmediğini göstermiştir. Cinler, peygamberin Kur'an okuyuşunu
dinleyip, sonra kavimlerine dönmüşlerdir. Bundan sonra da, peygamberimize
topluluk halinde fevç fevc gelmişlerdir.
Peygamberin, onların
geldiğini hissetmediğini gösteren delillerden biri de, yukarıda ayetin nüzul
sebebine dair, İbni Mesud'dan gelen rivayettir. Bir diğeri de, Ahmed b.
Hanbel'in, Tirmizi ve Nesei'nin İbni Abbas'tan şu rivayetidir: Cinler vahye
kulak veriyor, kelimeyi duyuyor ve bu kelimeye on kelime daha ilâve ediyorlardı.
Duydukları hakti, ama ilâve ettikleri batıl. Hz. Muhammed'in risaletinden önce
cinler yıldızlarla taşlanmıyordu. Ancak Allah Rasulü (s.a.) peygamber olarak
gönderilince, cinlerden biri, (gökyüzü haberlerini dinlemek üzere) makamına
gelince isabet ettiği yeri yakan bir yıldızla taşlanırdı. Cinler bu durumu
İblis'e şikayet ettiler, İblis de, bunun mutlaka bir sebebi olmalıdır, diyerek
kendisine bağlı olanları sağa sola yolladı. Birden Peygamber (s.a.)'in,
Nahle'nin iki dağı arasında namaz kıldığını gördüler ve gelip İblis'e haber
verdiler; İblis de, demek ki, yeryüzünde meydana gelen olay bu imiş
dedi.
Buhari
ve Müslim'in Mesruk'tan rivayeti de yukarıdaki olayı teyit etmektedir. Rivayet
şöyledir: "İbni Mesuda, Kur'an'ı dinledikleri gecede, Peygamber (s.a.)'e cinleri
bildiren kimdir? diye sordum. İbni Mesud da: Peygamber'e onları ağaç
bildirmiştir, dedi." Çünkü, onların Kur'an'ı dinlemek için toplanmalarını ağaç
bildirinceye kadar, peygamberimiz hissetmemişti.
Peygamber (s.a.)'in,
cinlerle karşılaştığını, onlara risaletini (Allah'tan aldığı ilâhî mesajı)
tebliğ ettiğini ve onlara Kur'an okuduğunu gösteren birçok deliller vardır.[15]
Bu rivayetlerden biri, Ahmed b. Hanbel'in Müs-ned'inde ve Müslim'in Sahih'inde
Alkame'den rivayet ettikleri şu husustur; Alkame şöyle demiştir: Abdullah b.
Mesuda (r.a.), "Cinlerin, Peygamber (s.a.)'i dinledikleri gecede, Peygamber
(s.a.)'in yanında sizden kimse var mı idi? diye sordum." O da "Onun yanında
bizden kimse yoktu. Ancak onu bir gece Mekke'de kaybetmiştik, acaba suikaste mi
uğradı, bir yere mi götürüldü, ne yapıldı? diye birbirimize sorduk. O gece
bizim için en korkunç geceydi. Sabah olunca veya seher vaktinde birden Hira
tarafından bize doğru geldiğini gördük ve içerisinde bulunduğumuz durumu ona
anlattık." dedi. Bunun üzerine Allah Rasulü (s.a.): "Bana cinlerin davetçisi
gelmişti, ben de onlara gittim ve onlara Kur'an okudum." dedi ve bize onların ve
yaktıkları ateşlerin izlerini gösterdi.
Abdullah b. Mesud'dan bir
rivayette o şöyle demiştir: Allah Rasulü (s.a.)'nü şöyle derken duydum: "Bu gece
ben Hacun'da durup cinlere Kur'an okuyarak geceledim."
Cin
suresi, cinlerin Kur'an'ı dinlediğini kesinlikle göstermektedir. Cin suresinin
baş tarafı şöyledir: "(Rasulüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum
Kur'an'ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolun-muştur: Gerçekten biz,
doğru yola ileten harikulade güzel bir Kur'an dinledik de, ona iman ettik.
Artık kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız ."(Cin,
72/1-2)
Allah
Tealâ burada şöyle buyurmuştur:
"Ey
kavmimiz dediler, doğrusu biz Musa'dan sonra indirilen, kendisinden öncekini
doğrulayan, hakka ve doğru yola ileten bir kitap dinledik." Cinler şöyle
demiştiler. Ey cinler! Biz, Hz. Musa'nın Tevrat'ından sonra, daha önceki
peygamberlere indirilen kitapları tasdik eden, Allah'ın indirdiği bir kitap
(Kur'an) dinledik. O kitap insanları gerçek dine, ibadete, inanca, davranış ve
haberlerde Allah'ın sağlam yoluna yöneltmektedir.
Burada
cinler (Hz. Musa'yı zikrettikleri halde) Hz. İsa'dan söz etmemişlerdir. Bunun
bazı sebepleri vardır.
1- Atanın da dediği gibi, o
cinler Hristiyanlıktan değil Yahudilikten müslümanlığa
dönmüşlerdir.
2- İsa (a.s.)'ya indirilen
İncil'de birtakım mevizeler, edebî, insanî incelikler bulunmakta; helâl ve
harama dair pek fazla bir şey bulunmamakta ve dolayısıyla İncil, Tevrat
şeriatının tamamlayıcısı kabul edilmektedir. Bu yüzden o cinler "Musa'dan sonra
indirilen..." demişlerdir.
İşte
Peygamber (s.a.), kendisine vahyin ilk geliş hikâyesini ve Cebrail'in kendisine
geldiğini Varaka b. Nevfel'e haber verdiği zaman, Varaka b. Nevfel,
peygamberimize şöyle demiştir. İşte bu namus[16]
(Cibril), Allah'ın Musa'ya gönderdiği melektir. Kavmin seni (Mekke'den)
çıkardığında keşke ben güçlü kuvvetli bir genç olsam (da sana yardım
etsem)!
Kısaca
cinler, burada sadece Tevrat'ı ifade etmişlerdir. Çünkü Tevrat geçmişte
hükümlerin kaynağıdır. Ayrıca Kitap Ehlince de ittifakla kabul edilen bir
kitaptır.
"Ey
kavmimiz! Allah'ın davetlisine uyun, ona iman edin ki Allah da sizin
günahlarınızın bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun." Ey
cinler! Allah'ın birliğine, kulluğuna, ve itaatına çağıran peygamberlerin
sonuncusu (Hatemu'n-nebiyyîn) Allah Rasulüne ve Kur'an'a icabet ediniz, kulak
veriniz ki, Allah birtakım günahlarınızı, kendine taalluk eden hakları
bağışlasın. Kul hakları ise ancak sahiplerinin o haklardan vazgeçmesiyle düşer.
Ayrıca sizi yüce Allah elem verici cehennem azabından koruyup kurtaracak,
sizden müminleri cennete koyacaktır. Bir ayette şöyle buyurul-maktadır:
"Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır. Öyleyken
Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?" (Rahman,
55/46-47).
Ayette
Allah Tealâ'nm Muhammed (s.a.)'i sakalayne (insanlara ve cinlere) peygamber
olarak gönderdiğine açık delâlet vardır. Çünkü Peygamber (s.a.) insanları ve
cinleri Allah'a davet etmiş, her iki gruba da, içinde hitap, teklif, vaad,
(müjde) ve vaid (tehdit) bulunan Rahman suresini
okumuştur.
Sevap,
ceza, emirler, yasaklar, cennet ve cehenneme müstahak olma hususunda insanlarla
cinler arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü emir ve yasaklarla mükellef olmak
aynıdır. Ayrıca her iki gruba hitap eden ayetlerin umumiliği, insanlar ve
cinlerden meydana gelen iki grubu da kapsamaktadır. Dolayısıyla, bazı
alimlerin, mümin cinlerin cennete girmeyeceğine ve kıyamet gününde ancak
cehennem azabından korunacaklarını dair görüşleri doğru değildir. Aşağıdaki
ayetin umumiliği de bu görüşü desteklemektedir: "İman edip iyi davranışlarda
bulunanlara gelince, onlar için makam olarak Firdevs Cennetleri vardır." (Kehf,
18/107)
Daha
sonra kavimlerini muhalefetten sakındırarak şöyle dediler:
"Allah'ın davetlisine
uymayan kimse yeryüzünde Allah'ı aciz bırakacak değildir. Kendisi için
Allah'tan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık
içindedirler." İnsanları Allah'ın birliğine inanmaya ve O'na itaate davet eden
Allah Rasulünün bu davetine icabet etmeyenler Onun elinden kaçıp
kurtulamayacaklardır. Zira o, Allah'ın mülkündedir. Allah'tan başka kendisine
yardım edecek ve onu Allah'ın azabından kurtaracak dost ve yardımcıları da
yoktur. İşte Allah'ın davetçisine olumlu cevap vermeyen bu insanlar, apaçık bir
sapıklık ve hata içerisindedirler.
Bu bir
tehdittir. Bununla cinler de, Kur'an-ı Kerim'in metoduna uygun olarak tergib
(teşvik) ile terhib (korkutmak) için ikisine de muhatap olmuşlardır. Bu sebeple
Allah Rasulü (s.a.)'ne heyetler halinde gelmişlerdir.[17]
Bas'in
(Öldükten Sonra Dirilmenin) İspatı Ve Sabrın
Emredilmesi:
33-
Gökleri ve yeri yaratan ve bunları yaratmakla yorulmayan Allah'ın, ölüleri
diriltmeye de gücünün yeteceğini düşünmezler mi? Evet O her şeye
kadirdir.
34-
İnkâr edenlere, ateşe sunulacakları gün: Nasıl, bu gerçek değil miymiş?
denildiğinde: Evet, Rabbi-mize andolsun ki gerçekmiş, derler. Allah: Öyleyse
inkâr etmenizden dolayı azabı tadın! der.
35- O
halde (Rasulüm); peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de
sabret. Onlar hakın-da acele etme, onlar tehdit edildikleri azabı gördükleri
gün sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu bir
tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluklardan başkası helak edilir
mi?
Açıklaması:
"Gökleri ve yeri yaratan ve
bunları yaratmakla yorulmayan Allah'ın, ölüleri diriltmeye de gücünün yeteceğini
düşünmezler mi? Evet O her şeye kadirdir." Yani kıyamet gününde ba'si (öldükten
sonra dirilmeyi) inkâr eden ve hayatın bedenlere tekrar dönmesini uzak gören bu
inkarcılar; gökleri ve yeri başlangıçta yaratan, bundan aciz olmayan ve bunları
yaratmaktan dolayı da zaafa düşmeyen ve bunlara "olun, meydana gelin" deyince
de, meydana gelmesini sağlayan Allah'ın, ölüleri kabirlerinden tekrar diriltmeye
kadir olduğunu görmediler mi? Nitekim Allah Tealâ bir başka ayette şöyle
demiştir: "Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından
daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Gafir,
40/57).
Cevabın çok açık olduğu
bilinmekle beraber yine de yüce Allah buna; "Evet o, bütün bunlara kadirdir. O,
yaratmayı dilediği her şeye kadirdir. Yerde ve gökte hiçbir şey Onu aciz
bırakamaz." şeklinde cevap vermiştir.
Yüce
Allah ba'si ispat ettikten sonra kıyamet gününde kâfirlerin bazı hallerini
zikrederek şöyle buyurmuştur:
"inkâr
edenlere, ateşe sunulacakları gün: Nasıl, bu gerçek değil miymiş? denildiğinde:
Evet, Rabbimize andolsun ki gerçekmiş, derler." Yani ey Rasul! Kavmine şunu
hatırlat! Allah'ı inkâr edenler cehennem ateşi içerisinde azap görecekleri ve
onları, ayıplayıp kınamak için "Başınıza gelen bu azap şüphesiz gerçek bir
hadise değil midir?" denileceği gün, onlar, "Rabbimize andolsun ki bu bir
gerçekmiş." diye itirafta bulunacaklar ama, bu itirafın faydası olmayacaktır.
Çünkü onların itiraftan başka yapacakları bir şey yoktur.
"Allah: Öyleyse inkâr
etmenizden dolayı azabı tadın, der." Yani Allah Tealâ onların zilletini
gösterip, kınayarak dünyada Allah'ı inkâr etmeniz sebebiyle cehennem azabını
tadınız! diyecektir.
Yüce
Allah, tevhit, nübüvvet ve ba'si (öldükten sonra dirilmeyi) ispat edip,
müşriklerin şüplerine gerekli cevabı verdikten sonra Rasulüne şöyle diyerek,
kavminin yalanlamasına karşılık sabretmesini emretmiştir:
"O
halde (Rasulüm), peygamberlerden azim sahibi olanların (ülü'l-azim
peygamberlerin) sabrettiği gibi sen de sabret, onlar hakkında acele etme." Ya
Muhammedi Ülü'1-azm (azim sahibi) peygamberler, kavimlerinin yalanlamasına karşı
sabrettikleri gibi, sen de kavminin yalanlamasına karşı sabret. Çünkü sen de o
azim sahibi peygamberlerdensin. Bunlar şeriat sahibi peygamberler olup; Nuh,
İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed (s.a.)'dir. O kâfirler için azabı acele isteme.
Çünkü o azap onlara mutlaka gelecektir.
İbni
Ebi Hatim ve Deylemi'nin Mesruk'tan rivayet ettiklerine göre Mesruk şöyle
demiştir; Bana Aişe (r.a.) anlattı: Allah Rasulü (s.a.) gün boyu oruç tuttu,
sonra gece de birşey yiyip içmedi, ertesi gün de bu aynen böyle devam etti,
sonra şöyle dedi: "Aişe! Dünya Muhammed'e de, Muhammed'in ehli beytine de uygun
değildir. Aişe! Şüphesiz Allah Tealâ azim sahibi (ülü'l-azm) peygamberlerden
ancak şuna razı olmuştur: Dünyada sevilmeyen, nahoş olaylara sabretmek,
sevilen, hoş olan şeylere de dayanmak. Benden de, ancak onları mükellef tuttuğu
şeylerle yükümlü tutarak razı olmuştur. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: "O halde
(Rasulüm) peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret."
Allah 'a yemin ediyorum ki, onlar sabrettiği gibi bütün gayretimle ben de
sabredeceğim. Güç, kuvvet ancak Allah 'm yaratmasıyladır."
"Onlar
hakkında acele etme." ayetinin benzerleri şunlardır: "Nimet içinde yüzen o
yalancıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver." (Müz-zemmil, 73/11),
"Kâfirlere mühlet ver; onları biraz kendi hallerine bırak." (Tarık,
86/17).
"Onlar
tehdit edildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada sadece gündüzün bir saati
kadar kaldıklarını sanırlar. Bu bir tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluklardan
başkası helak edilir mi hiç!" Kâfirler, büyük korkuları görecekleri için;
Allah'ın, kendilerini tehdit ettiği azabı müşahede edince, sanki dünyada sadece
bir saat kaldıklarını düşüneceklerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"(Allah, inkarcılara) yeryüzünde kaç yıl kaldınız? diye sorar. Bir gün veya
günün bir kısmı kadar kaldık. İşte sayanlara sor, derler." (Müminun,
23/112-113), bir başka ayette yüce Allah "Kıyamet gününü gördüklerinde
(dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını
sanırlar." (Naziat, 79/46) buyurmaktadır.
Allah'ın ve Peygamber
(s.a.)'in insanlara öğüt verdiği bu Kur'an, kâfirlerin mazeretlerini ortadan
kaldıracak yeterli bir tebliğdir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "İşte bu
(Kur'an), kendisiyle uyarılsınlar, Allah'ın ancak bir tek tanrı olduğunu
bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara
(gönderilmiş) bir tebliğdir." (İbrahim, 14/52). Bir başka ayette yüce Allah
"İşte bunda (bize) kulluk eden bir kavim için bir mesaj vardır." (Enbiya,
21/106).
Allah'ın azabıyla ancak,
itaattan uzaklaşan ve Allah'a isyana dalan topluluklar helak olur. Allah
nezdinde ancak Allah'a şirk koşan müşrikler helak edilecektir. Bu, Allah'ın
adaletidir, müstehâk olmayana azap etmez. İşte bu da ümit konusunda en kuvvetli
ayettir. [18]
[1] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/256-258.
[2] el-Bahru'l-Muhit,
VIII/56.
[3] Cennetle müjdelenen on kişi;
Dört halife: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Sa'd b. Ebi Vakkas, Said b. Zeyd b.
Amr b. Nüfeyl, Talha b. Abdullah, Zubeyr b. el-Awam, Ebu Ubeyde b. el-Cerrah ve
Ubdurrahman b. Avf (r.a.)
[4] İşte bu kısım, şartın
hazfedilmiş cevabıdır. "Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez"
cümlesinden anlaşılmıştır.
[5] Keşşaf,
III/119.
[6] Razî,
XXVIII/10.
Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/263-267.
[7] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/272-273.
[8] Bir rivayette Hz. Osman bu
sözünden döndü ve kadına had cezası uygulamadı. Yani Hz. Osman'ın emri hadden
evvel olmuştur. Bir rivayette Hz. Osman bu sözünden döndü ve kadına had cezası
uygulamadı. Yani Hz. Osman'ın emri hadden evvel
olmuştur.
[9] Aslaha" fiili aslında harf-i
cersiz müteaddi (geçişli) olur. Burada, yerleşmeyi ve geçişi ifade etmesi için
"fi" harfi ile müteaddi kılınmıştır.
[10] İbni Kesir,
IV/157.
[11] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/276-280.
[12] el-Bahru'l-Muhit,
VIII/62.
[13] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/286-288.
[14] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/294-298.
[15] İbni Kesir,
IV/164-169.
[16] Kişinin namusu: Sır emini
veya gönlünü sadece kendisine açtığı, başkalarından sakladığını yalnızca ona
sırrını paylaştığı sırdaşı demektir. Ehl-i kitap (Yahudi ve Hris-tiyanlar)
Cebrail'e en-Nanıus diye isim veriyorlar.
[17] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/301-304.
[18] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları:
13/309-311.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder